Tekrar eden metinler, susmak bilmeyen liderler…

Zât-ı şahaneleri hem memleket hem dünya işlerine çekidüzen versin, yetinmesin Ay'a merdiven dayasın, onca işin gücün arasında da konuşma metinlerini mi takip etsin? Vay haddini bilmez ben vay!

MEHMET ŞAHİN 21 Şubat 2021 YORUM

‘Neydi be bizim zamanımız!’ yazıları yazacak yaşta ve yetkinlikte olmasa da bu satırları kaleme alan, hâlâ ‘yakın geçmiş’ sayılabilecek bazı tecrübelerini bugüne dair söylenecek sözlere kapı aralamak için bahse mevzu edebilir.

Prodüktör, Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’ndaki tanımı gereği, bir yapımın teklif aşamasından yayınına kadar maddi, hukuki, teknik ve estetik yönlerden sorumluluğunu üstlenendir. Organizasyon yeteneği opsiyonel değil, standarttır. Değilse bile gelişime açık olmalıdır yapımcı adayımız. Kuruluşunda model aldığı Batı radyolarındaki uygulamadan hareketle radyo yapımcılarında eli kalem tutar olma şartı da aranırdı. Fiilin geçmiş zaman kipinde kullanılması doğrudan bir siyasi eleştiri olarak algılanırsa, “Siz yazmayı nereden biliyordunuz be! Hamdolsun, alfabeyi de biz getirdik!” gibi bir cevaba yol açabileceğinden hemen izaha geçelim…

Henüz siyasi idarenin koalisyon eliyle yürütüldüğü, yani istikrar arayışının memleketi ‘parti devlet’ sularına sürüklemediği yıllarda TRT yapımcısı olarak göreve başlamadan evvel esaslı bir eğitime alındığımızı belirtelim ki, ‘sızma’mızda mevcut iktidarın payı olmadığı anlaşılsın. ÖSYM sınavıyla başlayan o taallüm sürecinde program hazırlamanın esaslı gereklerinden biri olarak metin yazma bahsi hayli geniş yer tuttu. Televizyon yapımcılığında ‘metin yazarlığı’ bir gider kalemi olarak gayet normal karşılanırken radyo prodüktörleri o eğitimin de tesiriyle meseleyi bir mesleki rükün telakkisine çekmişti bile. Bizim kuşaktan sonraki yapımcı alımında bu konunun pek de önemsenmediğini gördük. ‘Aman efendim bütün bir kurum geleneğini yerle bir ediyorlar!’ feveranı pek naif bir tepki olurdu, zira memleket idaresindeki zihniyet dönemsel düşmanı bürokrasiyle mücadele esnasında yetenek temelli seçimler yapılması gereken birtakım kadroları da fethedilecek topraklar listesinde tutuyordu. Ne vardı ki, öğrenilirdi!

Neyse, her vesile siyasi eleştiri geliştirecek kadar derinliği yitirmeden yazmanın bir sanat ve ameliye olarak ayrımına geçelim. Reklamdan senaryoya, sunumdan içerik üretmeye kalem marifetiyle rızık temininde bulunanlar mutlaka bir Orhan Pamuk lüksüne sahip olmak ister. Yani, yaşamak için yazmak zorunda olmama; yaşamı yazarak anlamlandırma imkânı… Bunun daha sanatsal bir üretimi netice vereceği teziyse, pek çok klasik eserin güçlüklerle dolu hikâyesiyle geçerliliğini yitirir. Keza antitezi, geçim kapısı ancak yazıyla açık kalanların başarılı olamayacağını savunmak da doğrulanabilir değil. Jack London’ın ‘Martin Eden’ı büyük yazarlık düşlerini besleyedursun, varsıl ya da yoksul olmanın yazıdaki başarı için ne ifade ettiğini, tek tek kalem sahiplerinin hikâyelerinde aramak gerek. Yazı bahsinde bilhassa kaçınmak gerek genellemeden.

Edebiyatın derinliğinde nefes yetiremeyeceği muhakkak olan bendeniz hemen kendimi aktüalitenin sığ sularına atayım… Bunları düşünmeme vesile olan, birkaç yıl arayla iki siyasi tarafından yapılan aynı konuşma. Kendine yeni ıstıraplar bulma kabiliyeti hassasiyetle doğru orantılıdır. ‘Tek Lider’e, kendisinden evvel başkasının okuduğu bir metni tekrar ettirme gaflet hatta hıyanetinde bulunulmuş olduğunu öğrendiğimde bu ‘Kutlu dava’nın önde gelenlerinden çok, o satırları yazan kurban adayıyla empati kurmamı modern psikoloji ‘algıda seçicilik’ diye tarif ediyor. Acaba, yanlışlıkla eski bir metin mi konulmuştu Reis’in sihirli hitabet kutusuna, yoksa bizim acar metin yazarı yoğunluktan ve yorgunluktan dolayı kişisel arşivini kendi hizmetine mi açmıştı? Tamam bir Mehmet Âkif değilim ama, ben de ‘Yesinler birbirlerini!’ deyip geçemem, aldırırım; metin yazarının çiğnenmiş hakkı varsa yerde koymam, kaldırırım.

Adımız muhalif defterine kaydolunduğundan beri tarafgir bir yaklaşımla at gözlüğü takmadığımızı, hakikatin görebildiğimiz cihetini ifadeye çalıştığımızı söylemek iktiza ediyor zaman zaman. Şimdi de öyle bir vakitteyiz. Baba oğulun kutsanmayacak telefon konuşmaları varken, Mülk-i Acem’de doğup Dersaadet’te yerli ve milli olan bir iş insanının kurduğu çark ortada dururken, bu mevzuda ‘skandal’ ifadesini kullanmak, kelimenin kendisini de üzer. Bu, basit bir iş kazasıdır. Sebebini de söyleyeceğim ama, önce güvenli bir yer bulayım kendime.

Önce son harf bükücü ve son başbakanın insanüstü bir gayretle okuyabildiği metnin dört sene sonra sözcüklerin efendisi, hitabetin kralı ve dahi memleketin Reis’inin önüne hem de ısıtılmadan konulmuş bir yemek gibi servis edilmesinin asıl sorumlusu kim dersiniz? Metin yazarı mı, onunla ‘Beyefendi’ arasında köprü olan, nispeten afili unvanlar taşıyanlar mı, yoksa… Evet, yoksa? Konuşmacının kendisi mi?! Yok artık, adam… ‘Adam’ mı?! Bu ne laubalilik? Zât-ı şahaneleri hem memleket hem dünya işlerine çeki düzen versin, yetinmesin aya merdiven dayasın, onca işin gücün arasında da konuşma metinlerini mi takip etsin? Vay haddini bilmez ben vay!

Bu işin kaçınılmaz yönüdür, yazılacak konuyu duyduğunuz andan itibaren zihninizde üretim başlar. Kalemi elinize alana kadar belli bir kıvama gelmiştir bile yazı. Hele de geçim kaynağınızın az ötesine yerleştirmişseniz yazıyı kıvrandığınız zamanlar olur, daha muhatabına sunmadan defalarca elden geçirirsiniz, sizi tatmin etmeden dosyaya girmemelidir. Her ne kadar Reis-i Cumhur’un konuşmaları için mevcut yapay zeka teknolojisi yeterli olsa da, metin yazarı dediğiniz bir insandır nihayet; hata yapar, bunalır, yorulur, kaytarmak ister. Bazen eski metinlerden istifade eder. Gençlere naçizane bir hediyem; yazmadan önce okumak, ummadığınız ilham pencereleri açar. Bu olay özelinde ihtimallerden biri de, metin yazarının kişisel sorunlarından dolayı yazmayıp yazamayıp eski metni olduğu gibi vermesidir. Küçük dokunuşlarla yazıya yeni bir hüviyet kazandırmak mümkünken bunu dahi yapmamış, yapamamış olması da bıkkınlık alameti olabilir.

İşinizde iyi olsanız da, kapasitenizi sürekli zorlamak zorunda kalmanız üretim kalitenizi mutlaka olumsuz yönde etkiler. Hiddet-i âlinizle ‘Sadece bir metin yazarı mı var sanırsın bre gafil?!’ diye ünleyebilirsiniz ‘Payitaht’ setinden. Bendeniz de o zaman yüksek müsaadenizle, hırsızın hiç mi suçu yok?’ derim. Hayır hayır, metinleri karıştırmadım, okuduğunuz ve anladığınız gibi… Teknolojinin sunduğu imkan standart bir üretim kalitesi sağlayabiliyor. Ancak sektörün ‘kreatif’ dediği başlıkta aynı çizgiyi tutturmak, üretim fabrikasyon olmadığı için mümkün değil. Dolayısıyla talep yükseldikçe arzın sayısal yeterliliği korunsa da, beklenen nitelik sağlanamayabilir. Eğer Sahib-i Devlet konuşma iştahını kontrol edebilirse, kendisine sunulan metinlerin düzeyi yukarıda tutulabilir. Hani kendisine ender görülen bir aşkla bağlı bulunanların iddia ettiği bir hitabet başarısı var ya, o da adil olduğu savı gibi bir efsaneden ibaret. Yerim dar olmasa, hemen buracıkta ispata girişirdim ama; müjde vermek için ‘Beni izleyin anacığım.’ şirinliğinde bulunanları emsal göstererek biz de bu hususta yazılarımızın takibinde fayda var diyelim.

Hülasa, her az olan kıymetli değilse de, sözün kıymetli olabilmesi iktisatlı kullanılmasına bağlıdır. Her çeşme başında türkü söyleyenin gün aşmadan köye varamayacağı misal, bunca tekellüm de pek yol yürünmediğinin nişanesidir. Tek kurşun söz olunca tüfek mi dayanır o kadar atmaya! Kıymayın metin yazarına…

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram