Yarından sonra Avrupa

Hollywood senarist ve yapımcılarının hayal güçlerinin sınırlarında dolaştıkları filmlerden biriydi; Day After Tomorrow (Yarından Sonra). Küresel iklim değişikliği sonucu binlerce

BAHADIR POLAT 16 Mart 2020 YORUM

FOTOĞRAF: SELAHATTİN SEVİ

Hollywood senarist ve yapımcılarının hayal güçlerinin sınırlarında dolaştıkları filmlerden biriydi; Day After Tomorrow (Yarından Sonra). Küresel iklim değişikliği sonucu binlerce yıl sonra tekrar buzul çağına geri dönen Amerika’dan insanların kaçarak, kısa süre öncesine kadar ülkelerine gelmelerini engellemek için her şeyi yaptıkları, Meksikalıların topraklarına sığınışını anlatıyordu. O filmde Hollywood yapımcıları bütün dünyaya, bir gün Amerikan vatandaşlarının bile mülteci olabileceğini göstermişti. Bütün dünyadan mültecilerin, ülkelerindeki çatışmalardan, savaşlardan kaçan insanların ilk gitmek istedikleri ülkelerden biri olan ABD’nin bir gün aynı duruma düşebileceğini hayal etmek biraz zor elbette. Lakin dünya tarihi benzer örneklerle dolu.

Almanya’da Nazi felaketini yaşamış yazarlardan Anna Seghers’in Transit adlı ünlü romanında, 1940’larda insanların başta Almanya ve Fransa olmak üzere, Avrupa ülkelerinden kitleler halinde kaçışını anlatır. Avrupa’nın içlerinden gelerek Fransa’nın Marsilya şehrine yığılan insanlar kendilerini Kuzey ve Güney Amerika’ya götürecek bir gemiye binebilmek için hayatlarını ortaya koyar. Bugün inanması güç ama insanların Avrupa’dan kitleler halinde savaş ve can korkusuyla kaçışının üzerinden sadece 70-80 yıl geçti. Başka bir ifadeyle Avrupa’nın sığınılan değil de kaçılan bir bölge olmasının üzerinden, sadece bir insan ömrü kadar zaman geçmiş.

Türkiye’nin İdlib’teki insan krizi ve Suriye rejiminin kenti bombalamasını gerekçe göstererek sınır kapılarını açması üzerine, ekranlara yansıyan dramları aklıma düşürdü. O sarsıcı filmi ve sarsıcı romanı. İnsanlık tarihinin en tuhaf zamanlarını yaşıyoruz. Öyle ki bugün mültecilerin adeta hücum ettiği Yunanistan da diğer Avrupa ülkeleri gibi 1942’deki Nazi işgaliyle mültecilerin ülkesi haline gelmiş ve Nazi’lerden kaçan Yunan halkı Anadolu, hatta Suriye topraklarına sığınmıştı. Modern zamanlar, bir ülkenin “kaçınılan” veya “sığınılan” ülke olması arasında ince bir çizgi olduğunu gösteriyor bize. Bugün Ortadoğulular Avrupa ülkelerine kaçıyor-sığınıyor, sığınmaya çalışıyor. Oysa bu yüzyıl sona ermeden Avrupalıların bu kez Ortadoğu’ya can korkusu veya başka sebeplerle kaçmayacağının bir garantisi var mı?

Son yüzyılda yaşananlar bize bunun pekala mümkün olabileceğini öğretiyor. O bakımdan bugün Yunanistan hükümeti ve ona arka çıkan Avrupa ülkelerinin, mültecilere yönelik şiddete hatta ölümlere varan tavrı bir insanlık ayıbı olmanın çok ötesindedir. Bir nesil sonra şartlarının tam tersine dönebileceğini bir kenara bıraksak bile, Avrupa’nın bu tavrı kendi geleceği açısından da tarihi bir yanlıştır. Peki neden?

REFAH TOPLUMU SÜRDÜRÜLEBİLİR Mİ?

Günümüz şartlarında refah devleti ve refah toplumu, onun sahipleri açısından artık kendi başlarına sürdürülebilir olmaktan çıkmıştır. Başka bir anlatımla, sınırlarımızı kapatalım ve kendi zenginliğimizin sefasını sürelim anlayışının sürdürülebilir olmadığı görülmüştür. Küresel güçler (ABD-AB-G7) kendi çıkarları uğruna geri kalmış ülkeler üzerinde oynamaya (siz ona tepinmeye diyebilirsiniz) devam ettikçe, mülteci krizi katlanarak büyüyecektir.

Batı dünyası demokrasi-insan hakları, hukuk devleti ve elbette ekonomik refahı sadece kendi vatandaşlarına layık görmeye devam ettikçe, sınırlarında biriken mülteci sayısının giderek artmasına engel olamayacaktır. Kendi yurttaşlarını demokrasinin nimetlerinden sonuna kadar faydalandıran ancak geri kalmış ülkelerde çıkarları uğruna diktatörleri ve (Esad gibi) kendi ülkesini yangın yerine çeviren liderleri desteklemekten imtina etmeyen Batılı liderlerin hatalarının bedelini artık sadece o geri kalmış ülkelerin halkları değil, kendi ülkeleri ve hakları da ödeyecektir. Mülteci krizi bunun sadece ilk adımıdır.

Yaşanan mülteci krizinde kendi siyasi hatalarını göremeyen (veya inkar eden) Batılı devletler bundan böyle sadece kapılarına yığılan mültecilerle değil, kendi içlerinde artan ve refah devletlerini tehdit eden yabancı düşmanlığı ve aşırı milliyetçilikle de başetmek zorunda kalacaktır. Son olarak Almanya’nın Hanau kentinde yaşanan, Türklere yönelik ırkçı katliam, sadece orada yaşayan Türklerin veya yabancıların sorunu mudur yoksa bütün Almanların mı? Sanırım sorunun cevabı açık!

Bugün Avrupa’nın eski hastalığı ırkçılık (nazizim) tekrar nüksetmektedir ve Avrupa’nın yakın tarihi bu sebeple ödenmiş ağır bedellerin tarihidir. Bugün Yunan hükümetinin mültecilere uyguladığı şiddet, AB tarafından da desteklenmektedir ve bu politika Avrupa içindeki ırkçı ve yabancı düşmanı partilerin ekmeğine yağ sürmektedir. Onların söylemlerini güçlendirmektedir. Başta Almanya ve Yunanistan olmak üzere yakında ırkçı cinayetlerin ve saldırıların artması, yabancılara-göçmenlere tacizlerin sıradanlaşması beklenebilir. Acı ama maalesef gerçek bu! Nitekim Midilli Adası’nda göçmenlere yönelik kötü muameleyi görüntülemek isteyen gazetecilere bile yerli halkın saldırması önemli bir işaret fişeğidir. O zaman soru şu: Avrupa halkları ve tabi devletleri,yaşlı kıtada ikinci bir faşizan dalgaya, faşizmin yeniden doğuşuna hazır mı?

Peki ne yapılmalı? Sorunun cevabı net aslında… Yıllardır, Türkiye’yi “mülteci toplama merkezi” olarak kullanmak dışında soruna dişe dokunur çözüm üretmeyen Avrupa Birliği elini taşın altına koymalıdır. Uzun vadeli çözüm, Ortadoğu’da savaşları ve çatışmaları bitirerek insanların kendi ülkelerinde yaşayabilmelerini sağlamaktır. Ancak ülkelerin siyasi hesap ve çıkarlarından dolayı bu çözümün nerdeyse imkansız olduğu ortadadır. Geriye kısa ve orta vadeli çözümler kalmaktadır. Kısa vadede AB ülkeleri ivedilikle Yunanistan’ın mültecilere şiddet kullanımını engellemelidir. Kısa vadeli ikinci çözüm Türkiye’ye Suriyeli sığınmacılarla ilgili verilen sözlerin tutulması ve Türkiye ile AB’nin bu alanda ciddi işbirliğine girmesidir.

Orta vadede ise AB toplanma merkezi olarak Türkiye’yi değil, Yunanistan’ı gündeme almalıdır. Çünkü Türkiye’deki mültecilerin büyük çoğunluğu burada geçici olduklarını düşünüyor ve hedef olarak AB ülkelerini tercih ediyor. Yunanistan’a aktarılacak mali ve teknik yardımlarla bu ülkede kalıcı mülteci barınma merkezleri, elbette insani şartlarda, inşa edilmeli ve eninde sonunda AB’de yaşamak isteyen mülteciler kayıt altında ve belirli plan dahilinde Avrupa ülkelerine dağıtılmalıdır. Kısacası Almanya’nın göç ve entegrasyon projeleri Berlin’de değil, Atina’da başlamalıdır. Bunlar yapılmadığı takdirde mülteciler için geride iki seçenek kalmaktadır. Bu insanlar ya göç yollarında ölüp gidecek veya sağ kalanlar kapıdan sokulmadıkları AB’ye bacadan gireceklerdir. Bir ülkeye ulaşmak için her şeyini satmış, bütün hayatını geride bırakmış, hem eşyasını hem de çocuklarını sırtına yüklemiş ve ölümü göze almış bu insanları Yunan polisinin şiddetiyle, gaz bombaları veya kurşunlarıyla engelleme imkanı artık yoktur.

Sonuçta refah devletleri büyük ölçüde kendi dış politikalarının eseri olan düzensiz göçmen faciasıyla yüzleşmek zorundadır. Bunu yapmakta geciktikleri her gün, Avrupa’yı daha fazla ırkçılık ve faşizm bataklığına saplayacaktır. Ve o bataklığın Batı’ya vereceği hasar, mülteci krizinden çok daha ağır olacaktır.

Son söz de “Yunanistan’a müteşekkiriz, sınırlarımızı koruyor” diyen Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’e olsun. Maalesef hanımefendi, Yunanistan sizin sınırlarınızı korumuyor, sizi “siz” yapan, Avrupa’yı, Avrupa Birliği yapan değerleri kökünden sarsıyor.