Vahşetimden prangalar eskittim

Son dönemde Hollywood’un politik doğruculuk hamleleri klasikleri de vurmaya başladı. Günümüz paradigmalarına uymayan ne varsa ayıklanıyor. Söz konusu bir edebiyat

MAHİR DEMİR 28 Şubat 2020 KÜLTÜR

Son dönemde Hollywood’un politik doğruculuk hamleleri klasikleri de vurmaya başladı. Günümüz paradigmalarına uymayan ne varsa ayıklanıyor. Söz konusu bir edebiyat klasiği olsa bile.

Geçtiğimiz hafta ABD ile aynı gün Türkiye’de de gösterime giren Vahşetin Çağrısı / The Call of the Wild, Jack London’ın aynı adlı eserinden uyarlama. Daha önce de birkaç kez sinemaya uyarlanan eserin en ‘light’ halini izliyoruz.

Yapım ekibi, bir çocuk filmi için yola çıkınca London’ın eserinden ilk elenen unsur, aynı zamanda romanın en temel meselesi olan insani ve hayvani ilkellik. Yazarın kendi tecrübelerinden yola çıkarak kaleme aldığı roman, 19. yüzyıl sonunda Alaska-Kanada sınırındaki Yukon bölgesinde, ünlü Altına Hücum günlerinde geçer. St Bernard / Scotch Collie kırması iri cüsseli Buck, California’daki bir malikanede yaşayıp giderken sıcak yuvasından kaçırılıp Alaska’nın soğuk ikliminde kızak köpeği olarak kullanılır. Geçici sahiplerinin uyguladığı acımasız şiddet, kuzeyin ‘ilkel’ köpeklerinin içgüdüsel tavırları ile birleşince Buck’ın genlerindeki vahşetin çağrısı canlanır. Bu vahşi dünyada Buck’a iyi davranan tek kişi John Thornton’dır. Nihayetinde onunla da yolları ayrılınca ‘vahşetin çağrısı’na uyan Buck, güçlü olanın hayatta kaldığı, ilk atalarının yaban hayatına döner.

Jack London’ın 1903’te yayımlanan eseri Darwinci ruha sahip. Ayrıca, yazarın soyaçekimci (öjenik) düşüncelerinin de berraklaştığı bir roman. Medeniyetten uzaklaştıkça özüne, ilkel köklerindeki vahşi duyguların ortaya çıktığı doğal yaşama dönen bir köpeğin öyküsü. Açgözlülüğün ve ölümcül hırsın su yüzüne çıktığı Altına Hücum döneminde geçmesi tesadüf değil. Klondike’taki altın arama seferberliğinin bir sonraki aşaması erken kapitalizm ile kurulan başka bir ‘vahşi’ düzen olacaktır. Fakat Harrison Ford’un (John Thornton rolünde) omuzlarına yüklenen filmin bu tür dertleri yok.

TÖRPÜLENMİŞ BİR DISNEY YAPIMI

Chris Sanders’ın Vahşetin Çağrısı, Jack London’ın romanındaki vahşiliği törpüleyip önümüze bir Disney yapımı koyuyor. Filmin yapımcı şirketi 20th Century Fox’ın geçen yıl Disney bünyesine katıldığını düşününce şaşılacak bir şey yok. Sanders’ın filminin tipik bir Disney yapımından tek farkı, karakterlerin belli aralıklarla şarkı söylemeyişi. Sanders’ın daha önce yönettiği üç yapımın da En İyi Animasyon Oscar’ına aday olması bu durumu açıklayabilir. 20th Century Fox’tan The Croods (2013), Dreamworks’ten Ejderhanı Nasıl Eğitirsin (2010) ve Disney’den Lilo ve Stitch (2002).

Avrupa maçlarında elenen yerli teknik direktörlerin hakemi eleştirirken sıkça başvurduğu bir klişeyi anımsayalım: “Görünürde büyük bir hatası yok. Ancak hakem bizi ince ince kıydı!” Senarist Michael Green’in (en son Doğu Ekspresi’nde Cinayet ve Blade Runner 2049’un senaryolarını yazdı) yaptığı da bundan farksız değil. Bir farkla, Green elini korkak alıştırmıyor, ince ince değil jülyen doğruyor. Hedef kitlenin çocuklar olarak belirlenmesi bunda etkili elbette. Ancak geçen yüzyıldan bu yana değişen paradigmalar daha etkili. Örneğin, düşmanın aile içinden değil dışarıdan gelmesi. Kitapta, Buck’ı kaçırıp satan kişi malikanenin bahçıvan yardımcısı Manuel. Filmde ise kasabada tesadüfen köpeği gören alakasız biri.

KİTAPLA FİLM ARASINDAKİ FARKLAR

Buck’ın genlerindeki vahşi duyguların ortaya çıkmasında ilk ve en etkili faktör olan gördüğü şiddet ise neredeyse tümden atılmış. Kitapta, Buck’ı öldüresiye döven ve sopanın gücünü gösteren ‘kırmızı kazaklı adam’ filmde var ancak çok etkisiz. Buck’ın dirençli karakteristiği ilk sopada tuzla buz oluyor örneğin.

Kuzeydeki ilk efendileri Perrault ile François hepten değişmiş. İkisi de erkek olan karakterlerden François, kitapta siyahi bir adamken filmde Françoise (Cara Gee) adıyla eskimo kökenli bir kadın oluyor. Kitapta olmayan ama Hollywood’un ihtiyaç duyduğu ‘kadın kontenjanı’ böylece tamamlanıyor. ‘Siyahi kontenjanın’ boş kalmaması için de Perrault (Omar Sy) siyahi Kanadalıya dönüşmüş. Senarist ve yapımcılar böylece kendilerini garantiye almış. Kadın ve siyahi/azınlık kontenjanının gözetilmesi yetmiyor elbet. Günümüz paradigmaları için hayvanseverler de kızdırılmamalı. Buck’a insan eliyle uygulanan şiddet ve köpekler arasındaki acımasız kavgalar gösterilmeyince ‘vahşetin çağrısı’ için kara bir kurt üretiliyor.

John Thornton da günümüz paradigmalarına uygun hale getirilmiş. Adeta bir şefkat meleği. Thornton ile Buck arasındaki bağı pekiştiren en önemli olay filmde yok. Thornton, Buck’ın yarım tonluk bir kızağı 30 metre kadar tek başına çekebileceği üzerine bin dolarına iddiaya tutuşur. Bu iddiadan kazandığı para ile Thornton, efsanelere konu olan o ünlü altın madenini aramaya çıkabilecektir.

En önemli kıyımı finale saklıyor film. Aradıkları altın madenindeki eski kulübede Thornton ve arkadaşları Yeehat adlı yerli kabilesinin saldırısına uğrar. Bugün bunu sinemada göstermek elbette ki yapımcıların başına iş açacaktır. Bunun yerine, Buck’ın bir önceki sahibi olan beceriksiz, küstah ve açgözlü beyaz Hal’ı kullanıyor yapımcılar. Jack London, Yeehat kabilesinin saldırısı ve Buck’ın onlara verdiği tepki ile köpeğin öjenik dönüşümünü tamamlama amacında. Ne var ki filmde Buck, sopa korkusunu yenerek özgürlüğüne kavuşuyor.

ÇOCUKLARA MASALLAR KIVAMINDA

Sözün özü, Jack London’un eserinden yapılan son uyarlama, ‘çocuklara masallar’ kıvamına getirilen bir oyun hamuru. Bu hamurda bolca görsel efekt var. Başta Buck (Terry Notary) olmak üzere köpekler hareket yakalama tekniğiyle perdeye yansıyor. Sinematografide ise Steven Spielberg’in ödüllü görüntü yönetmeni Janusz Kaminski var.

Hollywood’da değişen paradigmaları yok sayamayız elbette. Hatta bu değişimler sayesinde Oscar tarihinde ilk defa ‘yabancı dilde’ bir film En İyi Film Oscar’ını aldı. Akademi’nin yaklaşık 8 yıldır ısrarla sürdürdüğü çeşitlilik ve çokseslilik politikalarının bir sonucu bu gelişme. Cinsiyet eşitliği, sivil haklar, ırk ayrımcılığı, azınlık sorunları gibi başat konularda geç kalınan adımların atılması umut verici. Ancak madalyonun diğer yüzünde sahtelik var. Vahşetin Çağrısı edebiyat uyarlamasından önce sahtelik kategorisine giren bir yapım. Kadın kontenjanı, siyahi kontenjanı, sevimlilik kontenjanı, aile dışı kötü adam kontenjanı, şefkatli beyaz adam kontenjanı, azınlıkların kötü gösterilmemesi kontenjanı…. derken film baştan aşağı bir sahtelik kontenjanı. Aslında bütün bu kontenjanlar, kör göze parmak sokmadan başka bir öyküyle de yapılabilirdi; Jack London’ın romanını bir Disney yapımına dönüştürmeden.

Zamanın dayattığı paradigmaların sinema endüstrisinde gerçek bir etki oluşturabilmesi için önce politik doğruculuğun ardındaki sahtelikten kurtulmalı.

HAFTANIN FİLMLERİ İÇİN TIKLAYIN…  

 

 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram