“Sizler burada öğrenci olarak bulunuyorsunuz ama ben size meslektaşlarım olarak seslenmek istiyorum.” diye başlamıştı söze 2015 yılının haziranında Stanley Greene. Zaman gazetesinin ‘İstikbal’ salonunu dolduran 500 genç sahnede esmer yüzünde kara gözlükleri, başında ilginç şapkası, boynunda zevkli şalı ile nev-i şahsına münhasır bir rock yıldızı görüyordu sanki.

Bir yandan bu özel buluşmaya vesile olduğu için teşekkür ediyor, diğer yandan da boynundaki mavi kimlik ipini gösteriyordu. Kafeteryada otururken K’ya, bana hediye edebilir misin, demişti.

Greene konuşmaya başladı:

“Dün onlarla otururken (Zaman foto muhabirleri) hepsinin boynunda, ‘Zaman’ yazan mavi kurdeleleri vardı. Bundan çok mutlu oldum. Çünkü uzun zamandan beri mavi rengin haber takip ederken, sahada hayatını kaybeden gazetecilerin, onlara yardım eden elemanların, çevirmenlerin, habercilerin araçlarını kullanan şoförlerin rengi olmasını istiyordum. Onlar olmadan biz bu işi yapamayız.”

O unutulmaz fotoğrafların altında imzası olan efsane fotoğrafçı henüz konuşmasının başında mesleğini icra ederken katkısı olan herkese teşekkür ederek tasarım öğrencilerine ilk dersi veriyordu: Kadirşinaslık ve vefa!

Hatırlamaya devam ediyordu Stanley Greene: “Gazetecileri sevmeyen hükümetler tarafından öldürülmüş, katledilmiş, kaçırılmış, hapse atılmış işkence edilmiş meslektaşlarımızı hatırlamak zorundayız. Haber yapmak için orada olan ve bilgisayarlarıyla, kalemleriyle, not defterleriyle giden meslektaşlarımızı hatırlamak zorundayız… Bizler ‘geçmiş’ olarak biliniyoruz ama aslında biz haber ve mesajları, yaşananları aktaran mesajcılarız.”

Bütün salon ayağının tozuyla gelmiş bir fotoğrafçıyı değil, bir meslek bilgesini dinliyordu:

“Biz mağara insanlarının yaşadığı dönemden beri çok eski bir gelenekten geliyoruz. O günlerde bir yerde oturuyor ve uzun zaman konuşuyorlardı. Ama birinin dışarıya gidip, odun getirmesi gerekiyordu. Ateş için gerekli odunu toplamak için dışarıya giden o kişi bir kükreme sesi duyuyor ve arkasını dönünce kılıç dişli bir kaplanla karşılaşıyor. Kaplan aç ve üzerine doğru geliyor. Kurtulmak için koşmaya başlıyor ve mağaraya geri dönüyor. Mağaradakiler ise orada sakin sakin oturuyor, kafayı buluyor. Dışarıdan gelen ise olanları anlatmaya çalıyor. Eline bir sopa alıyor, sopaya bakıyor, duvara bakıyor. Oradakilere dışarıda olanları anlatmak için hemen duvara dışarıda olanların ve kaplanın resmini çizmeye başlıyor. Diğerleri çizilen resme bakıp ‘bu ne?’ diyor, heyecanlanıyor. O ilk haberi getiren ulaktır. Bizler de aynı onun gibi ulaklarız. Bu, bizlerin kim olduğunu açıklayan bir olaydır ve sizlerin de nereye gitmek istediğinizi gösteren bir hadisedir. Sizler de ulak olmak istiyorsunuz.

Bugün bir genç hanım bana fotoğrafla ilgili teknik gelişmeleri sordu. Ben elimden geldiğince açıklamaya çalışayım. Ben aslında çok teknik odaklı bir adam değilim. Ben daha çok başka yerlerden fotoğraflar çekmeye çalışan biriyim. Temel olarak fotoğrafı beyninizde ve vücudunuzla çekersiniz. Biz doğduğumuzda haberleri almaya başlarız. Haberleri bir araya getirir kafamızın içinde toplar ve ardından dünyaya açılınca onlarla resim yapar, heykel yapar veya ne yapacaksak onu keşfetmeye çalışırız. Bazen ilk defa keşfettiğimizi düşündüğümüz şeyler olur ama aslında biz o keşfettiğimiz şeyi daha önce bir yerlerde görmüşüzdür. Ben, hafıza, psikoloji ve cesarete inanırım. Ben cesaretimle gelenleri fotoğraflıyorum. Şunu asla ama asla unutmayın. Mutlaka insanlığınız olmalıdır. İyi bir gazeteci olmak için beyin ve cesaret gerekir ama her şeyden önce insanlığınız olmalıdır.

Size şimdi bir şeyler göstereceğim. Ben çok teknolojik biri değilim. Bu çalışma Suriye’de çekildi ve konusu parçalanmış hayatlar üzerine…”

Stanley Greene’in sesi fotoğrafları göstermeye başladıkça ağırlaşıyor. Sanki bütün yıkılan ülkenin, hayatları mahvolan insanların hayatları omuzunda bir yük!

“Orada çok fazla cinnet yaşandığını keşfedince, yani bir gece uyanıyorsunuz ve herkes çıldırmış. Orada bir küçük kızın fotoğrafı var. Sanki eliyle dans ediyor gibi duruyor. Sanki elinde bir ayna varmış gibi, bir film yıldızı gibi…

Çılgınlığı hissedebiliyorsunuz. Ensesti görüyorsunuz. Bu yaşlı adamın küçük çocuğa bakışı hiç de sağlıklı değil. Kesinlikle çok iğrenç. Sonra dışarı çıkıyorsunuz ve orada keskin nişancılar var. Acılar yetmezmiş gibi keskin nişancılar var ve onları öldürmeye çalışıyor. Etrafta cesetleri görüyorsunuz. Ortada, çocukların oyun parklarının, atlı karıncaların ve salıncakların arasında. Bir yere gitmek isteyince, ‘Hayır, hayır, sokağın karşısındaki kulede iki tana sniper var’ diyorlar. Hatta cesetleri bile doğru düzgün bir mezarlığa gömemiyorsunuz. Çünkü o sırada sizi vurabilirler. Bir okul bahçesini mezarlığa çevirmişler ve cesetleri oraya gömüyorlar.

Bir hastanede bu küçük çocuk sargı bezleriyle kaplanmış, yanında bir adam yatıyor. Sırtından bir kurşun yemiş ve inliyor. O küçük kızı bombalanmış bir binanın enkazından çıkarmaya çalışırken bir keskin nişancı tarafından sırtından vurulmuş. Bir keskin nişancının silahının kabzasında kardeşinin vurulmuş küçük kızının resmi vardı. İntikam almak için rejime ait hareket eden her şeyi vuruyordu.

Bu odada oturan kadın, keskin nişancılar çok havalı duruyorlar ve öldürmeyi konuşuyorlar. Kadınsı görünüşlerinin altında aslında hiç de kadınsı olmayan öldürücü akrep gibiler. Hiç konuşmadı. Çok sessizdi. Gözlerine baktım, ölü gibiydi.

Sokak çeteleri gibiler. Hepsi silahlı. Kimisi makineli tüfekli, kimisi başka. Silahınız olunca güç elde ediyorsunuz, herkese karşı gücünüz oluyor. Silahlı erkek ya da silahlı kadın fark etmiyor. Silahınız yoksa size deneni yapmak zorundasınız.

Bu haftalar sürecek bir savaş değil belki ama 10 yıl sürer. Umarım daha kısa sürede biter ama bu konuda şüpheliyim.”

‘İstikbal’ salonundaki o unutulmaz ‘hayat’ ve ‘fotoğraf’ dersinin üzerinden dört haziran geçti neredeyse. Söyledikleri hep güncelliğini koruyor Greene’in:

“Hiçbir şey mükemmel değildir, fotoğrafçılığın yüzde 75’i şansa yüzde 25’i yeteneğe bağlıdır. Çeçenistan’dan Rwanda’ya, Bosna Hersek’ten Yukarı Karabağ’a bir çok savaş bölgesinde bulundum. Çeçenistan’daki savaşı 10 yıl takip ettim. Biz gazeteciler oralara yaşanan hadiseleri belgelemek, geleceğe ışık tutmak için gidiyoruz. Gazeteciler bu tehlikeli yerlere giderler iyi bir hikâye yakalarlar ve tekrardan giderler özellikle güçlü olanlar yerinde duramaz tekrardan giderler. Kaygı duyan bir gazeteci bunu yapar. Sorumluluğunu bilmeli kaygı duyan bir gazeteci.”

“Herkesin bir başlangıç noktası vardır.” diyen Amerikalı fotoğrafçı ve gazeteci, “Ben fotoğrafçılığa sokakta başladım. Sokak fotoğrafçısıyım. Daha sonra savaş bölgelerine gitmeye başladım. Çünkü sürekli bazı bölge ve ülkelerde çatışma oluyor. Bunu insanlık adına belgelemek istedim. Savaş fotoğrafçıları her şeyi kendileri yapması gerekir. Mesajcıyız, yaşananları dökümanlamak işimizin bir parçası. Bosna’da, Ruanda’da o kadar çok gösterilmeyecek fotoğraf çektim ki başı kopmuş, eli kolu kopmuş insanlar. Ama gazeteciler bunu görüntülemek zorunda. Bu fotoğraflar elimizde gerçekleri gösteriyor.” şeklinde konuşmuştu.

19 Mayıs 2017’de kaybettiğimiz Stanley Greene’in aramızdan ayrılmasıyla sadece yetenekli bir fotoğrafçıyı, cesur bir aktivisti, yürekli bir hümanisti, güzel bir insanı kaybetmedik. Çok, çok şeyi yitirdik…

FOTOĞRAF: STANLEY GREENE

Kariyerine bir ressam olarak başlamıştı Stanley Greene. Resimlerini yapmak için fotoğraf çekmeye başladı. 1971’de Greene savaş karşıtı bir grubun üyesiydi ve fotoğrafçı arkadaşı W. Eugene Smith stüdyosunda çalışma teklifinde bulundu. Onu New York’ta Görsel Sanatlar okulunda ve San Francisco’da Sanat Enstitüsü’nde fotoğrafçılık üzerine çalışması için cesaretlendirdi. Newsday’de çalışırken müzik gruplarının fotoğraflarını çekti, 1986’da Paris’te moda fotoğrafları çekti. 1989’da foto muhabirliğine başladığında “Kisses to all, Berlin Wall“ fotoğrafı Berlin Duvarı’nın yıkılışının sembolü haline geldi. 1994 yılında Çeçenistan-Rusya savaşını takip eden Greene, buradaki çalışmalarını 2004 yılında Açık Yara kitabında derledi. 2009’da Black Passport adlı kitabını yayınladı.

Stanley ile bir atölye çalışmasında, bir seminerde, bir festivalde ya da bir jüride birlikte olmasaydık çok eksik kalırdım, kalırdık. En anlamlı buluşmalarımızdan biriydi Zaman gazetesinin artı1t Tasarım Günleri’ndeki birlikteliğimiz. Şimdi özgürlüğünden uzakta Silivri zindanında çilesini dolduran sevgili Fevzi Yazıcı ile birlikte davet etmiştik. Söyleşi sonunda ona ’10 numara’ formasını takdim ederken Fevzi gözleri ışıldayarak alkışlıyordu bütün salon gibi.

Stanley ile hayalimiz Türkiyeli, Suriyeli ve Iraklı fotoğrafçılarla çok özel bir çalışma yapmaktı.

Buna ne zaman yetti, ne Zaman‘ın ömrü…

Ne çok şeyden uzakta kaldık. Gazetemiz, sevgili Fevzi, dostlar, arkadaşlar… Stanley Greene… Hepsini saygıyla, özlemle, sevgiyle anıyorum.