Yeni yıl sofraları: Paylaşmak daha özel

Diyanet'e göre, hırsızlık, yalan, dolan, ülkeyi uçuruma sürüklemek, suçsuz insanları hapsetmek günah değil, yılbaşında pasta yemek günah...

ALİN OZİNİAN 31 Aralık 2021 YAZARLAR

Her şeyi anlatacaktı ona.
Bu kızıl elmayı tam ısıracağı zaman onu nasıl hatırladığını,
nasıl onu düşünmeden edemediğini,
hayatta karşılaşacağı iyi ve güzel olan her şeyi onunla paylaşmak,
hep onun yanında olmak istediğini,
onun da kendisiyle sevinmesini,
çünkü iyi ve güzel olanın tadına ancak o yanında olursa varabileceğini…
Kızıl Elma – Oğulla Buluşma, Cengiz Aytmatov

Yılbaşının yaklaşmasıyla yine devreye giren Diyanet, Noel Babalı pasta, Milli Piyango ve alkol alım-satımın haram olduğunu savunan fetvalar vermiş.

Yılbaşı pastası yapılmasının “İslam’a yakışmadığı”nı savunan Diyanet, daha sonra piyangonun kumar kapsamında olduğu için helal olmadığını belirtmiş. Diyanet TV’de yayımlanan “Diyanet’e Soralım” isimli programda, yılbaşı bağlantılı sorulara yanıt verilmiş, daha sonra bu yanıtlar, Din İşleri Yüksek Kurulu’nun sosyal medya hesabından da belli aralıklarla yayımlanmış.

Soruyu yanıtlayan Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı Fatih Mehmet Aydın, “İslamın yasakladığı bir şeye alet, destek olmak caiz olmaz. Hıristiyanlar kendi bayramını kutlayabilir. Onlar nereden tedarik ederse etsin ama bir Müslüman onların Noel’lerine yardımcı olacak şekilde hareket etmemeli ve rızkını başka yerlerden aramalı. Yoksa pasta yapmakta bir sakınca olmaz ama bunu Noel için ve Noel’in figürleriyle yapıp satmak İslama yakışır, yaraşır bir şey değil” demiş.

Hırsızlık, yalan, dolan, ülkeyi uçuruma sürüklemek, masum insanları hapsetmek günah değil, pasta günah…

Madem sayın Aydın, Hıristiyanlara kendi bayramlarını kutlama izni vermiş, ben de biraz Türkiye’deki Ermenler neyi nasıl kutluyor, bu “hoşgörüden” yararlanıp anlatayım, yılın bu son yazısında…

Son yazıda anlatmıştım, Ortodoks Ermeniler 31 Aralık’ta yılbaşını, 6 Ocak’ta ise Noel’i yani, İsa’nın doğumunu kutluyor…

Karamelize soğan, çeşit çeşit baharat ve tahin kokusu arasında, dolmaların, taramanın, pilakinin, beyin söğüşlerin yapıldığı, mezecilerden lakerdaların alındığı, incecik pastırmanın ve damak yakan eski kaşarın tabaklara özenle dizildiği, topiğin dörde kesilip üzerine bir çimdik tarçın atıldığı, sakızlı çöreğe para saklanan, nar ve ceviz ile anuşabur (sadece buğday ve kuru meyve ile yapılan içinde başka tahıl ve baklagil bulunmayan aşure) süslenen sofralar kurma zamanı yılbaşı.

İstanbul Ermenilerinin mutfağı füzyon bir mutfak; Rum, Yahudi, Bulgar, Osmanlı… Aklınıza ne gelirse herkes birbirinden bir şeyler kapmış. Mutfaklar milliyet değil, coğrafya temelli geliştiğine göre Diyarbakırlı, Vanlı, Amasyalı, Ordulu Ermenilerin mutfaklarının da, Noel sofralarının da birbirinden farklı olacağını tahmin etmek güç değil.

Benim için Yılbaşı ve arkasından hızla gelecek olan Noel’in çok belirgin ve keskin bir konusu var; soğan kokusu. Bu günlerde, İstanbullu Ermeni ailemden gördüğüm, onların kurdukları sofraların ana malzemesi kendini hiç belli etmese de soğan çünkü.

Kahramanı tahinmiş gibi yapan Topik’te bile bolca soğan var, zeytinyağında “boğulan” yaprak dolmasında da bolca soğan var, saatlerce kabukları fırçalanan midye dolmasında yine soğan var…

Zaman içinde, birbirinden etkileniyor bu mutfaklar, dostluklar, komşuluklar, evlilikler, bu saydığım mutfakları birleştirip da zengilinleşebiliyor.

Tüm bunların yanı sıra farklı mutfaklardan “aşırılan” ama artık bizimmiş gibi davranılan, yıllarca Amerikan Salatası denilen Rus Salatası var mesela İstanbul sofralarında. Ermenistan’da Ruslardan Ermeni mutfağına aktarılan blinchik (etli krep) Kievsky kotlet (tavuk etinden yapılan tereyağlı köfte) ve balık salataları var.

Örneğin İstanbullular artık hindiyi de sofraya taşıyor. Değişiyor, dönüşüyor mutfaklar. Ermenistan’daki Ermenilerin ise yılbaşı sofrasındaki göz bebeği fırında uzun uzun pişirilmiş, en az altı kiloluk domuz butları.

Ermenistan kırsalında Harisa (keşkek), Khapama, lahana dolmaları, baklava, kuru üzümlü pilavlar hala çok revaçta. Halepli ve Beyrutlu Ermeniler ise kuşkusuz içli köftesiz, humussuz, tabulesiz bir sofra düşleyemezler.

Bu liste Osmanlı topraklarından dünyanın her köşesine dağılmış, orada bir hayat kurabilmeyi başarmış Ermeniler için uzar gider… Herkes kendi coğrafyasına, kendi pazarında bulabildiği ürünlere, kendi aile geleneğine göre bir sofra kurar. En büyük ortaklık kuruyemişler, kuru meyveler ve narın yüceltilmesidir.

Bu sofralar başta aile üyeleri olmak üzere, tüm dostların, arkadaşların yan yana geldiği yeni yıla, sağlığa, mutluluğa kadeh kaldırdıkları sofralar. Bu yıl İstanbul’da değilim ama sanırım getirilen yasaklar sebebi ile, pek fazla kimsenin toplanamayacağı, toplansa bile büyük gerginlik duyulacak sofralar.

Ermeniler dini kaidelere göre yılbaşı günü oruçta olmalılar. 5 Ocak’ta (Noel’in arifesi) güneşin batması ile sonlanacak bu oruç, Müslümanlarınki gibi top patladığında çeşidi güzel yemek yenen bir oruç değil. Oruç açıldığında da her şeyin yenemediği, hayvansal gıdanın oruç boyunca yasak olduğu bir beslenme şekli. Tam da bu yüzden yılbaşı sofralarında Topik ve zeytinyağlı dolma var, çünkü hayvansal gıda içermiyorlar.

Kabaca dışı nohut ve patates, içi soğan, tahin, kuş üzümü, çam fıstığı olan Topik bir oruç yemeği iken, tülbentle yapıldığı yıllarda pişirilip çorbası bile yapılırken rakı sofralarına “düşmesi” kaderin bir cilvesi sanki.

Düşünsenize geçmişte Topik öyle bir “Ermeni kadını olabilme eşiği” ki; kızların çeyizlerinde özenle hazırlanmış “Topik yapma mendilleri” var. Unutmayalım, bahsedilen eşik İstanbul Ermenileri için geçerli ve önemli.

Noel sofralarının vazgeçilmesi ise balıktır. Bu tüm Ermenilerde böyle, bu konuda bir istikrar var kısaca. Hangi ülkeye giderseniz gidin, İsa’nın “balıklı mucizelerini” sembolize etmesi dışında, yapılan ağır orucun ete göre daha hafif sayılan balıkla açılmasının uygun görülmesi üzerine adete dönüşen bu pratik sürüyor. Tüm oruçla gelen bayram arifelerindeki balık geleneğinin temeli de bu aslında.

Noel sofrasında balığa, balık mezeleri eşlik eder; karides güveçler, ahtapot salataları, likorinoslar, midye dolmaları, pilakiler, salatalar da var…

Eskiden uskumru ve dalak dolmaları da yapılırmış, ben onlara yetişemedim ama 6 Ocak’ta pişirilen iç pilavın kokusu hala burnumda. Her yıl ben de yapıyorum ama çocukluğumdaki o kokuyu tam olarak yakalayamıyorum.

Benim anladığım hemen hemen tüm Ermeniler, anıları, aile büyüklerini hatta çocukluklarını yaşatmak hatta biraz da özlemini dindirebilmek için büyüklerinden gördükleri sofraları kuruyor, daha doğrusu kurmaya çalışıyor.

Benim için bu sofralar artık olmayan ama çok özlediğim aile fertlerini yad etmeye, küçükken mutfaktan kuruyemiş aşırırken “Gel, babaanneni seyret büyürsen sen de çocuklarına yapacaksın” sözlerini doğrulamaya yardım ediyor. Köksüzlük sanılan dağılmışlığa iyi geliyor.

Ben de pişirirken, kızımı bu “maceralara” ortak etmeye çalışıyorum. Ona çocukluk anılarını, özlediklerimi, kaybettiklerimi anlatıyorum. Bir sözlü tarih aktarımı belki de bu. Adı her neyse bana iyi geliyor.

Yemek hafızaya, hafıza umudu dönüşüyor.

Pişen her yemekten var olmanın, unutmamanın verdiği cesaretin kokusu yayılıyor. Eski alışkanlıkları yaşatmak, çocuğunuza bırakabileceğiniz en değerli miras olabiliyor birden bire.

Özlem kendini hissettirirken, neyi özlediğini de tam anlayamıyor insan. Nereye giderse gittsin aradığının, artık var olmadığının gerçeği kırıyor kalbini. Biraz da göz yaşı oluyor tabi, anılar içini acıtıyor insanın.

Hayat böyle bir şey belki de; dinmeyen özlemler, anlaşılmayan arayışlar ile dolu…

Herkesin özgürce istediği ve sevdiği yemekleri pişirebildiği, en önemlisi paylaşabildiği bir yıl diliyorum. Paylaşmak sahip olmaktan çok daha özel, çok daha kıymetli.

Herkese iyi yıllar.