Zulmü dini referanslarla savunmak

Kendisine zulmeden, istismar eden ve yoksul bırakan rejimi, korku ve tamah duygularıyla savunmak trajiktir ama dini referanslarla savunmak cehalet ve hıyanettir.

AYHAN TEKİNEŞ 08 Ağustos 2021 GÖRÜŞ

Politikanın doğuşu, felsefeciler tarafından insanın medeniyyun bi’t-tab’ yani doğuştan şehirli olması üzerinden temellendirilir. Bir mekânda beraber yaşama zarureti politik hiyerarşinin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Politikacılar da toplumsal ilişkileri düzenleyen kuralları yani nomos’u belirlemiştir. Alman hukuk felsefecisi Carl Schmitt’e göre nomos kanun anlamı yanında toprağın paylaşımını ve toprağa bağlı olarak ortaya çıkan hakları ifade eder. Buna göre toprak üzerinden tesis edilen mülkiyet ve bölüşüm hem hukukun hem de politik egemenliğin temelidir. Başlangıçta toprağa bağlı olarak ortaya çıkan somut düzen fikri, hem hukuku hem de politikayı temellendirici argüman olarak kullanılmıştır.

Hukuk sistemlerinin ilk kuruluşunda toprağın işlenmesi ve toplumsal düzenin korunması amaçlanmıştır. Yasayı yani nomos’u ise politik gücü elinde bulunduranlar belirlemiştir. Güçlülerin kurduğu hukuk sistemlerinde toprak ve üzerinde yaşayanlar kralın mülkü olarak tasavvur edilmiştir. Ticaretle gelişen şehir devletleri ve burjuvazi bireysel mülkiyetin ve hukuk düşüncesinin gelişmesine yardımcı olmuştur. Ancak seçkinlerin ve asillerin hakları ve ayrıcalıklarının korunmasını hedefleyen bu hukuk sistemlerinde de hukuk yine güçlüler tarafından kaleme alınmıştır.

Tarihte, devletten ve yönetici elitlerden bağımsız olarak, siviller tarafından tedvin edilmiş ilk hukuk sistemi İslam hukukudur. İslam hukukunun 1. ve 2. yüzyıllardaki ilk kurucuları sivil ulemadır. İslam hukukunu tedvin eden ilim adamları, idari ve ekonomik açıdan devletten bağımsız, ziraat ya da ticaretle geçimlerini temin eden sivillerdi. Hem Emeviler hem de Abbasiler döneminde şiddete varan baskılara maruz kaldıkları halde hiçbir surette devlet ricaliyle iş birliğine yanaşmamışlar, devlet görevi almamışlardır; hatta bireysel ilişkilere bile mesafeli yaklaşmışlardır. Mesela İmam Malik (179) Abbasi Halife’sinin ısrarla çocuklarına özel ders vermesi talebini birkaç kez reddetmiştir. Yine İslam hukukunun gerçek manada ilk kurucusu sayılan İmam Azam Ebu Hanife (150) devlet görevi kabul etmemek için işkenceyi bile göze almıştır.

İmam Malik ve Ebu Hanife gibi ilk kurucular devlet ricalinden uzak durmuşlar, tamamen sivil bir hukuk geliştirmişlerdir. Onların çalışmaları sonucunda devlet otoritesi tarafından belirlenmiş kurallara dayanan ya da devleti önceleyen değil, insan eksenli bir hukuk sistemi ortaya çıkmıştır. Yöneticinin lehine ve aleyhine olanların değil, bireyin lehine ve aleyhine olanların yani gerçek manada bireysel hakların esas alındığı bir hukuk sistemi kurulmuştur.

Bir sonraki kuşakta devlet görevi kabul eden hukukçular, toprak düzeni ve vergi hukuku ile alakalı eserler kaleme almışlardır. Mesela ilk baş kâdı (Kâdılkudât) İmam Ebu Yusuf (182), topraklardan alınan vergileri düzenleyen Kitâbu’l-Harâc adlı eseri Abbasi Halifesi Harunürreşid’in isteği üzerine kaleme almıştır. Böylece İslam hukukçuları, devlet yönetimini de hukuki açıdan dini naslara göre yönlendirmeye çalışmışlar; halifeler de toprak düzenini meşrulaştıracak dini kaynaklı hukuk metinlerine kavuşmuşlardır. Ancak bu kısmi alakaya rağmen İslam hukukçularının büyük çoğunluğu özellikle mezheplerin kurucu imamları devlet ricalinden uzak durmuştur. Nitekim Harunürreşid’in el-Muvattâ adlı eserini bütün ülkede geçerli hukuki metin yapma talebi bütün ısrarlara rağmen İmam Mâlik tarafından kabul edilmemiştir.

Fıkıh kitapları ibadetler ve evlilik-boşanma gibi bireysel konularla başlar. Devletle alakalı kuralları ihtiva eden konular hukuk müdevvenatında son bölümlere bırakılmıştır. İslam hukukunun sivil karakterinin en önemli göstergelerinden birisi de İmam-ı A’zam’ın fıkıh/hukuk tanımıdır. Ebu Hanife, fıkhı “Kişinin lehine ve aleyhine olanı bilmesidir” şeklinde tanımlar. Bu tanım Kuran’da geçen “insanın kazandığı iyilik kendine kötülük de kendinedir” (2/286) ayetine dayanır. “Herkesin kazandığı lehine yüklendiği aleyhinedir” işte insanın lehine ve aleyhine olan hususları bilme arzusu fıkıh ilmini yani İslam hukukunun temel kurucu fikridir.

Bireyin kendi lehine olanı bilmesi, kendisine fayda sağlayacak hususları bilmesi; aleyhine olanı bilmesi ise zarar veren şeyleri bilmesi anlamındadır. Bu hukuk anlayışında Tanrı dışında herhangi bir otoriteye karşı görevler ve beşerî otorite tarafından bahşedilmiş haklar yoktur. Aksine insanın/bireyin fayda ve zararı esastır. Hukuk özellikle de ibadetler dışında kalan hukuk alanı tamamen bireysel ve toplumsal fayda ve zarar eksenli düzenlenmiştir. Fıkıh, bireyin fayda ve zararına olanın düzenlemesi esası üzerine kurulunca hukuki kurallar hatta bazen ibadetler bile bireyin zarar görmesi durumunda askıya alınmıştır. Bu yaklaşımda hür irade, fiillerin özgür iradeyle gerçekleşmesi, kişinin doğuştan sahip olduğu temel haklarının ve meşru kazancının korunması esastır.

Bugün bazılarının ‘’ifsadın cezası idamdır’’, ‘’Devlet başkanına itaat vaciptir’’, ‘’Devlet başkanının onurunu korumak vaciptir’’, ‘’Devleti yönetenlerin siyasi maslahat varsa yalan söylemeleri ve kamu malından çalmaları haktır’’ gibi fetvalarla despotizmi desteklemeleri ve bu yaklaşımların toplumdan ve ilim adamlarından hiçbir tepki görmemesi Müslümanlar arasında hukuk düşüncesinin tamamen kaybolduğunu göstermektedir.

Siyasetçilerin toprağı ve orman alanlarını kendi mülkü gibi görmesi, istediği gibi tasarruf edebileceğini düşünmesi karşısında bazı İslam hukukçularının ‘orman alanını yakmak ifsat, yani bozgunculuktur; cezası da el ve ayaklar çapraz kesilerek öldürülmektir’’ diye fetva vermesi politikacılara siviller üzerinde öldürmeye kadar varan hukuk, insanlık ve adaletle asla bağdaşmayan haklar tanınması sonucunu doğurmaktadır. İslam hukukun kuruluş felsefesine tamamen zıt olan bu zihniyet, tarih içinde sultanların gölgesinde hukuk düşüncesinin ne kadar kurucu felsefesinden uzaklaştığını göstermesi açısından manidardır. Tarih adeta tersine çevrilerek despotizm, tiranlık toplum düzenini koruma ve devletin âli menfaatleri adı altında yeniden hortlatılmaya çalışılmaktadır.

Hukuk güçlülerin hakimiyetini ve düzenlerini korumak için değil zayıfların haklarını korumak için vardır. Lakin bugün hukukçular ve fakihler güç sahiplerinin isteklerini hukuk kitaplarına uydurmaya çalışarak, devletin makbul hukukçusu olmak için birbirleriyle adeta yarışmaktadır. Vahim olan ise hukuku istismar eden din adamlarının saçma sapan fetvalarının halk tarafından dindarlık saikiyle savunulmasıdır.

Bireyin esas alındığı sivil hukuk anlayışına dönülmediği takdirde devlet teröründen ve bürokratik oligarşinin baskısından kurtulmak mümkün değildir. Hukuku mutlak itaat ve kutsal düzen düşüncesi üzerinden yorumlayan dindarlar ve muhafazakârlar, bugün özgürlükler ve insan hakları yönünden çağdışı kalmış bir rejime payanda olmaktadırlar. Kendisine zulmeden, istismar eden ve yoksul bırakan rejimi, korku ve tamah duygularıyla savunmak trajiktir ama dini referanslarla savunmak cehalet ve hıyanettir.

 

 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram