Türkiye AKP’den nasıl kurtulur?

Türkiye’yi, AKP ve onun görünen ve görünmeyen ortaklarından kurtarmak yine hükümete düşüyor. Nasıl mı?

ALİN OZİNİAN 15 Temmuz 2021 YAZARLAR

Türkiye siyaseti, yazın rehavetine kapılmıyor, hız kesmeden akıl dışı yolunda ilerlemeye devam ediyor. Yargı çalışmıyor, yoksullaşma derinleştikçe derinleşiyor. Doğa tahribatı denizle, gölle, ormanla bitmiyor, flamingoların katline kadar ulaştı. İnsan hakları ihlalleri sınır tanımıyor, mecazi anlamda değil, sınır dışında da insan hakları ihlalleri konusu ile ününe ün katıyor AKP. Dış politikadaki maceraperest çizgide hiç akıllanma, kar-zarar hesabı yok, tam yol ileri devam ediliyor…

Organize suç örgütü lideri Sedat Peker’in sosyal medya üzerinden ortaya attığı iddialar, mevcut siyasi iktidarın, görünen ve görünmeyen yüzünün, bürokrasiyi, yargıyı ve medyayı da bünyesine dahil ederek bir suç ağının merkezi haline geldiğini ve bu yapıyı yönettiğini — hatta artık yönetemediğini–, görmeyi ısrarla reddedenlerin bile gözüne sokuyor.

Bu öyle bir suç şebekesi ki, sadece yurt içinde değil, yurt dışında da yasadışı birçok faaliyet yürütüyor. Kara para aklama, yaptırım delme, silah ve narkotik ticareti ile de sınırlı değil bu faaliyetler; AB sınırları içinde infaz timi kuracak, infaz listesi yayınlayacak kadar “kendine güvenen” bir suç şebekesi bu.

Hukuku hiçe sayan, ondan korkmayan bir grup tarafından yönetiliyor ülke. Haklarında ortaya atılan hiçbir iddiaya yanıt verme gereği duymuyorlar, neden duysunlar ki? Muhalefet ayıp olmasın diye birkaç laf ediyor, yargı ise hesap soramayacak durumda.

Kurumlar çalışmaz durumda, genel bir felç oluş bu. Peker’in açıklamaları “kırmızı çizgiye” yaklaştıkça, muhalif olduğunu söyleyen basın bile “anlaşılır nedenler” ile konunun üstüne gitmek istemiyor. Muhalefet, farkında olarak ya da olmayarak, adı konulamayan bir uzlaşı halinde AKP ile. “Ölçülü, akılcı, sakin ve oyuna gelmeyen” bir ana muhalefet çizgisinde durduğunu sanıyor, oysa iradesiz, korkak ve sinir bozucu şekilde uyum sağlayan bir tavır içinde.

Güya ülkeyi, vatandaşı hatta dini ve ümmeti herkesten çok seven iktidar ve paydaşları ise
her türlü yolsuzluğun, her türlü hırsızlığın, her türlü maddi ve manevi gaspın merkezindeler. O “merkezi” terketmemeye yemin etmişler sanki.

Konuşanı yok etmek en büyük siyasetleri. Konuşmalardan tedirgin oluyorlar. Konuşanı ne pahasına olursa olsun susturmak dışında şansları da yok aslında, suçları sadece hükümeti kaybetmelerine değil, yargılanmalarına sebep olacak. Bunu biliyor ve gitmemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Hepsi. Ve onlara bulaşan herkes.

Parlamento uzun süredir işlevini yerine getiremiyor. “Milli muhalefet”, iktidarın oyununu bozabilecek adımlar atmaktan aciz. Hal böyle olunca, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ile yönetilen ülkede, “yönetenler” tanıdık fakat son günlerde hızlanan manevralar ve provokasyonlar ile ömürlerini uzatmaya çalışıyor.

Önünde sonunda bu hükümetin ve çevresindeki rant avcılarının gideceğini biliyoruz ama bu gidiş ne zaman, nasıl olacak bilinmezliğini koruyor. Muhalefet sadece durum tespiti yapıyor, Türkiye’nin geleceğine yön verecek asli konu olan Kürtler konusunda ise, hala hükümetten bile daha kötü bir duruş sergiliyor. Muhalefetin milliliği, AKP’yi gönderme pahasına bile bazı konularda tavrını değiştirmesine engel oluyor.

HDP dışında kalan tüm muhalefetin, AKP ile karşılaştırınca tutuk, ezber ve “sağ seçmeni üzmeyecek siyasetleri” ile AKP’nin gidişini hazırlaması mümkün değil. Diğer yandan, Erdoğan’ın yaşadığı oy kaybı ile Kürt kartını tekrar masaya koyması, olup bitenden gayet iyi haberdar olduğunun en büyük işareti. Meclis’in ikinci büyük muhalefet grubunu oluşturan HDP hakkında kapatma davası iddianamesinin partiye gönderildiği gün Kürtlere “selam vermek” ciddiye alınmayacak bir tutum ama bu, Erdoğan’ın hamlesi tamamen başarısızlık ile sonuçlanır demek de değil.

Kurduğu ittifakları işi bitince çiğnenmiş sakız gibi atıp, bununla yetinmeyen – bir de onlara savaş açan – Erdoğan ikinci bir şansı denemek istiyor. AKP dışında kalan siyasi güçlerin, geçmişten gelen ve bugün hiçbir sapmaya uğramayan, tabir yerinde ise yeminli Kürt karşıtlığı ve bu düşmanlığın muhatabında yarattığı hayal kırıklığı, zor bir anda AKP ve Kürtleri yine yan yana getirebilir.

HDP’yi kapatma davası bir yana HDP il binalarına yapılan saldırılar, atılan adımları daha da karmaşık hale getiriyor. Belli ki içerisi çatırdıyor. Devleti ele geçirenler, görünen ya da görünmeyenler, herhangi bir seçimde kaybedip siyasi hayatlarına muhalif olarak devam edebilecek temizlikte ya da yeni gelen hükümeti de yanlarına çekebilecek kudrette değiller. Bu yüzden gitmemeleri gerekli.

Peker, devleti ele geçiren mafya çetelerinin halkı nasıl silahlandırdığını açıklıyor. Süleyman Soylu hedef alınarak yapılan bu açıklama, Soylu’nun AKP Gençlik Kollarına kayıt dışı silahları nasıl dağıttığını anlatıyor, lakin bu bile Erdoğan’ın Soylu ile yollarını ayırmasına sebep olamıyor. Bu bize halka karşı okyanusa dönen hesap verilmezliğin, sorumsuzluğun, ahlaksızlığın yanı sıra, derin mutabakat çatırdasa bile, birbirine sonuna kadar tutunacaklarını gösteriyor.

10 binlerce silahın kaybolduğu ve kayıt dışı silahlarla AKP ve MHP’ye bağlı militanların silahlandırıldığı, resmi devlet güçleri yanında, paramiliter bir güç oluşturulduğu artık net.

Peker’in verdiği bilgiler güvenilir mi? Büyük ihtimalle. En azından araştırılmayı hak ediyor. Hatırlayanlar olacaktır, bu kayıp silah konusu daha önce muhalif basının da gündemindeydi hatta CHP Milletvekili Gamze Taşçıer de 15 Temmuz’da kaybolan silahların akıbetiyle ilgili Süleyman Soylu’ya bir soru önergesi vermiş ancak sorularına cevap alamamıştı.

Şu ana kadar Peker önemli şeyler iddia etti ancak son olarak özetle söylediği şu: Devlete çökenler tekrar iktidara gelemeyeceklerini biliyorlar ve bunun için de iktidarda kalmanın hazırlığını yapıyorlar.

Peker’in son paylaşımında kurduğu, “Seçimi kaybettiğinizde tıpış tıpış gideceksiniz. Daha önce söylediğim şeyi bir daha söylüyorum: Allah değilsiniz, devlet değilsiniz. Seçimi kazandığınız için ülkeyi yöneten bir hükümetsiniz. Daha önceki birçok hükümet gibi sizler gelirsiniz sonra da gidersiniz.” cümlelerindeki hükümetler üstü “derin devlet ağzı” kendini hissettiriyor.

HDP’ye kapatma davası, il binalarına yapılan saldırılar ile Kürtler ve HDP seçmeni üzerinde baskı yaratılırken, toplumun diğer farklı kesimlerinin de tahammülünü azaltma, onları ayaklandırarak çatışmaların yaşanmasına zemin hazırlama durumu kendini her gün daha fazla hissettiriyor.

Kadıköy’deki Ermeni kilisesinin kapısının üzerine çıkıp dans edilmesi de böyle okunabilir. Şehir dışından özel bir organizasyonla geldikleri anlaşılan ekipten birkaç “içkili” kişinin yaptığını “Hristiyanlığa saygısızlık” olarak görürsek, fotoğrafın büyük kısmını kaçırmış oluruz.

Kilise duvarında dans ettikleri için gözaltına alınan üç kişi, ikisi adli kontrol şartıyla olmak üzere, serbest bırakıldı. Fakat hükümet düşük dozda da olsa “İçenler huzurumuzu bozuyor” mesajını zerk etti. Bu ileride rahat içki içilen az semtten biri olan Kadıköy’de durumun değişebileceğinin, yeni bir içki kısıtlaması gelebileceğinin işareti de olabilir.

Bu ve benzeri konularda oluşacak tepkiler ve mitingler, Peker’in de hatırlattığı “Paramiliter” güçlerin gerekirse ne için kullanılacağını anlamlandırıyor. Boğaziçililer, feministler, LGBTİ+ aktivistleri gibi grupların durmadan yeni hedefler haline getirilmesi, şeytanlaştırılması, bu konular üzerinden gündemi domine etme, yeni “iç savaş cepheleri” arayışının örneklerinden.

AKP ve MHP’nin zaman zaman dillendirdiği “Cumhur ittifakı olmaz ise ülkede kıyamet kopar.’’ çıkışları da cabası.

Diğer yandan, halkın büyük çoğunluğunun ne yazık ki siyasetten ümidi kesmesi gerçekçi olmasıyla ilgili. Türkiye’yi her alanda uçuruma sürükleyen AKP-MHP hükümetinin alternatifi, muhalefetin 5-6 yıllık tepkisizliği hatta yer yer yandaşlığı ile oluşan “siyasi” ortamda yok. Muhalefet kendi için radikal olarak adlandırdığı adımları atmaz ve Kürtler ile gerçekçi bir blok oluşturmaz ise, hükümetin kendi içinde parçalanması dışında AKP’den kurtulmanın bir yolu gözükmüyor. Kaldı ki, Erdoğan son günlerde bu düşük riski de muhalefetin elinden almaya çalışarak, yukarıda bahsettiğim yeni denemeleri yapıyor.

Kısaca, Türkiye’yi, “AKP ve onun görünen ve görünmeyen ortaklarından” kurtarmak yine “AKP ve onun görünen ve görünmeyen ortaklarına” düşüyor. Gerçek muhalifleri susturulan, milli muhalifleri adım atamayan Türkiye’nin kaderini, yöneten ortakların iç anlaşmazlıkları, rantı paylaşamayan siyasi aktörler ve dış siyasetteki hatalar belirleyecek. Ne yazık ki!