Umarım Doğu Akdeniz’deki tüm fırsatlar heba olmadan bu iktidar değişir!

Erdoğan izlediği “müthiş” siyasetle Ortadoğu’daki belli başlı ülkelerin, hatta Katar’ın bile Doğu Akdeniz'de Türkiye’nin karşısındaki ittifakta yer almasını sağladı. Umalım ki Doğu Akdeniz’de tüm fırsatlar kalıcı olarak heba edilmeden, Türkiye temennîleri kuvveden fiile çıkaran bir iktidarla tanışmış olsun.

ÖMER MURAT 16 Ekim 2021 HABER ANALİZ

Erdoğan rejimi dış politikada üst üste yaptığı hatalarla Türkiye’yi yalnızlaştırdı. Bunun en bariz yansımasının görüldüğü yerlerden biri ise Doğu Akdeniz oldu. Erdoğan izlediği “müthiş” siyasetle Ortadoğu’daki belli başlı tüm ülkelerin, hatta Katar’ın bile bu bölgede Türkiye’nin karşısındaki ittifakta yer almasını sağladı. Yunan diplomasisi, Türkiye’nin uluslararası arenada düştüğü bu durumdan en üst seviyede istifade etti. Erdoğan’ın bozuştuğu Kahire ve Riyad gibi başkentleri sıkı markaja aldı, bunlarla askeri ve diplomatik anlaşmalar imzaladı. Erdoğan idaresinde Türkiye’nin Batı nezdinde güvenirliğini yitirmesi, Yunanistan’ın stratejik değerini yükseltti. Avrupa Birliği Türk-Yunan sınırını Avrupa’nın tahkim edilmesi gereken kritik bir dış sınırı olarak belirleyip Yunanistan’a bu yönde askeri ve teknik yardımlarda bulunmaya başladı. Bu Atina’nın yıllardır arzuladığı bir gelişmeydi.

Atina, zorlu bir seçime girmeye hazırlanan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un, Avustralya’yla yaptığı 66 milyar dolarlık denizaltı alım anlaşmasının iptal edilmesi sonrası Fransız kamuoyu nezdinde ne denli zor durumda kaldığını iyi gözlemledi. Avrupa Birliği’nin bu ikinci kritik önemdeki ülkesini yanına çekmek üzere başarılı bir hamleyle 5 milyar dolarlık bir denizaltı anlaşması karşılığında bir savunma paktı imzaladı. Paktın içeriğinde üçüncü bir tarafın saldırısı durumunda karşılıklı yardımda bulunulacağı taahhütü yer alıyor ki burada kastedilen ülkenin Türkiye olduğuna dair hiç kimsenin şüphesi yok. Nitekim Ankara da bunu böyle algılayarak anlaşmaya tepki gösterdi.

Türk Deniz Kuvvetleri Doğu Akdeniz’de bir tatbikat sırasında

Öte yandan ABD, Çin’le yaşamakta olduğu kapışmanın hararetinin artmasına kendisini hazırlarken, dünyanın diğer bölgelerindeki askeri varlığını olabilecek en alt düzeye indirme sürecinde bulunuyor. ABD’ye siyasi ve ekonomik maliyeti fazla olan üslerden geri çekilinmesi bunun bir boyutu. Bu bakımdan Erdoğan Türkiyesi, güvenilmez bir ortak olarak görüldüğünden Washington yeni dönemde bölgede izleyeceği siyaseti Ankara’ya fazla muhtaç olmadan yürütebilecek şekilde pozisyon alıyor.

ABD gerektiğinde İncirlik gibi Türkiye’deki üslerini kapatmak zorunda kalması halinde alternatiflerin neler olacağına baktığında kapısını çaldığı ülkelerden biri de yine Yunanistan oldu. Daha Fransa’yla savunma paktının tabiri caizse mürekkebi kurumadan ABD ve Yunanistan Dışişleri Bakanları Washington’da bu hafta bir savunma işbirliği anlaşması imzaladı. Anlaşma çerçevesinde ABD, Yunanistan’daki askeri üsleri bugüne kadar olduğundan çok daha geniş şekilde kullanmaya başlayacak. ABD’ye tahsis edilen askeri üslerden biri Dedeağaç’ta (Alexandroúpoli), yani Türkiye sınırına 40 km uzaklıkta bulunuyor. Bunun karşılığında Yunanistan da Türkiye’yle Doğu Akdeniz’e ilişkin ihtilaflarında Washington’un desteğini alma imkanına kavuşacak. ABD Dışişleri Bakanı Anthony Blinken’ın anlaşmanın imza töreninde bu “Doğu Akdeniz” vurgusunu özellikle yaptığı gözlerden kaçmadı. ABD Dışişleri Bakanlığı anlaşmaya ilişkin yaptığı yazılı açıklamada Yunanistan’ın F-35 savaş uçağı programına ilgi gösterdiğini ve bundan memnuniyet duyduklarını belirtti. Şu Türkiye’nin yıllardır üretim sürecinde yer aldığı, tam ilk uçakları teslim almak üzereyken Erdoğan’ın hesapsız kitapsız bir şekilde Rus S400 hava savunma füzelerini alması üzerine birdenbire kendisini ABD Kongresi’nin aldığı kararla dışında bulduğu program… Yunan diplomasisinin Türkiye’nin düşüşünden en azami şekilde istifade ettiğine hiç şüphe yok.

F-35 savaş uçağı

Yunanistan Dışişleri Bakanı Dendias, anlaşma sonrası basına yaptığı açıklamada bölgeden ABD’nin tamamen çekilmesi halinde bazı ülkelerin kendilerini ‘yerel süpergüç’ olarak takdim etmeye kalkışabileceğini söyledi ve aklındaki ülkeyi de şu sözlerle gizlemedi: “Bazen Türkiye’nin bu kategoriye girmesinden endişe ediyorum.”

Bu anlaşmaların arka planında Doğu Akdeniz’de Eylül ortasından bu yana Türkiye, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında “Navtex savaşı” cereyan ediyor. Navtex basitleştirerek söyleyecek olursak, bir ülkedeki denizcilik otoritesinin o ülkenin karasularında seyredecek gemilerin takip edecekleri güzergah gibi bilgileri, diğer denizcilere duyurmasıdır. Şimdi üç ülke, deniz yetki alanları konusunda anlaşmazlık yaşadığından birbirlerinin ihtilaflı bölgeler için yayınladıkları Navtex’leri geçersiz ilan edecek adımlar atıyor. Bu hamleler son bir aydır iyice yoğunlaştı. Türkiye, Yunanistan’ın Nautical Geo adlı araştırma gemisini, Türk kıta sahanlığına izinsiz girdiği gerekçesiyle 2 Ekim’de savaş gemisiyle o alandan çıkardı. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar, “Girit’in doğusu, Kıbrıs’ın güneybatısında bizim deniz yetki alanımızı ihlal etmek suretiyle araştırma yapma çalışmaları var. Buna asla müsaade etmeyeceğimizi söyledik. Orada Deniz Kuvvetleri unsurlarımız gereğini yaptı ve o gemiyi söz konusu bölgeye sokmadı. Bu konuda kararlıyız, hakkımızı hukukumuzu çiğnetmeyeceğiz” dedi.

Bu hafta yapılan bir başka kritik açıklama ise Güney Kıbrıs’tan geldi. Exxon Mobil ve Katar Petrolleri konsorsiyumu, 2017’de Akar’ın bahsettiği adanın güneybatısında, Mısır’la deniz sınırının bulunduğu 10 numaralı parselde doğalgaz arama ve sondaj hakkı için Güney Kıbrıs’la anlaşmış ve bu konsorsiyum 2019’da bu bölgede önemli bir doğal gaz rezervi bulduğunu ilan etmişti. Böylece Erdoğan rejiminin Ortadoğu’daki tek müttefiki olan Katar da Doğu Akdeniz’de Türk tezlerinin karşısında bir adım atmaktan kaçınmamıştı. Dönemin Enerji Bakanı Berat Albayrak bu gelişme üzerine şu sözleri sarfetmişti: “Bizi hayrete düşüren firmalar içinde Katar’ın da olması. Açıkçası duyduğumda şaşırdım. Katar gibi bir ülkenin, ekonomik ve siyasi olarak çok gerçekçi olmayan projelerin içinde olması bizi sadece şaşırtmadı, aynı zamanda da üzdü.”

Erdoğan, Katar Emiri Al Sani ile

İktidar o zaman bu adım karşısında ne tür bir tepki vereceğini bilememiş, Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada sadece Exxon Mobil’in adını anarken garip bir şekilde Katar Petrolleri sanki konsorsiyumda yokmuş gibi davranmıştı. Daha sonra bu mesele basın tarafından sorulduğunda üst düzey bir Dışişleri yetkilisi, bu sessizliğin nedeni olarak “ruhsatı alınan sahanın, Türkiye’nin de arama yapacağını açıkladığı ihtilaflı bölgelerde olmamasını” göstermişti. Oysa bu Türkiye’nin açıkladığı resmi politikayla uyumlu değildi. Ankara yıllardır Kıbrıs adasının tüm doğal kaynakları üzerinde Kıbrıslı Türklerin de hakkı olduğunu, bu nedenle Kıbrıs meselesi çözülmeden bu kaynakların işletilemeyeceğini ilan etmişti, bu nedenle ihtilaflı bölgeler dışındaki anlaşmalara da tepki gösteriyordu. (Konunun ayrıntılarına vakıf olmayan okuyucular için şu örneği verebiliriz: Farzı muhal Güney Kıbrıs ve KKTC mevcut sınırlarla bağımsız birer devlet olarak karşılıklı birbirlerini tanımış olsalardı, Exxon Mobil-Katar Petrolleri’nin doğal gaz bulduğu parsel, Rum devletinin deniz sınırları içinde kalmış olacaktı.)

Güney Kıbrıs Enerji Bakanı Natasa Pilides bu hafta Exxon-Katar ortaklığının gelecek ay sonundan itibaren doğal gaz bulunan 10 numaralı parselde, gazın miktarını tespit etmek üzere çalışmalara başlayacağını açıkladı. Eğer miktar tahmin edilenin üst sınırlarında çıkarsa Exxon-Katar ortaklığı, bu gazın çıkarılmasını öncelikli projeleri arasına dahil edecek. Öte yandan Türkiye’nin 2019’da Libya’yla yaptığı deniz sınırı anlaşması, bu bölgelerde çıkarılacak gazın Avrupa pazarına boru hatlarıyla iletilmesi seçeneğini zorlaştırmıştı. Her ne kadar Mısır ve Yunanistan bu anlaşmayı kabul etmediklerini açıklayıp kendileri karşı bir anlaşma imzalamış olsalar da bu tür bir gelişme özellikle projenin sigorta maliyetlerini arttırdığı için enerji şirketlerini yatırım yapmaya ikna etmeyi zorlaştırıyordu. Fakat bu probleme de bir çözüm bulunmuş, Pilides sözkonusu parselden çıkarılacak gazın boru hattıyla Mısır’daki işleme tesisine iletilerek, gemilerle ihraç edilmek üzere orada LPG’ye çevrilmesinin planlandığını açıkladı. Gaz miktarının yeteri kadar çok olması halinde Güney Kıbrıs’ta bile bir LPG işleme tesisinin kurulmasının da gündemde olduğunu belirtti.

İsrail, Yunanistan, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Kıbrıs’ın dışişleri bakanları Kıbrıs’ın Baf şehrinde bu yıl Nisan ayında bir araya gelerek Türkiye, Libya ve Suriye konularının da ele aldıklarını duyurdu.

Yine aynı parselin komşusu olan ve yine ihtilaflı bölgede yer almayan “Calypso 1” adlı kuyuda da Fransız Total ve İtalyan Eni şirketleri doğal gaz bulmuştu. Onlar da benzer bir çalışmaya gelecek yılın ilk yarısında başlayacaklarını duyurdular. Yunanistan ve Güney Kıbrıs, bölgenin diğer doğal gaz ihracatçısı ülkeleri Mısır ve İsrail’le enerji alanında başka önemli ortak çalışmalar da yürütüyor. Tüm bunları anlattıktan sonra şunu da hatırlatmalıyız ki, bu gazların dünyadaki şu ekonomik kriz ortamında, Avrupa pazarlarına ulaştırılması için mali açıdan en makul güzergah aslında Türkiye üzerinden olanlardır. Ama Türkiye, Erdoğan yönetiminde dış politikada içine düştüğü “değersiz yapayalnızlığıyla” bu önemli avantajını hiçbir şekilde kullanabilmeyi başaramadı.


 

Türkiye dış politikada olabilecek en kötü şekilde idare edilerek kendisini tam bir köşeye sıkışmışlık içerisine düşürmüş haldedir. Yine de avantajlarını akılcı ve aktif bir diplomasiyle iyi kullanması durumunda Doğu Akdeniz’deki taşların yeniden dizilmesini rahatlıkla sağlayabilecek potansiyele de sahiptir. Bunun için henüz tüm fırsatlar fevt edilmiş değildir. Hatta geçirdiği ağır ekonomik krizin etkilerini hala yaşayan Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı da belirli konularda yanına çekmeyi başarması mümkündür. Bunlar mümkündür mümkün olmasına ama Erdoğan rejiminin idaresindeki bir Türkiye için muhtemel bile değildir. Umalım ki Doğu Akdeniz’de tüm fırsatlar kalıcı olarak heba edilmeden, Türkiye temennîleri kuvveden fiile çıkarma becerisi gösteren bir iktidarla tanışmış olsun.