Dünyanın her yerinden neden Almanya’ya geliyorlar?

Hamm Şehir Kütüphaneleri’nin her yıl düzenlediği “Kültürlerarası Hafta” çerçevesinde bir program düzenlendi. Kısa film, fotoğraflar, kişisel anlatımlar ve müziğin olduğu etkinliklerde Türkiye'den işçi göçünün 60. yılı kutlandı. “Gitmek ve Varmak-Hamm’a 60 Yıllık Göç” buluşmasında Almanya'ya farklı zamanlarda gelenler öykülerini anlattı.

MEHMET ARDA DURU 26 Ekim 2021 FOTOĞRAF

FOTOĞRAFLAR: SELAHATTİN SEVİ

Kısa film, fotoğraflar, kişisel anlatımlar ve müzik… Hepsi hafta sonu Heinrich-von-Kleist-Forum salonunda (VHS) Almanya’ya Türkiye’den işçi göçünün 60. yıl kutlaması programı içindi. “Gitmek ve Varmak-Hamm’a 60 Yıllık Göç” başlığını taşıyan program, Fuge (Çevre ve Adil Gelişim Forumu), IREV (Din ve Etik Enstitüsü) ile Demokrasi ve Tolerans Atölyesi (Werkstadt für Demokratie & Toleranz) isimli üç dernekten Marcos Da Costa Melo, Muhammet Mertek ve Jakob Schirmböck öncülüğünde gerçekleşti.

Hamm Şehir Kütüphaneleri’nin her yıl düzenlediği “Kültürlerarası Hafta” çerçevesindeki program ilgiyle karşılandı. Moderatörlüğünü Dr. Karl A. Faulenbach’ın yaptığı programda pedagog Muhammet Mertek ile hâkim Dilek Dzeik-Erdogan birer konuşma yaptılar.

TÜRKİYE’DEN GELENLER NASIL BİR ÇEVREDE YAŞIYOR?

Madenci olan babasının ölüm yıldönümü vesilesiyle yapılan belgesel filmi seyredildikten sonra söz alan Mertek, 60 yıllık Türk göçünü, diasporadaki Türk/Müslüman toplum yapısını ve genel sorunlarını Sinus araştırmalarından örneklerle değerlendirdi. Mertek, özetle, “Bu araştırmaya göre Almanya’da yaşayan Müslüman göçmenler ağırlıklı olarak dört çevrede (Milieu) yaşamaktadırlar. Sosyal ve kültürel olarak izole olan, geldikleri ülkenin erkek egemen ve dini geleneklerine bağlı “dini kökenli çevre” (%59), kendileri ve çocukları için maddi güvenliğe önem veren “işçi göçmen çevre” (%18), sosyal olarak alt sınıfta olan “müşkül çevre” (%35) ile genellikle keyif peşinde koşan, ana toplumun beklentilerini savsaklayan, eksik kimlik ve perspektife sahip uyumsuz gençlik çevresi olan “tüketim-haz çevresi” (%43). Yani Almanya’da bulunan Müslümanların çoğu bu dört çevreye aittirler.” şeklinde konuştu.

DEĞİŞİM BASKISI VE KENDİNİ KORUMA GÜDÜSÜ

Türkiye’den (1961 misafir işçi, 1980 askeri darbesi, 1992 Kürtlere baskı ve 2016 darbe teşebbüsü gibi) çeşitli vesilelerle gelen göçmenlerin Anadolu’daki bütün kültürel, etnik, dini veya farklı dünya görüşlerini Almanya’ya da taşıdıklarını kaydeden Mertek, “Yavaş ilerleyen bir süreç içinde aşiret kültüründen şehir kültürüne, işçi sınıfından orta sınıfa, gelenekselden moderne doğru bir gelişim gözlemlenmektedir. Burada “değişim baskısı” ile “kendini koruma arzusu” arasındaki bir gerilim ilişkisi anahtar rol oynamaktadır. Çünkü Türkiye kökenli insanlar “az değişim, ama fazla korumacı” bir tutum sergilemekte, böylece dini ve etnik kimliği ısrarla koruma gayreti göstermektedir.” dedi.

Kültürel karşılaşmanın aslında pozitif olduğunun altını çizen Mertek, “Fakat bu karşılaşma bir zihniyet iç dönüşümüne değil de kendi içine dönük gettolaşmaya yol açıyorsa ne olur? Kendini dış etkilere karşı kapatarak faydalı yeni tecrübeler kazanma ve bunları kendi hayat akışına katma becerisi gösteremez.” diyerek sözlerini şöyle sürdürdü: “Böyle kapalı çevrelerde dini ve milliyetçi popülist söylemler baskın hale gelir. Dolayısıyla yaşadıkları ülkelerde birçok güzelliklerden yeterince istifade edemezler. Buna bir de yaşadıkları bazı kötü tecrübeleri genelleştirme, Almanlar bizi sevmiyor/istemiyor gibi komplo efsanelerine inanma, sanat, kültür ve edebiyat alanlarında bir şey üretmeden, toplumun parçası olduğu bilinci geliştirmeden kabul görmek istemesi gibi nedenler problemi daha da derinleştirmektedir. Kendi davranışlarını sorgulama yerine başkalarını suçlama daha kolaydır. Peyami Safa “Suçlamak anlamaktan kolaydır. Anlarsan değişmen gerekir!” der. Problemlerin oluşmasında önemli bir faktör de Alman toplumundaki bazı yaklaşımlardır. Bilerek veya bilmeyerek “Sizin ülkenin insanları”, “Bayağı güzel Almanca konuşuyorsunuz” gibi “Sen yabancısın!”, “Sen bize ait değilsin!” gibi mesajlar içeren ifadeler yaygınca kullanılıyor. Bazen kullanmak gerekse de “Türk kökenli çocuklar” veya “göçmen çocukları” gibi ifadeler de karşı tarafta da “Alman kökenli çocuklar” düşüncesini çağrıştırıyor. Türk çocukları da buralarda yetişmelerine rağmen sanki problemler sadece Türk olmalarındaymış gibi lanse edilmesi ve Alman toplumundan kaynaklanan problemlerin ıskalanmasını doğuruyor. Dolayısıyla artık lastik gibi her tarafa çekilen entegrasyon kavramı yerine insanı “insan” olarak kabullenmek ve değer vermekten başka çare yok.”

‘İSİMDEN DOLAYI EV VE İŞ BULMA SORUNU BİLE YAŞANIYOR’

Dilek Dzeik-Erdogan ise daha çok konuşmasını genellikle kolektif bakış açısına sahip Türk toplumu ile bireysel bakış açısına sahip Alman toplumu üzerinde durdu. Bunların aslında birbirine zıt olmadığını, belki birbirlerini tamamladıklarını örneklerle anlattı. Özellikle isminden dolayı ev ve iş bulmada yaşanan ayrımcılıklardan bahsetti. İnsanın dini ve düşünce tercihlerine saygı duyma gibi her iki toplum kesimlerine düşen bazı görevler üzerinde durdu.

Daha sonra foto muhabiri ve gazeteci Selahattin Sevi tarafından çekilen Dilek Dzeik-Erdogan (hakim), Osman Bol (sanatçı), Yakup Yalcinkaya (sanatçı) ile Masoumah Hosseini (Afganistan), Muhammad Waqas (Pakistan) ve Oumar Diallo (Gine) isimli kişilerin kısa biyografileriyle birlikte sergilenen çalışmaları gezildi, öyküleriyle sunumu yapıldı.

MADENCİ BABANIN HÂKİM KIZI

Üç yıldır hâkim olarak çalışan Dilek Dzeik-Erdogan, aynı zamanda Sosyal Demokrat Parti’nin Hamm-Heessen başkanlığını da yürütüyor. Babası madenden emekli olan Dzeik-Erdogan, Türklerin yoğun olarak yaşadığı Heessen’de büyür. Ana okuluna başladığı üç yaşına kadar Türkçe konuşur. Sonra Almanca öğrenmeye başlar, İtalyan ve Rus kökenli gibi çocuklarla arkadaşlıklar kurar. Yüzde 40’ı göçmen olan ilkokula gider. Dördüncü sınıfta sınıf öğretmeni başka okulları tavsiye etse de babasının ısrarıyla Gymnasium’a yazılır. Hem bu okulu hem de daha sonra Münster Üniversitesi hukuk bölümünü başarıyla bitirir. 2018 yılından beri Arnsberg idari mahkemesinde hâkim olarak çalışıyor. Her iki ülkenin de vatanı olduğundan şüphe duymadığını belirten Dzeik-Erdogan Batı ve Doğu’nun aslında birbirlerini tamamladığının altını çiziyor.

MARANGOZLUK EĞİTİMİ ALDI, ÜNLÜ BİR SANATÇI OLDU

Ressam ve fotografçı Osman Bol’un sanatçı kişiliği ufakken başlar. Eskiden imkanlar sınırlı olduğundan resim tekniklerini bir kursa gitmeden kendi kendine geliştirir. Marangozluk meslek eğitimi alır. New York’a gidene kadar hayatından pek memnun değildir. Birçok galeri ve müze gezdikten sonra serbest sanatçı olmaya karar verir. Bu mega şehrin çok renkli olması onda bir tutkunluk oluşturur. 2000 yılında arkası dönük insan portresi serisini yapmaya başlar. 2011 yılında bir arkadaşının ölümü ve aileden birinin hastalığı onu derinden sarsar. Resim veya tablo yapmak onun için bir terapi olur. Osman Bol, Hamm’daki birçok bina duvarına yaptığı resimlerle, kendini arkası dönük olarak bir yere bakan şekilde gösterdiği tabloları ve New York’ta çektiği fotoğraflarıyla tanınmaktadır.

YAKUP YALÇINKAYA: DİNOZORLAR ONDAN SORULUR!

Yakup Yalçınkaya ise 1964 yılında Samsun’da doğmuş, 4 yaşındayken gelmiştir Almanya’ya. Sekiz kardeştirler. Sanata ilgisi ufak yaşlardayken başlar. Gençlik döneminde birçok sanatçıyla dostluk kurar. Onlardan çok şey kapar. İlk resmini Almanya’nın o dönemler kullandığı milli parası ile 15 marka satar. Odundan figürler ile çizgi roman türü çalışmalar yapar. 19 yaşındayken bir yayınevinde ilk resmi basılır. Daha sonra büyük dinozorlar yaparak ses getiren projelere imza atar. Bunlardan biri Hannover’de bir müzede sergilenmektedir. Yaptığı dünyanın en büyük dinozoru ise Arjantin’de sergileniyor. Aynı zamanda Hamm’daki Gençler Sanat Okulu’nda kabiliyetli çocuklara sanat kursu vermektedir. Hamm’daki bir müzede Dinozor Parkı kurma hayalini gerçekleştirmek için çalışmalarda bulunmaktadır.

PAKİSTAN’DA DOĞDU, ALMANYALI OLDU

Muhammad Waqas, 2000 yılında Pakistan’da doğdu. Yedi yaşından 2015 yılında Almanya’ya göçmen olarak geleceği ana kadar futbol topu dikerek para kazanmaya çalışır. Okula gitme imkânı pek bulamaz ve ülkesini terk etme kararı verir. Tek başına yollara düşer. Çoğunu yürüyerek 11 ay süren uzun yolculuktan sonra 2016 yazında Almanya’ya gelir. Macaristan ve Makedonya’da kaldığı yerlerde şiddete maruz kalır. 2017 yılında bir bakıcı Alman ailede kalmaya başlar. Tedavi görür. Almanca öğrenir, okula başlar, Temmuz 2021’de eğitici olarak mesleğini bitirir. Şu an bir yaşlılar yurdunda maaşlı çalışmaktadır.

TALİBAN’DAN KAÇTI, ALMANYA’YA SIĞINDI

Masoumeh Hossaini, 16 kişilik ailesi ve yakın akrabalarıyla Taliban zulmünden kaçarak Almanya’ya gelir. İran ve Türkiye üzerinden üç aydan fazla bir sürede macera dolu bir kaçış yaşarlar. (Hossaini ailesinin öyküsü için tıklayınız.)


 

‘HAMM BENİM İKİNCİ VATANIM’

Oumar Diallo, ülkesi Gine’den ayrılarak Fas üzerinden 6 yıl önce Almanya’ya geldi. Almanca öğrendi, bir meslek okuluna giderek 2018’de bitirdi. 2019’dan beri Hamm’da belediye işinde çalışmaktadır. “Hamm benim ikinci vatanım” diyor. Bu arada kendini çok iyi hissettiğini söylemekle birlikte hanımıyla bir çocuğunu ülkesi Gine’den çıkarıp buraya getirmeye çalışıyor.