Zulme övgü

El-Maturidî’nin “bazı fiilleri zulüm olan sultana âdil diyen kafir olur” görüşü çok önemli bir hükümdür. Ona göre zulmün haram olduğu dinin ana kaynaklarında açıkça beyan edilmiştir, buna rağmen bir insan zulme "bu adalettir" derse, nasları inkâr ettiği için dinden çıkmış olur.

AYHAN TEKİNEŞ 05 Eylül 2021 GÖRÜŞ

Hukuki ve ahlaki meşruiyetin kaynağı adalettir. Adaletten ayrılan ve suç işleyen idarecilere seçim ya da sahip oldukları makam meşruiyet sağlamaz. Politikacılar zulümlerinden dolayı sorumlu oldukları gibi onları destekleyenler de sorumlu olurlar. İdarecilerin yaptığı haksızlıkları, makamlarından dolayı ya da dindar olduklarından tolore etmek doğru mudur? sorusunun cevabı İslam bilginlerinin zihinlerini de ilk dönemlerden itibaren meşgul etmiştir. Zalim idarecilere yardım etmek, emrinde çalışmak ya da yaptıkları zulümlere sükût etmek eleştirildiği gibi, zalime âdildir diye övgü düzmek de sert bir şekilde eleştirilmiştir.

Dini naslarda zulmün yasaklandığı, işkencenin haram kılındığı, yolsuzluğun lanetlendiği, idarecilerin halka yalan söylemesinin en büyük günahlardan olduğu şüpheye ve ihtilafa mahal bırakmayacak şekilde açıkça bildirilmiştir. Bu tür amelleri işleyen kişilerin cennete gidemeyeceği hatta mümin sayılmayacağı da yine dini referanslara dayanılarak İslam alimleri tarafından açıklanmıştır. Bu konuda en müsamahalı mezhep Hanefi mezhebidir. Hanefiler, amel ile İmanı yani pratik ile inancı birbirinden ayırdıklarından dolayı, günah işlediğinden dolayı insanların iman sıfatını yitirmeyeceğini söylemişlerdir. Namaz gibi bazı temel ibadetleri yerine getirmeyenlerin dinden çıktığını iddia eden fıkıh ve düşünce ekollerinin görüşlerine Hanefiler benzer sebeplerle itiraz etmişlerdir. Binaenaleyh davranışları, intisapları ve görüşlerinden dolayı insanları tekfir yani dinden çıkmakla suçlama konusunda en toleranslı fıkıh mektebi Hanefilik’tir, diyebiliriz.

Tekfir, yani dinden çıkma hükmü İslam hukukunda maddi ve manevi sonuçları açısından en ağır hükümdür. Tekfir edilen kişinin, can ve mal güvenliği ortadan kalkmakta, evlilik dahil bütün akitleri geçersiz kabul edilmektedir. Böyle ağır bir hükmün verilmesi, geçmişte ve bugün maalesef birçok zulüm ve şiddete bahane yapılmıştır. Konuya doğrudan Kur’an açısından bakıldığında, insanlar hakkındaki kurtuluş hükmü Allah’a aittir ve dünyada hiç kimsenin onu önceden bilemeyeceği hususuyla karşılaşılmaktadır. İnancı, iradi bir eylem olarak bize sunan Kur’an’a göre, isteyen istediği görüşü benimser ve savunur, istediği inanca sahip olur ve inancını istediği gibi özgürce yaşayabilir. Bu nedenle tekfirin politik bir araç olduğu göz ardı edilmemeli ve böyle bir yöntemle muhalifleri susturmaya kalkmanın suç olduğu hatırdan çıkarılmamalıdır.

Geçmişte verilen tekfir fetvalarının kişiler ve gruplar hakkındaki bir yargı olarak değil, o kişilerin fikri ve ahlaki duruşlarının  kritiği olarak okumanın daha doğru olduğu kanaatindeyim. Dolayısıyla, en ağır tenkidin, bir insanın ya da grubun inancının dinin temel akidelerine aykırı olduğunun beyan edilmesidir. Bu açıdan bakıldığında, zulmü övenlerin tekfir edilebileceğine dair Hanefi fakihlerinin görüşleri, konuya dair söylenebilecek son söz olarak yorumlanabilir. Hanefi mezhebinin büyük fakihlerinden (ve) aynı zamanda Maturidî Kelam ekolünün kurucusu Ebu Mansur el-Maturidî’nin “bazı fiilleri zulüm olan sultana âdil diyen kafir olur” görüşü çok önemli bir hükümdür. Ona göre ‘’ancak bütün davranışlarında bütün gayret ve kapasitesini kullanarak adil olduğu ve hiçbir şekilde zulmetmediği zaman yöneticiye adildir’’ denilir. Bu hüküm, şeklen Hanefilerin iman-amel ayrımına ters düşüyor gibi gelebilir. Zira onlara göre bir insan işlediği bir suç ya da günahtan dolayı dinden çıkmaz. Lakin Maturidî’nin bu konuya yaklaşımı oldukça ilginçtir. Ona göre zulmün haram olduğu dinin ana kaynaklarında açıkça beyan edilmiştir, buna rağmen bir insan zulme “bu adalettir” derse, nasları inkâr ettiği için dinden çıkmış olur (Sönmez Kutlu, ‘’İmâm Mâturidî’’).

İmam Maturidî, konuyu bir adım daha ileri götürerek alimlerin zalim devlet adamlarıyla alaka kurmasını bile “büyük günah’’ olarak nitelendirmiştir. Ayrıca O, devlet başkanına itaat etmenin delili olarak ileri sürülen “sizden olan ulul emre de itaat edin” (Nisa suresi 59) ayetinin üç muhtemel anlamı olduğunu söyler: 1) Hz. Peygamber dönemindeki müfreze komutanları 3) Alimler 3) Faziletli insanlar. Ayet-i Kerime’nin tarihsel bağlamı, muhtemelen Peygamber Efendimiz’in katılmadığı küçük keşif birliklerinde itaat problemini çözmek adına İlahi bir uyarıdır. Sonraki dönemlerde ise, ‘’ulul emr’’ ilim ve fazilet sahipleri, yani kendi alanlarında otorite olan insanlar şeklinde anlaşılmıştır. Görüldüğü gibi Maturidî, bu ayetten devlet başkanlarına itaat anlamı çıkarılması görüşüne itibar etmez. O bu yaklaşımıyla devlet başkanının insanlar üzerinde özel bir yetkisinin bulunmadığı kanaatinde olduğunu izhar etmektedir. Sultanın meşruiyetini adalet üzerinden sorgulamakta; bundan dolayı da en küçük bir zulmü olan idareciyi, din adamlarının, âdil diyerek hutbelerde övemeyeceğini söylemektedir.

Görüldüğü üzere, Maturidî’nin ulema-ümera ilişkisine yaklaşımı zulme sessiz kalmamaktan daha ileri ve kapsamlı bir duruma işaret etmektedir. Özetle, bir yöneticinin bütün fiillerinden emin olmadıkça, onun hakkında olumlu yorum yapılmamalıdır. Zulüm karşısında susmak yasaklandığı gibi yaptığı bir zulmü görmezden gelerek politikacıyı âdil diye nitelemek de aynı şekilde yasaktır. Zira yöneticiler, zulümlerini ve yolsuzluklarını kapatmak için toplumda söz sahibi ilim adamlarının itibarlarından yararlanmak isterler. İktidara yakın olma arzusuyla ilim adamları da bazen politikacıların aklanmasına yardımcı olurlar. Konuyu geçici ve günlük manevralara hapsetmekten ziyade evrensel değerler üzerine oturtan İmamı Maturidi’nin yukarıda tahlil edilen yaklaşımı bugün de sivil itaatsizlik ve entelektüelin toplumsal sorumluluğu bağlamında önemini korumaktadır. Üzülerek ifade edelim ki, günümüzde özellikle ülkemizde bu ahlaki zeminin altının tamamen boşaltıldığının en aymaz örneği 17-25 Aralık sürecinde şahit olduklarımızdır.

O gün orada bulunan eski bir diplomatın anlatımıyla 17 Aralık 2013 günü Şeb-i Arus törenleri için Konya’ya gelen ve tepeden tırnağa yolsuzlukla suçlanan Başbakan Erdoğan büyük bir coşkuyla karşılanmış, akşam yapılan Mevlana’yı anma törenlerinde de yine hararetle alkışlanmıştır. Törende konuşma yapan meşhur bir tarikat şeyhi de Erdoğan’a dönüp mealen “sen ne yaparsan yap arkandayız” demiştir. Bozacının şahidi şıracı kabilinden yapılan bu bağlılık bildirileri ve destek mesajları daha sonra cemaat önderleri ve ilahiyatçı akademisyenler tarafından tekrarlanmıştır. Hatta yolsuzluk yaparken suçüstü yakalanan iktidarın cihad ettiğinden dolayı mazur olduğu bile dile getirilmiştir. Suçüstü görüntülerinin üzerinden daha bir ay bile geçmemişti ki İslam Araştırmaları Merkezi’nin düzenlediği programa katılan ilahiyatçı akademisyenler de yolsuzluk operasyonlarıyla sarsılan Erdoğan’a tam desteklerini ve bağlılıklarını arz ederek, baskı ve yolsuzluk rejimini zımnen onaylamışlar, hükümete adeta can suyu vermişlerdir. Bu programda Merkez’in kurucusu ve onursal başkanı da yolsuzluk batağına saplanmış bir politikacıya ilmin izzetini ve ilim adamı olmanın itibarını kendi elleriyle -ödül örtüsüne büründürülmüş- adeta bir kurban gibi takdim etmiştir.

Yolsuzluk yapıldığı polis operasyonu ve ses kayıtlarıyla ortaya çıkmış, hatta yolsuzluk yapan bakanlardan birisi de yapılanları itiraf etmişti. Buna karşılık operasyonu yapan polisler tutuklanmış, hükümete muhalif görülen hâkim ve savcılar işlerinden atılmıştı. Bu zulümler esnasında ilahiyatçılar, yolsuzluk hırsızlık değildir, çoğunluğun menfaati için masum da olsalar azınlıkta olan muhaliflere zulüm yapmanın sakıncası olmadığını ileri sürerek, hükümetin yaptığı zulümlere kamuoyu nezdinde dini meşruiyet kazandırmaya devam etmişlerdir.

İlginçtir ki bu desteklerle siyasi arenadaki kitlesel kirliliğin adeta izdüşümü gibi dini alanda da kirlilik açık seçik ortaya çıkmış oldu. Din adamlarının, tarikat şeyhlerinin ve ilahiyatçıların zulmü övmesi ve zulme destek olması konusunda gerçekte din ne diyor? Bugün bu sorunun cevabı yeniden gündeme gelmelidir. Zira aradan geçen zamanda rejimin ne kadar zalim olduğu bütün açıklığı ile ortaya çıkmıştır. Ayrıca yeniden gündeme gelen itiraflar, yolsuzluk ve zulümlerin kuşkuya yer vermeyecek şekilde doğru olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Şimdi hesaplaşma zamanı. Din adamları, şayet kendi muhasebelerini rejim devrildikten sonraya bırakırlarsa, hiç kimsenin yüzlerine bakmayacağını hatta sabık politikacıların ardından yapılan tenkitlerin din adamlarının itibarının daha da kaybolmasına sebep olacağını unutmamalıdırlar. Şu anki manzarada günü kurtarmaya çalışan dindar kesimin hala işin vahametini kavrayamamış olduğunu göstermektedir. Sadece siyasi zulme verdikleri destekle değil, bizzat dini bu zulümde aracı kılarak dinin altını boşaltan bu kitlenin, maalesef dine ve gerçek dindarlara verdiği zarar, kendilerinin şahsi itibar kaybının çok daha ötesindedir.

Zulmü aşikâr, hırsızlık ve yolsuzluğu belgeli bir siyasetçi hakkında, tahakkuk etmiş açık suçları olduğu halde övgüde bulunan ve destek açıklamaları yapan din adamları imanlarını kaybetmiş midirler? Bu sorunun cevabını ancak ahirette öğrenebileceğiz. Lakin bugün bildiğimiz kesin bir konu var o da söz konusu kesimin tüm onurlarını kaybettiği gerçeğidir. Allah, dini ve dindarlığını zalime peşkeş çeken tüm din adamlarından ülkemizi ve gelecek nesillerimizi korusun…

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram