Yargı, Yedi Sekiz Hasan Paşa’nın sopası mı?

AYM ve derece mahkemeleri dahil Türk yargısı bugün, haklar ve özgürlükleri korumak yerine iktidarın her yaptığını meşrulaştırmış; iktidar için, 'suçluları' falakaya yatırdıktan sonra kaldırıp 'Allah ıslah etsin' nasihatı veren Yedi sekiz Hasan Paşa'nın sopası haline dönüşmüştür.

SELAMİ ER 09 Temmuz 2020 YORUM

Yedi Sekiz Hasan Paşa’yı bilir misiniz? Kitaplardan bilmese de Beşiktaş’ı biraz bilenler bilir Yedi Sekiz Hasan Paşa’yı. Çarşı’da ünlü bir Yedi Sekiz Hasan Paşa Fırını vardır. Yakın tarih için önemli semboldür Hasan Paşa… Erlikten paşalığa yükselmiş nadir askerlerden biridir. Okuma yazmasının zayıf olduğu ve bu nedenle imzasını kolay olsun diye Arapça Yedi-Sekiz rakamları şeklinde attığı söyleniyor. Devlet ve Padişah lehine gösterdiği her yararlılıktan sonra terfi etmiş ve en son Abdülhamit’i devirmek için Çırağan Sarayı’na baskın yapan Ali Suavi’yi kafasına bir sopa ile vurarak öldürmüş, baskını akim bıraktıktan sonra “paşa” rütbesini almıştır.

ÖNCE FALAKAYA YATIRIR SONRA MÜŞFİK BİR EDA İLE ‘ALLAH ISLAH EYLESİN’ DERMİŞ

Paşa’nın Beşiktaş karakol ağası iken taşkınlık yapanları, örneğin ramazanda yemek yiyen veya içki içenleri falakaya yatırdıktan sonra, müşfik bir eda ile ‘Allah ıslah eylesin‘ diyerek bıraktığı rivayet edilir.

Paşa kıymetini Padişah’a ve devlete sadakatinden ve bu uğurda gösterdiği cesaretinden almaktadır. Hukuk çerçevesinde hareket ettikten sonra bu özellikler bir asker için aranan niteliklerdir. Ancak bir yargı mensubu için mesleğin doğasına aykırıdır 7-8 Hasan Paşa sadakati.

Varlık nedeni zayıfı güçlü karşısında korumak (zira güçlü zaten korunmaya muhtaç değildir ve hakkı olanı almakta zorlanmamaktadır) ve adaleti sağlamak olan yargı, gücün görünen en somut hali olan iktidara ve onunda en temerküz etmiş hali olan baskıcı, otoriter ve diktatörleşen iktidara sadık olamaz/olmamalıdır. Tersine misyonu gereği iktidara karşı bireyleri koruması gerekir.

BEKÇİ VE POLİSTEN SONRA YARGI DA İKTİDAR İÇİN HASAN PAŞA’NIN SOPASI

Ancak maalesef Türkiye’de derece mahkemeleri iktidara biat etmiş ve kolluk kuvvetleri ile birlikte (özellikle bekçi ve polis) iktidarın “Yedi-Sekiz Hasan Paşa’sı ya da o paşanın falakada kullandığı sopa” görevini üstlenmiş durumdadır. Türk yargısı vatandaşın iktidarla olan uyuşmazlıklarında genel olarak adaleti sağlamak yerine, bazen hukuk yerine iktidar adına cezalandırma rolü, bazen yapılan hukuksuzluklara kılıf bulma veya bunu meşrulaştırma rolü oynamakta, bazen de hukuksuzlukları giderecek gerçek mekanizmalara ulaşmayı engellemektedir.

Örneğin sosyal medyada ifade hürriyeti kapsamında iktidarı eleştirenler hakkında dava açılarak cezalandırılırken, iktidar destekçilerinin Canan Kaftancıoğlu ve Nevşin Mengü’ye yönelik tehdit ve saldırıları ifade hürriyeti gerekçe gösterilerek yargı tarafından hoş görülmektedir.

Bu durumu somut birkaç dava üzerinden değerlendirecek olursak, öncelikle Barış Akademisyenleri ile ilgili ilk derece mahkemesi kararlarına bakabiliriz.

Bahsedilen akademisyenler iktidarın o günkü politikalarına aykırı olan bir barış çağrısında bulundular ve bu nedenle yargılandılar. Bu yargılamalarda mahkemelerin bildirinin yayımlandığı koşulları detaylandırarak davanın konusu olmadığı, bu konuda deliller toplanmadığı halde yaşanan çatışmalarda devleti aklamaya yönelik değerlendirmeler yaptıkları ve Barış Akademisyenlerinin neden terör örgütlerine de çağrı yapmadıklarını sorguladıkları görülmektedir. Dahası niyet okuyuculuğu yaparak akademisyenlerin terör örgütü amacı doğrultusunda ve yetkilisinin talimatıyla hareket ettiklerini kabul etmişlerdir. Yedi-Sekiz Hasan Paşa bir hâkim olsa herhalde böyle bir yargılama yapardı.

AYM DE ‘BARIŞ AKADEMİSYENLERİ DAYAĞI YEDİLER, ALLAH ISLAH ETSİN’ DEDİ

Barış Akademisyenleri lehine 8’e 8 oylama ile verilen AYM kararında ise ısrarla Barış Akademisyenleri ile aynı fikirde olunmadığı ifade edilerek adete ‘Bu arkadaşlar bir hata etmişler ama zaten dayağı da yediler, hadi Allah ıslah etsin‘ denmektedir. Muhalif üyelerin akademisyenlerin de ‘devlete sadakat borcu‘ şeklinde bir yükümlülükleri olduğu şeklindeki kabulleri, Yedi-Sekiz Hasan Paşa’nın yargıdaki izdüşümü görüntüsü vermektedir.

Meselenin AYM merkezli başka bir boyutu ise şudur: Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında zirve yapan açık insan hakları ihlallerinin büyük bir kısmı görmezden gelinirken, arada bir verilen hak ihlali kararları ile adete barajın önünde biriken su basıncının tahliye edilmesi ve dışarıya “sistem işliyor, ülkede halen hukuk var ve AYM’den sonuç almak halen mümkün” imajı verilmesidir.

Örneğin, AYM’nin 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında meslekten ihraç edilip, tutuklanan ve iki yıla yakın tutuklu kaldıktan sonra beraat eden iki yargı mensubu hakkında verdiği Mustafa Açay ve E.A. kararları bu bağlamda oldukça enteresan.

Kararlar okunduğunda bu eski yargı mensuplarının aslında “Fetö” diye tanımladıkları Cemaatle ilişkileri olduğuna dair bir ihbar dışında bilgi olmadığı, HSYK seçim süresinde iktidarı ve iktidarın yargıdaki uzantısı olan Yargıda Birlik Platformunu (YBP) eleştirdikleri ve/veya iktidara tam biat etmedikleri için meslekten ihraç edildikleri ve tutuklanarak cezalandırıldıkları (sopa yedikleri) anlaşılıyor.

‘YARGIÇLAR KENDİNİ BEN İKTİDARA YAKIN BİR CEMAATTENİM’ DİYE SAVUNUYOR

İşin daha trajik yanı başvurucuların bir cemaat mensubu olmadıklarını izah etmek için başka bir cemaat ile irtibatları olduğunu ispat etme çabaları ve mahkemelerin de “bu sanıklar aslında iktidara yakın başka bir cemaatle ilişkili imiş” diyerek beraat kararı vermeleridir. Yargılamaların böylesine kimlikler üzerinde yapılması ve normalde yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı adına dini, politik, felsefi düşüncelerini kamuya açık biçimde açığa vurmaktan çekinen yargı mensuplarının başka bir cemaate mensup olduklarını kanıtlama çabaları, adaletin nasıl tesis edildiğinin(!) ve dahası yerlerde süründüğünün en bariz örneği. İktidar lehine ya da YBP lehine Facebook veya Twitter’da yazmaya ve açıklama yapmaya (Padişahım çok yaşa demek) izin var. Ama iktidarı ya da iktidarın kurduğu yargı düzenini eleştiren sopa yemeyi göze alacak ve sonra da belki “Allah ıslah etsin” denilerek bırakılacak. İşte bu tam da Yedi-Sekiz Hasan Paşa yargısı.

AYM kararının satır aralarından da aynı yaklaşımla adeta bu kişilerin Gülen Cemaati mensubu olmadıkları anlaşıldığından lehlerine karar verildiği, aksi halde ne kadar hakları ihlal edilse ve haklı olsalar da böyle bir karar verilemeyeceği okunabiliyor.

Dahası bu karar da üçe iki oylama ile alınıyor ve karşı oy gerekçesi yazan sayın üyeler, bir insan hakları yargılamasını utandıracak şekilde halen başvurucuların haklarının ihlal edilmediğini iddia edebiliyor ve derece mahkemelerini de geçecek şekilde iktidarı meşrulaştırma isteğini dile getirebiliyorlar.

DEVLET, TAZMİNATI MUKABİLİNDE HER HUKUKSUZLUĞU YAPABİLİR Mİ?

Aynı AYM, haksız tutukluluğu ve yaşadığı hak ihlali daha sonra AİHM tarafından da tescillenen eski üyesi Alparslan Altan’ın tutuklulukla ilgili başvurusunu, “bir haksızlığa uğradığını düşünüyorsan derece mahkemelerinde tazminat davası açabilirsin” diyerek kabul edilemez bulmuştu. Bir nevi “ücreti ödendikten sonra her türlü hukuksuzluğu yapmanın mümkün olduğu ve bu konuda AYM’nin karar vermesine bile gerek olmadığı” sonucu doğuran bir gerekçe.

Üstelik bu kararla AYM üyeleri, yıllarca beraber çalıştıkları, aynı lojman kompleksinde ikamet ettikleri ve neredeyse her gün birlikte oldukları, ayrıca bir dönem Mahkemeye başkan vekili olarak seçtikleri mesai arkadaşlarını tanımıyormuş ve hukuktan da bir haberleri yokmuş gibi üç maymunu oynamışlardır.

Hatırlayacak olursak Altan, hakkında hiçbir delil yok iken tutuklanmış, daha sonra ise sadece itirafçı olan iki eski raportörün “cemaat üyesi olduğunu tahmin ediyoruz” şeklindeki beyanları ve bir yargıcın görevi olan verdiği kararlar delil(!) gösterilerek mahkûm edilmişti. Yani hakları çiğnenen bireyler lehine verdiği kararlar iktidarı rahatsız etmişti.

Peki aynı gerekçe yukarıda bahsedilen iki yargı mensubu için niye kullanılmamış ve onlara da “haksızlığa uğradı iseniz derece mahkemelerinde tazminat davası açın” denmemiş olabilir? Cevabı basit: mevcut iktidarı kızdırmadan zevahiri kurtarma ve “AYM çalışıyor, hukuk-sistem işliyor” başlıklı imaj çalışması.

İki eski yargı mensubu lehine verilen kararın, “AİHM’nin Altan lehine verdiği ihlal kararı ve sonrasında benzer durumda olan yargı mensupları için de Türkiye’den savunma istemesi ve Anayasa Mahkemesinin etkili iç hukuk yolu olup olmadığına dair hükümete sorular yöneltmesinin” ardından verilmesi de herhalde bir tesadüf olmasa gerek.

DEMİRTAŞ’IN TUTUKLANMA NEDENİ İZAHTAN VARESTEDİR

AYM de diğer derece mahkemeleri gibi bir yandan içinde barındırdığı Yedi-Sekiz Hasan Paşa yargısı ile iktidarın yaptıklarını onaylamakta ve meşrulaştırmakta, hak ihlaline uğrayan kişilerin AİHM ve Birleşmiş Milletler nezdinde başvurularını yıllarca geciktirmekte, arada sırada verdiği ihlal kararları ile etkili iç hukuk yolu vasfını sürdürdüğü ve sistemin işlediği imajını vermektedir.

Bunun son örneği Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğu ile ilgili AYM kararında yaşandı. Demirtaş’ın yaptığı başkanlık tartışmalarında iktidar ile uzlaşmak yerine, “seni başkan yaptırmayacağız” çıkışı ile yaptığı muhalefetin cezası olarak içerde tutulduğu izahtan varestedir. Adete Beşiktaş Karakolunda falakaya yatırılıp ıslah edilmek istenmektedir.

AYM, Aralık 2017 yılındaki kararda Demirtaş’ın tutuklanma sürecinde haklarının ihlal edilmediğine karar verdi. Ardından aynı konuda AİHM üç farklı ihlal tespit ederek adeta kararı AYM’nin yüzüne çarptı. Geçtiğimiz ay ise AYM, üzerinden yaklaşık 4 yıl geçtikten sonra sadece tutukluluğun makul süreyi aşması nedeni ile bir ihlal kararı verebildi. Bu sırada (tesadüfe bakın ki!) Demirtaş hakkında başka bir dosyadan da tutuklama kararı verildiğinden serbest bırakılmadı ve sadece tazminat alabildi. Yani “haşmetli sultanım parasını verdikten sonra sizi istediği kadar içerde tutabilir” denilmiş oldu.

BİREYSEL BAŞVURU HAKKI BİLE İKTİDARI MEŞRULAŞTIRMAYA YÖNELİK İŞLİYOR

Demirtaş’ın AYM ve AİHM başvurularında yaşanan ilginç bir gelişme de AYM’nin AİHM ihlal kararı sonrasında ihlal kararı vermesidir. Birilerinin AYM’ye AİHM kararından sonra değil, önce karar vermesi gerektiğini, AİHM’nin uluslararası mahkeme olduğunu hatırlatması gerekiyor.

Başlı başına bir yazının konusu olabilecek bir karşılaştırmayı bir cümle ile Demirtaş hakkında verilen AYM ve AİHM kararları için yapacak olursak, AYM’nin AİHM yaklaşımından uzaklaştığı haklara bakışının derece mahkemelerinin  yaklaşımına benzediği söylenebilir.

Bireysel başvuru sisteminin hazırlığından itibaren her aşamasında görev almış bir eski raportör olarak, “sistemin büyük ölçüde amacının tersine işlediğini”, “bireyleri ve hakları değil, iktidarı korumaya ve meşrulaştırmaya yönelik çalıştığını” ve “haklara ulaşmayı kolaylaştıran değil zorlaştıran bir sürecin yaşandığını” büyük bir üzüntü ile izliyorum.

Umarım AYM bir gün misyonunu hatırlar ve tekrar gereğini yapmaya başlar.

Takip Et Google Haberler
Bizi Instagram'dan takip edin Instagram