Travmadan sonra

Mağduriyet övünülecek bir şey değildir. Başa geleni vakurca karşılamak övgüye değer olabilir.

CAN BAHADIR YÜCE 11 Ocak 2022 GÖRÜŞ

Bir roman okurken ya da ekran karşısında sık sık “yine mi?” diye içimden geçiriyorum: Neredeyse travmaya uğramamış kahraman yok. Çoğu kurmaca karakterin hikâyesi bir felakete düğümleniyor. Dexter Morgan karanlık geçmişine dönüyor, Susan Edwards hoş olmayan çocukluk anılarına gömülüyor, Kestane Adam’lı yılları Rosa Hartung’un peşini bırakmıyor… İyimser Ted Lasso’nun bile küçükken travma geçirdiğini öğreniyoruz.

Bu travma bolluğu beni epeydir rahatsız ediyor. Sorun, travmanın bir pop kültür formülüne dönüşmesi mi? Kahramanın mahremiyetini çiğneme tedirginliği mi? Başkasının acısını suistimal etme duygusu mu? Geçenlerde Parul Sehgal da New Yorker’da aynı soruya uzanıyordu: Gerçekten travma hikâyelerindeki tuhaflık ne? 

Travma bedenin ya da ruhun (felaketten yaralı çıkanın sadece beden olmadığını Freud söylemişti) dıştan aldığı bir darbeyle yaralanması diye tanımlanıyor. “Çok fazla, çok hızlı, çok çabuk” olarak algıladığımız her darbe travmaya yol açabilir.

Yakın döneme kadar travma gözde bir konu değildi. Örneğin, 19. yüzyıl romanlarında karanlık geçmişiyle yüzleşerek dönüşen karakterler azdır (o ‘travma’ da çok kez bir karşılıksız aşktır). Kahramana bir ‘karanlık geçmiş’ ya da bastırılmış travma yakıştırmak modern kurmacanın icadıydı. Zamanla travma bir anlatı formülüne dönüştü.

Travma kuramı 1990’larda kültürel çalışmaların da konusu oldu. Felaket geçirmiş bir belleğin parçalanışı, zihnin tıkanışı akademisyenlerin ilgisini çekmişti. Yavaş yavaş travma anlatısı popüler kültürde ana akıma gelip yerleşti. Kurban ya da mağdur kavramlarına takıntılı çağımızda travma geçirmiş olmak bir pasaporta dönüştü, diyor Sehgal: Bir tür cesaret madalyası, konum meşrulaştırma aracı, eylemlerimizi mazur gösteren bir nişan. (Bilinen örnek: Holokost ve İsrail.)

Mağduriyet övünülecek bir şey değildir. (Başa geleni vakurca karşılamak övgüye değer olabilir.) Acı geçse bile izi kalır. Sehgal da soruyor: Böyleyken, mağduriyete bunca değer atfedilmesi doğru mu?

Travma anlatısı bütün bir yaşamı tek deneyime indirger. Romanda ya da filmde kullanışlı olan bu klişe gerçek hayatta kişiyi çıkmaza sokabilir. Her şeyi travma üzerinden kurgulamak (sıradanlaştığı için) hikâyeyi zayıflattığı gibi insan hayatını da tüketebilir. Doğan Ertuğrul’un nefis söyleşisinde Daniele Giglioli de mağduriyetin özünde bir “değer” olmadığını hatırlatıyordu. Mağduriyet kısır döngüsünden çıkmak için eyleme geçmeyi öneren Giglioli ilginç bir şey söylüyordu: Mağdur figürü tarihsel kahramanın yerini aldı.

Her şeyi bir travmaya bağlamanın basitleştirici olması travmalar unutulsun, bastırılsın anlamına gelmiyor. Tanıklık önemli: Elie Wiesel, Antik Yunan’da tragedyanın doğuşu gibi çağımızda da felakete tanıklığın bir yazı türü olarak ortaya çıktığını söylemişti. Primo Levi’nin tanıklığı olmasa Holokost’un karanlığını daha az tanıyacaktık. Gelgelelim, tanıklık anlatıları travmayı bir ahlaki üstünlük kurma mekanizmasına da dönüştürdü. 

Yaşanmış travma, kişiliği tamamen örtüyorsa yanlış bir şey var demektir. İnsan sadece travmasıyla tanımlanamaz—“Holokost’tan kurtulan İtalyan yazar” diye anılmaya önce Levi itiraz ederdi.

Sadece travmayla tanımlamak kişiyi tek boyutlu göstermektir, yaşam ağacının dallarını budamaktır. Acının söylenmeden kalmış taraflarını saygıyla düşünmekten bizi mahrum bırakır. 

“Susanlara hiçbir şey sormayınız” dizesindeki inceliği kaç kişi anlıyor bugün?

Travma anlatısı açıklamaya çalışırken aslında mağdurun kimliğini tek olaya indirger. Haksızlıktır.

Hem sanatta, hem hayatta.