Yeni Türkiye’yi kuracak hesaplaşma üzerine bir romanın hatırlattıkları

Hakiki muhasebe geçmişi bir kalemde silip atmak değildir, çünkü gelecek bir boşlukta değil o geçmişin üzerinde inşa edilir, o yüzden onu kınamak kadar anlamak vazifesi de yeni nesillerin sorumluluğundadır.

ÖMER MURAT 13 Haziran 2021 GÖRÜŞ

Heidelberg

Enkaza dönmüş bir ülkenin karşısında durmuş, soruyoruz: “Nerede hata yaptık?” Şirazemizin kaydığını görüyoruz… Değerlerimizi biraraya getiren kitabı tutan şiraze artık yerinde duruyor mu, o bile belli değil… Herşeye yeniden başlamamız gerektiğini kabullenmiş gibiyiz ama bunu nasıl yapacağız? Geçmişle nasıl hesaplaşılır? Bunu bildiğimiz pek söylenemez.

Bir Alman yazar, doğup büyüdüğü Heidelberg’in insanı antika bir biblonun hariküladelikleri içinde yüzdüren havasında bu soruyla yüzleşmenin ızdırabını bir romana dökmüştü. Bernhard Schlink  geçmişin muhasebesini yapmadan “kutlu ve mesut” bir gelecek kurabilmenin mümkün olmadığını anlatıyordu “Okuyucu” adlı artık klasikleşmiş eserinde…

Schlink’in romanındaki ana karakter Hanna, Hitler döneminin suçlarına bulaşmış “okuma-yazma” bilmeyen birisidir. Yazar sıradan insanların büyük suçlar işleyebilmesinin, cahillikle ne kadar ilişkili olduğu mesajını bu şekilde verir. Burada sözkonusu olan cehalet, etrafındaki dünyayı tüm gerçekliğiyle idrak edemediği için içinde yaşadığı kültürü sorgulamadan kabul etmesi ve bu kültürü değiştirebilecek entelektüel kabiliyetlerden mahrum olmasıdır. Yaşadığı kültürle ilişkisi aktif değil pasiftir. Bu mahrumiyet ister istemez ahlaki bir düşüklüğe yol açar.

Bir insan için kendi atalarının günahlarıyla yüzleşebilmek kadar zor olan çok az şey vardır. Çünkü bu ister istemez kendisiyle, kendi karakterinin karanlık yönleriyle yüzleşmek demektir. “Başka türlü hareket edilmesi mümkün değildi, o zamanki şartlar onu gerektiriyordu” savunması aslında cehaletle yüzleşmekten kaçınmak için suçu kabul etmektir. İnsanoğlu için cehaletini itiraf etmek, en ağır suçları işlediğini kabul etmekten bile daha ağırdır.

Bir gardiyan olan Hanna toplama kamplarındaki bazı Yahudi kadınları seçerek kendisine kitap okumalarını istiyor, fakat sonra onları gaz odalarına göndermekten kaçınmıyordu. Böylece nasılsa öleceği kesin olan insanların son günlerini bir nebze mutlu geçirmelerini mi sağlamıştı, yoksa “okuma-yazma” bilmediğini herkesten sakladığı için önce bunu öğrenenlerin ortadan kalkmasını mı istemişti? Yazar bu sorunun cevabını bulmakta zorlanır. Yapmaya çalıştığı muhasebenin, yani herşeyin sorumlusunun aslında önceki nesillerin cehaletleri olduğunu düşünerek yaşananları anlamlandırma ve bir çıkış yolu bulma gayretine girmenin aslında Hanna’yı akladığını farkettiğinde ise dehşetle ürperir:

“Hanna’nın suçlarını aynı anda anlamak ve kınamak istiyordum. Ama bunu yapmak korkunç bir şeydi. Anlamaya çalıştığımda, onları kınanması gerektiği şekilde kınamakta başarısız kaldığımı hissediyordum. Kınanması gerektiği gibi kınadığımda ise, onları anlayabilme olanağı ortadan kalkıyordu. Hanna’yı anlamak istediğimde bile, onu anlamayı başaramamak ona bir kez daha ihanet etmek demekti. Bunu çözemiyordum. İki vazifeyi de yüklenmek istiyordum: anlamak ve kınamak. Ama bunların ikisini birden yapmak mümkün değildi.”

Neticede yazar romanda ortaya koyduğu “anlama çabasının” aslında bir “aklama” boyutunu da içerdiği eleştirileriyle yüzleşmekten kurtulamasa da eserin gücünün bu gerilim ve ikilemde yattığı genel olarak kabul edilecektir. Hanna hapishanede roman kahramanının onun için kasetlere okuduğu kitapları dinleyerek ve kendi çabasıyla okuma-yazma öğrenerek cehaletini bir nebze de olsa yenmeyi başarır, fakat roman kahramanı onu hiçbir zaman “affetmeyeceğini”, yani kınamaktan vazgeçmeyeceğini açıkca belli ettiği için hapisten çıktığında intihar eder. Hanna’yı kınamadan anlamayı reddetmek, onu affetmeme suçunun vicdani sorumluluğuyla da başbaşa kalmaktır.

Hakiki muhasebe geçmişi bir kalemde silip atmak değildir, çünkü gelecek bir boşlukta değil o geçmişin üzerinde inşa edilir, o yüzden onu kınamak kadar anlamak vazifesi de yeni nesillerin sorumluluğundadır. Yeni Türkiye’yi kuracak nesiller, şirazeyi bu kez doğru yerleştirebilmek için benzer bir hesaplaşmayı yapmak zorunda hissedeceklerdir kendilerini…

İçinden çıktığım topluma, eğitimin verdiği imkanlar sayesinde eleştirel gözlüklerle bakabilme avantajının bana yüklediği sorumluluk ve dilemmalarla boğuşan biri olarak Schlink’in çektiği fikir sancısını anlayabiliyorum. Bir yandan, kendi milletinin müktesabatını tümüyle reddetmenin ve kınamanın sinik bir anarşizmden başka bir şey ifade etmediğini bilirken, diğer yandan onu anlamaya çalıştığım oranda beni kendi gerekçelendirmelerinin batağına yavaşça çektiğini hissediyorum.

Mesele çoğu kez anlaşıldığı şekilde insanların bugün gelinen durumdaki paylarını kabul etmekten kaçınmalarından ibaret değildir, zaten yaşanacak çöküşün boyutu bu mesuliyeti reddetmelerini imkansız hale getirecektir. Burada asıl mesele cehaletle, ahlaki düşüklükle yüzleşmektir ki bu sanıldığı kadar kolay bir kavga değildir. Çünkü bu geçmiş nesillere “Sizin hatalarınızı düzelterek yeni bir ülke kuracağız” demek değil, “Türkiye siz değilsiniz, olamazsınız, Türkiye biz olacağız” demektir ki böyle bir ideolojik başkaldırış, mücadelenin hiç bitmeyeceği, neticede istikrarlı bir siyasi rejim kurulsa bile, bunun yeni bir çöküş hikayesinin başlangıcı olmadığını temin etmek için zihnen, sosyal ve psikolojik olarak bir millete mensubiyetten vazgeçmeme anlamında çemberin dışına çıkmayı reddederken, o çemberin içinde kalmanın getirdiği gerilimi devamlı yaşamak gerekecek demektir. Selamete çıkmak, sadece kaçmak değil, aynı zamanda bir yerlere de varmaktır. Schlink’in deyişiyle “Tarih yapmak geçmiş ve gelecek arasında köprüler inşa etmek, nehrin iki yakasını da gözlemlemek, iki tarafta da aktif bir rol almak demektir.”

Walter Benjamin’in “Tarih Meleğinin” herkesin olaylar zinciri gördüğü yerde, bir fırtınanın “üst üste yığdığı enkazını ayaklarının önünde biriktirdiği bir tek felaket gördüğü”, Tanpınar’ı “bilmediğimiz bir yerde kopan bir fırtınanın getirdiği enkazdan yapılmış bir panayırda” yaşıyormuş hissine götüren o manzaranın ürperticiliğini, tam ortasında bulunduğumuzu farketmenin bedbinliğiyle artık biz de duyuyoruz. Sonuçları itibariyle devrim çapında gelişmeler yaşandığı muhakkak ama bunlar bize hiç de Marks’ın bahsettiği “dünya tarihinin lokomotifleri” gibi gelmiyor… Halimiz daha çok Benjamin’in tarih trenini durdurmak için acil durum frenine asıldıkları halde, hiçbir şeyi değiştiremediklerini gören insanların dehşet ve biçareliğini hatırlatıyor…

Yaratıcının önünde diz çöküp acziyetimizi ilan edemeyecek kadar gururluyuz. Tarih treninin girdiği karanlık tünelde umutsuzca başımızı uzatıp ileriyi görmeye çalışıyoruz. Gördüklerimiz Platon’un mağarasındaki prangalı insanların gölgeleri tariflerini hatırlatıyor. Aramızda gözleri aydınlıktan kamaşmış şekilde yarı kör bir halde bize güneşten bahsedenler varsa da onları ne anlayacak, ne de duyacak durumdayız. İçinde bulunduğumuz durumdan kolay bir çıkış reçetesine sahip olduğunu iddia edenlerin, şu an fikren ve siyaseten can çekişmekte olan, önceki nesilleri yöneten politik şarlatanların varisleri olduklarına kuşku yoktur.

Anlamak ve kınamak… Kınamak ve anlamak… Sırtımızdaki ağır yük budur… Bunlardan birini bırakmak bir fedakarlık veya hakiki bir isyan ahlakı değil, kolaycılık ve kaçıştır. Bu gerilimi zihninde ve yüreğinde, getirdiği tüm ızdıraplara rağmen taşımaktan vazgeçmeyenler inşa etmeyi başarırsa yeni bir Türkiye’den umutlu olmak mümkün olacaktır.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram