Reza Zarrab’ın bulunması, Biden yönetimi için ne anlama geliyor?

Zarrab'ın bulunması sonrası Halkbank davasında beklenen kararın açıklanması, Biden yönetiminin Erdoğan rejimine yönelik baskılarını Halkbank davası üzerinden de arttıracağı anlamına geliyor. Gazeteci Arslan, Zarrab'ı bularak adeta altında epey sorun biriktirilmiş bir halının üzerini çekmiş oldu.

ÖMER MURAT 08 Kasım 2021 HABER ANALİZ

Önce bir gazeteci Zarrab’ın izini buldu, aynı günün ilerleyen saatlerinde ABD Temyiz Mahkemesi Halkbank davasında Türkiye aleyhine kararını açıkladı, hemen ertesi günü Erdoğan Eskişehir’de halka hitaben yaptığı konuşmada ABD Büyükelçisi dahil on batılı büyükelçiyi “istenmeyen kişi” ilan edeceklerini açıkladı. Bu hadiselerin böyle yan yana sıralanmış kuşlar gibi tesadüfen ardarda yaşandığını düşünmek naiflik olur.

Bana öyle geliyor ki, Adem Yavuz Arslan ortaya koyduğu gazetecilik faaliyetiyle, Biden Yönetimi’nin Erdoğan’a karşı muhtemelen bir “nükleer opsiyon” olarak gördüğü için belki en son aşamada kullanmayı tercih edeceği “Halkbank davasının” canlandırılması adımını atmasına yol açtı. Zarrab’ı bularak adeta altında epey sorun biriktirilmiş bir halının üzerini çekmiş oldu.

ABD Yönetimlerinin, sorunlar yaşadığı müttefik ülkeleri istediği noktaya getirme sürecinde, iletişim kanallarının kopmasına sebep olacak şekilde “kazanı devirmemek” için, muhatabına yönelik baskıları kademeli olarak arttırmayı tercih ettiğini, bu çerçevede adımlarını belirlediğini biliyoruz. Arslan’ın beklenmedik şekilde Zarrab’ı bulması, o sıralarda Erdoğan’a karşı 10 Batılı büyükelçinin AİHM kararlarını uygulamasını talep eden mektubuna öncülük etmiş Biden Yönetimini yeni bir tavır geliştirmeye zorlamış gözükmektedir. Çünkü henüz o ortak mektubun Erdoğan üzerindeki tesirleri devam ederken, AKP liderinin sinirlerini zıplatacak şekilde “nükleer düğmeye” basılması anlamına gelecek Halkbank davasına ilişkin kritik bir kararın açıklanmasına müsaade etmesi pek beklenemezdi. Arslan’ın Zarrab’ı bulması onları bu adımı atmaya mecbur etmiş gibidir.

Arslan Halkbank davasının kilit ismi Rıza Zarrab’ın, bildiği tüm gerçekleri anlatması karşılığında “tanık koruma programı” çerçevesinde yeni bir kimlikle rahat bir hayat yaşadığını nasıl tespit ettiğinin her adımını oldukça şeffaf ve belgelenmiş şekilde uzunca açıkladı. Bir Alman gazeteci de konuya ilişkin detaylı haberinde bu anlatımı teyit ediyor. Arslan adım adım Zarrab’a yaklaşırken, ABD güvenlik ve istihbarat birimlerinin bundan habersiz kalacağını düşünmek zordur.

Bir noktada Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Danışmanı’na günlük iletildiği bilinen istihbarat notları arasına, Washington’da yaşayan bir Türk gazetecinin, tanık koruma programı çerçevesinde yeni bir hayat süren Zarrab’ın durumunu ifşaa etmek üzere olduğu bilgisi girmiştir. İşte bu noktada Biden Yönetimi’nin önünde iki seçenek vardı: Ya Zarrab’ın yeni kimliğinin ortaya çıkmasını engellemek için uyarılmasına onay verecek (ki bu ileride ortaya çıkması halinde başını daha da fazla ağrıtabilirdi), ya da bu gelişmenin sonuçlarına yönelik hazırlık yapacaktı.

ZARRAB’IN BULUNMASI HALKBANK DAVASINI CANLANDIRDI

İlk seçeneğin tercih edilmesi, Trump döneminde “kış uykusuna” yatırıldığı görülen Halkbank davasının bu durumunu Biden Yönetiminin de sürdürmek istediği anlamına gelecekti. İkincisi ise Halkbank davasının canlandırılmasını adeta zorunlu kılacaktı. Neden mi? Çünkü Arslan’ın haberi gündeme düşer düşmez, ister istemez akıllara ABD yasalarını açıkça ihlal etmiş bir organize suç örgütü üyesinin bu tür bir tanık koruma programına katılmayı hak edecek ne tür itiraflarda bulunduğu sorusu gelecekti. ABD Yönetimi Arslan’ın haberiyle böyle bir sorgulamaya muhatap olmadan Temyiz Mahkemesi Halkbank kararını açıklamış oldu. ABD Yönetimi’nin davanın neden ilerlemediğine ilişkin sorularla ve bunun ima ettiği gerçeklerle yüzleşmek istemediği anlaşılıyor.

Erdoğan’ın Trump’la birinci gündemini her zaman Halkbank davasının kendisini aklayarak kapatılması meselesi oluşturdu. Rejime ulusalcı kanadı üzerinden bağlanan Batı’yla irtibatlı destekçileri, Erdoğan’a Trump’ın kaçırılmaması gereken bir fırsat olduğunu devamlı hatırlattılar. Erdoğan bu fırsatı değerlendirebilmek için elinden geleni yaptı, devletin kasasını sonuna kadar açtı. Neticede Halkbank’ın nispeten düşük bir meblağla cezalandırılarak davanın kapatılması formülü doğdu. Trump’ın Erdoğan’a yapabildiği en büyük iyilik buydu. Ama Erdoğan bunu kabul etmedi. Çünkü bu, neticede suçu, yani Zarrab’ın verdiği rüşvetler karşılığında İran yaptırımlarının Türk hükümeti tarafından yasa dışı şekilde delindiği gerçeğini resmen kabul etmek demekti. Erdoğan bunu siyaseten kabul edilebilir bulmadı. 17/25 Aralık soruşturmalarıyla içte ve dışta kaybettiği o büyük zemini, tam bir aklanma elde ederek geri kazanmayı hedefliyordu. ABD’de bir başkanın yargı üzerinde belirli etkilerde bulunma gücü vardı ama bu açıkça işlenmiş bir suçun kapatılmasını içermiyordu. Erdoğan, Trump’tan esasen yapamayacağı bir şeyi talep ediyordu. Bu yüzden sorun çözülmedi ama Trump döneminde davanın hızı yavaşladı ve Erdoğan bu neticeyle yetinmek zorunda kaldı.

RUSYA’YA YANAŞMA TEHDİDİYLE BATI’YLA RESTLEŞMEK TERS TEPTİ

Bu dönemde, Batı’da Türkiye’ye ilişkin değerlendirmelere etki etmeyi meslek edinmiş, yine ulusalcı çevrelerle farklı düzeyde bağlantıları olduğu bilinen isimlerin “Erdoğan’ı Batı’ya satmak” için kullandıkları en önemli argüman şu şekildeydi: “15 Temmuz’dan itibaren Erdoğan ülkenin tartışmasız hakimi konuma geldi. Onunla bir orta yolu bulmazsanız Rusya’ya yaklaşır.” Erdoğan’ın S-400’leri satın alma kararının bir veçhesini Rus askeri jetinin  düşürülmesinin bedeli olarak Putin’e güçlü bir taviz verme ihtiyacı oluşturuyorduysa, diğer veçhesini Batı’ya yönelik “eğer üzerime gelirseniz Rusya’ya yanaşırım” tehdidinin ne kadar gerçekçi olduğunu göstermek teşkil ediyordu. Daha önce de belirttiğim gibi, orta büyüklükteki bir devletin, büyük güçlerle bu tür restleşmelere girmesi kendisi için ağır neticelerle bitmesi neredeyse kaçınılmazdır. Erdoğan rejimi için de öyle oldu.

Biden için göreve geldiğinde Türkiye ile ilişkilerde Trump’ın yaptığı yanlışları düzelterek, Amerikan müesses nizamı nezdinde bu sayede itibar kazanmak önemliydi. Türkiye Trump döneminde S-400’leri satın almış ve bu yüzden F-35 programından çıkarılmasına yol açan yaptırımlara uğramıştı. NATO müttefiki Türkiye’nin S-400’leri almasını engelleyememesi ABD için uluslararası arenada kendi etkinlik alanında Rusya karşısında yaşadığı bir siyasi itibar kaybıydı. Bunun yanında F-35 üretiminin Türkiye tarafından gerçekleştirilen kısımlarının başka ülkelere kaydırılması ABD için ilave yüz milyonlarca dolar masrafın da çıkması demekti. Biden, Erdoğan’la Putin’in yaptığı gibi, anladığı dilden konuşulması taraftarıydı. O yüzden başından itibaren Erdoğan’a S-400 konusunda geri adım atmadığı takdirde kendisiyle ilişkileri düzeltme ihtimalinin olmadığı mesajını güçlü bir şekilde verdi.

Bu mesajı almamakta direnen Erdoğan o meselede geri adım atmadıkça Biden da baskıyı ağır ağır yükseltecekti. Koltuğa oturduktan sonra kendisinden dört gözle telefon bekleyen Erdoğan’ı dört ay boyunca aramadı. Mart ayında bazı ABD’li gazeteciler aracılığıyla “Ermeni soykırımını” tanıyacağını önceden gayrıresmi şekilde duyurdu. Erdoğan’ın hala mesajı almadığını görünce “Ermeni soykırımını” tanıdı ve ilk aramasını da bu “müjdeyi” vermek üzere 23 Nisan’dan bir gün önce yaptı.

AFGANİSTAN’DA DOĞAN VE SÜKUT-U HAYALE DÖNÜŞEN UMUTLAR

O tarihten itibaren tüm bu hikayeye ilginç bir Afganistan parantezi girdi. Trump’ın Taliban’la yaptığı anlaşma çerçevesinde ABD Mayıs ayı itibariyle Afganistan’dan çekileceğini taahhüt etmişti. Biden bu sözü yerine getirdikleri anda Afgan hükümetinin çökeceği gerçeğiyle yüzleşti. Bu nedenle çekilmeyi üç ay daha uzattı. Biden Yönetimi ABD askerleri çekilir çekilmez Afgan hükümetinin çökmemesini sağlamanın bir yolunu ararken devreye heyecanla Erdoğan girdi. Erdoğan, Biden’ın gözüne girmek için bir fırsat bulduğu için heyecanlandı. Fakat bu heves, Taliban’ın beklenmedik bir hızla iki haftada tüm ülkede hakimiyetini kurmasıyla kursağında kaldı. Bu konuları detaylı olarak iki ayrı yazıda o zaman ele aldığımdan burada ayrıntılarına girmeyi gereksiz buluyorum. Taliban’ın Kabil’i almasıyla Türk-Amerikan ilişkilerinde büyük sarsıntılar yaşanmasının kaçınılmaz olduğunu o zaman belirtmiştim. Türkiye’deki pek çok dış politika uzmanı bu kaçınılmaz neticenin çok geç farkına vardı. (Bu konuyu işlediğim iki yazıya ulaşmak için başlıkları tıklayınız: “Taliban’ın ani zaferi Ankara ile Washington arasındaki kırılgan fay hattında sarsıntıya yol açabilir” ve “Taliban Kabil’i almak üzere… TSK’nın havalimanını korumasına gerek kalmayabilir“)

New York’ta verilmeyen randevu” ve “10 Büyükelçi Krizi” bu arka planda cereyan etti. Biden Yönetimi Afganistan parentezini kapatıp Erdoğan’a yönelik baskılarını arttırmak üzere kaldığı yerden devamla, elindeki diğer enstrümanları kullanmaya başlamıştı. Bir yandan Türkiye’nin AİHM kararlarını uygulamasını talep eden bir ortak mektuba öncülük ederken, diğer yandan Halkbank davasını canlandırıyordu. Erdoğan bu baskıyı kaldıramayarak orantısız bir tepki verdi. Fakat Erdoğan’ın ifadesiyle Biden’ın gösterdiği “büyük nezaket gösterisi” sayesinde taraflar iletişim kanallarının açık kalmasını sağladılar.

New York’tan dönerken S-400’ün ikinci paketini almaktan dem vuran Erdoğan, Biden’la Roma’daki görüşmesinden sonra artık bambaşka bir telden çalıyordu. Erdoğan orada Fransız-İtalyan ortak yapımı SAMP/T hava savunma füzelerini almaya talip olduklarını açıkladı. Sonrasında TRT’de SAMP/T’nin Türkiye için ne kadar iyi bir seçenek olduğuna ve S-400’ün ihtiyaçları karşılamadığına dair oldukça manidar uzman görüşlerine yer verilmeye başlandığı görüldü. 2 Kasım tarihli haberinde TRT’nin görüşlerine başvurduğu bir uzman şunları diyordu: “S-400 mevcut sayısı ve NATO ile Türk hava savunma ve balistik füze savunma sistemlerine entegre olmadığı için anti-balistik yönüyle ihtiyacı karşılayamayacak. SAMP-T tüm sistemlere entegre olabilecek ve bu kapsamda Türkiye’nin anti balistik füze eksikliğini kapatabilir.”

RUSYA’YLA İLİŞKİLERİ BOZMADAN BATI’YLA ARAYI DÜZELTMEK MÜMKÜN MÜ?

Erdoğan için Rus S-400’leri bırakıp doğrudan Amerikan Patriot füzelerine talip olmanın kaldırması ağır bir yenilgi olacağı aşikardır. Bu nedenle Biden Yönetiminin bir orta yol olarak Türkiye’ye SAMP/T seçeneğini işaret etmiş olması da tahmine müsaittir. Böylelikle belki Biden, Avustralya’ya satılacak denizaltılar meselesinde “kalbini fena kırdığı” Fransa Cumhurbaşkanı Macron’a da şık bir pas atmış olabilir. Bu neticeyi bize düşündüren Erdoğan’ın ne Macron’la ne de kendisine diktatör diyen İtalya Başbakanı Draghi’yle arasının, onlara bu kadar büyük bir iltifatta bulunacak kadar iyi olmamasıdır. Keza iki lider de Erdoğan’ın Batı’dan beklentilerini karşılayacak güçte kişilikler değildir. (Bir NATO üyesi olarak Türkiye’nin, Batı’yla ilişkilerinde ciddi sarsıntılara yol açmadan ABD dışında kritik silahlar alabileceği ülkelerin Avrupa’yla sınırlı olduğu meselesini 26 Ekim’deki yazımda anlatmıştım.)

Erdoğan Batı’yla ilişkilerin düzeltilmesi için atması gereken adımlarda geciktikçe taraflar arasındaki ilişkilerin kurumsal boyutunda da kalıcı hasarlar yaşanması ihtimalinin bulunduğu, geçen hafta yaşanan bir başka kritik gelişmeyle iyice gün yüzüne çıktı. ABD basınında yer alan haberlere göre, özellikle Çin’le kapışmanın ideolojik cephesini tahkim etmek üzere kurgulanan bir Demokrasi Zirvesi’ne bu yıl sonunda evsahipliği yapmaya hazırlanan Biden Yönetimi, bu konferans için davet ettiği 100’ün üzerindeki ülke arasına Türkiye’yi de almayı layık görmedi. Tek partili düzenden demokratik rejime geçme ve Komünist Çin’in müttefiki güçlere karşı savaşmak üzere Kore’ye asker gönderme kararlarıyla NATO üyesi olmaya hak kazanan Türkiye’nin demokratik bir rejim olarak anılma vasfını yitirdiği, Erdoğan idaresinde fiilen bir otokrasiye dönüştüğünün bu şekilde tescil edilmesi tarihi bir eşikten geçilmek üzere bulunduğunu göstermektedir. Artık bir demokrasi olmadığı böylece tüm dünyaya duyurulan Türkiye’nin Batılı kurumlar içerisinde uzun vadede yer bulabilmeyi sürdürmesi giderek imkansız hale gelecektir.

Neticede Erdoğan’ın Batı’yı Rusya’yla tehdit etme teşebbüsü büyük bir hezimetle bitmek üzere gibidir. Tabiatıyla bunun Rusya’yla ilişkilerde yapacağı dalgalanmalar Erdoğan rejimi için baş etmesi gerekecek ayrı bir sınamayı teşkil edecektir. Ne demişler “Ayıyla yatağa girersen, sonuçlarına katlanırsın.”

17/25 Aralık soruşturmaları Erdoğan’ın böğrüne saplanmış, çıkmayan bir kurşun gibi… Onu çıkarmaya çalıştıkça canı yanıyor, hırçınlaşıyor ve saldırganlaşıyor. Fakat tüm bunlar durumunda bir iyileşmeye yol açmıyor. Ve o kurşun orada kaldığı müddetçe de yavaş yavaş yaşanan bir ölüm gibi güç kaybediyor.