Taliban’ın ‘zaferlerine’ sevinmek

"Tanrıyı hoşnut etmek için insanları öldürüyorum, çünkü şerî hukuku uyguluyorum ya da şeriatın uygulanacağı bir devlet kurmak istiyorum" demek dinin indiriliş gayesine ve hukukun var oluş amacına aykırıdır. Bugün şeklen şerî ahkamın uygulanmasına değil zulmü engelleyecek bir hukuk anlayışına ihtiyaç var.

AYHAN TEKİNEŞ 22 Ağustos 2021 GÖRÜŞ

Geçtiğimiz günlerde bir İslam hukukçusu Afganistan’da yönetimi ele geçiren Taliban hakkında “heyecanla takip ediyoruz, zaferlerine seviniyoruz” ifadesini kullandı. Aslında bu yaklaşımın altında, Taliban’ın İslam hukukunu uygulayacağı vaadine destek yatmaktadır. Aynı gerekçeyle İran İslam devriminden sonra da İslam hukukunu uyguluyorlar, diye yeni kurulan rejim, onca insan hakkı ihlallerine rağmen alkışlanmıştı. Peki bir hukuk sisteminin şeklen uygulanması o hukukun meşruiyeti açısından yeterli midir? Daha açık ifade etmek gerekirse şeriatı yani İslam hukuk kurallarını uygulamak mıdır esas amaç yoksa hukukun temel gayesi olan adaleti gerçekleştirmek midir?

Bugün İran ve Afganistan’da ulema sınıfının hâkimiyetini kurmak ve korumak için korku ve terörle insanlar sindirilmiş, muhaliflerin can güvenlikleri ortadan kalkmıştır. Farklı düşünenlere yaşam hakkının tanınmadığı rejimlerin yalnızca şeriat uygulanacak diye desteklenmesi, çocukça bir romantizm olarak algılanabilirdi, lakin bu anlayışın yıkıcı ve tahrip edici etkileri her geçen gün İslam ülkelerini yaşanmaz hale getirmekte ve despot rejimleri tahkim etmektedir. Hatta bundan dolayı bazı insanlar ister istemez şeriat ya da din ayrımına geldiklerini ifade etmektedir. İran ya da Afganistan’da İslam hukuku adına yapılan uygulamaları savunmak mümkün olmadığından dolayı bazıları hiç olmazsa dinimizi kurtarmak için dinin hukuki boyutundan tamamen vazgeçelim görüşünü dile getirmektedir.

Hukuk insanlar arasındaki ilişkileri düzenler. Ahlaktan farklı olarak hukuki normların yaptırım gücü olmalıdır. Hukuk yaptırım gücünü devlet otoritesinden almaktadır. İnsan davranışları ile alakalı normları ihtiva ettiğinden dolayı hukukun insan merkezli olması tabiidir. Ancak tarihte daha ziyade hukuk sistemlerinin bir hanedan, belirli bir sınıf ya da tek bir kişinin menfaatlerini koruma merkezli düzenlendiği görülmektedir. Buna bağlı olarak da devleti kontrol eden güç ya da sınıf, hukukun yaptırım gücünü kendi çıkarları için kullanabilmektedir. Bütün hukuk sistemleri için geçerli olan bu kural şeriatı tatbik ettiğini iddia eden ülkeler için de geçerlidir. Yani gerçekte hukuk bir sınıfın -modern demokrasilerde bürokrat sınıfının şerî hukukun uygulandığı ülkelerde de buna ilave olarak ulema sınıfının- kontrol ve etkisine açıktır. Denetlenebilir, özgür ve insan merkezli hukuk anlayışı ile ancak hukukun bir grup ya da sınıf tarafından istismarının önüne geçilebilir.

Batı’da hümanist değerlerin yükselişi ile birlikte insan merkezli hukuk anlayışları da gelişmeye başlamıştır. Hümanist hukuk anlayışı Aydınlanma’nın da etkisiyle kaynağı insan ve toplum olan, akıl ve tecrübeye dayalı hukuk anlamını ifade eder. Başlangıçta din kaynaklı hukuk sistemlerinden ayırmak için kaynak dikkate alınarak şekilsel bir tasnif yapılmıştır. Halbuki hukukta esas olan hukukun gayesidir. Din kaynaklı bir hukuk sistemi, insanı merkeze alabileceği gibi bazı seküler hukuk sistemleri, faşist ve despot rejimlerde örnekleri görüleceği üzere, bireye düşman ve demokratik ideallere karşıt olabilir. Esas olan hukuk uygulayıcılarının insani değerlere yaklaşımı ve hukuk için gerekli özgür ortamın mevcudiyetidir.

Özellikle ikinci dünya savaşından sonra uluslararası hukukun insan merkezli yorumu evrensel insan hakları anlayışının ortaya çıkmasını ve kurumsallaşmasını sağlamıştır. Ayrıca temel insan hakları çerçevesinde insana ilişkin diğer bütün hakların temeli olan yaşam hakkının savaş ve terör gibi durumlarda korunması amacıyla ‘’İnsancıl Hukuk’’ (Humanitarian Law) kavramı ortaya çıkmıştır. İnsancıl Hukuk’u yalnızca savaş durumlarında insanların can güvenliğini sağlayan uluslararası hukuk uygulamaları olarak, değil aynı zamanda hukukun temel gayesi olan insanın doğuştan sahip olduğu temel hakları merkeze alan hukuk anlayışı olarak algılamak daha isabetli görünmektedir.

Temel kaynağı vahiy olan İslam hukuku da gayesi itibarıyla bakıldığında insan merkezli bir hukuktur. İslam hukukunun temel gayeleri (Makâsıdu’ş-şeri’a) içinde, yaşam hakkının korunması öncelikli gayelerden birisi olarak nitelendirilmiştir. 18. yüzyılın öncü alimlerinden Şah Veliyyullah ed-Dihlevî, Kur’an ayetlerinin indiriliş gayesinin ahlak, inanç ve davranış düzeyinde insan ve insan davranışları olduğunu söyler. Ona göre hukuki düzenlemeleri bildiren ayetler insanlar arasında yaygınlaşan problemlerin çözümü (mezâlim) ve zararlı davranışların ıslahı için indirilmiştir (el-Fevzu’l-kebîr) Bediüzzaman da ahkam ayetlerinin temel gayesinin insanlar arasında adaleti tesis etmek olduğunu belirtir.

İnsanlar arasındaki haksızlıkları önleme ve adaletin tesisi İslam hukukunda soyut amaçlar olarak kalmamış, hukuk normlarını belirlemede temel ilkeleri inceleyen hukuk metodolojisinde de usûl prensiplerine dönüşmüştür. Mesela İslam hukukunda insanlar arasındaki problemlerin çözümü ve zararlı davranışların engellenmesi hukuk metodolojisinin temel ilkelerinden kabul edilmiştir. Öte yandan adalet ilkesi de maslahatların korunması, istishab ve istihsan gibi İslam hukuk metodolojisinin birçok prensibinin temeli olmuştur.

İslam hukukunun temel gayesi insanlar arasında adaletin tesisi ve zulümlerin engellenmesidir. Hukuki normların uygulanması bu gayeyi tahakkuk ettirmek içindir. Hukukun öncelikli amacı adaleti temin etmek yoluyla insanları mutlu etmektir. Allah’ın hoşnutluğunu ve sevgisini kazanmak için ise ibadet ve güzel ahlak emredilmiştir. “Tanrıyı hoşnut etmek için insanları öldürüyorum, zulüm ediyorum, işkence ediyorum; çünkü şerî hukuku uyguluyorum ya da şeriatın uygulanacağı bir devlet kurmak istiyorum” şeklinde bir anlayış dinin indiriliş gayesine ve hukukun var oluş amacına aykırıdır.


Bu haberler de ilginizi çekebilir:

 

O halde bugün şeklen şerî ahkamın uygulanmasına değil, adalet amacını gerçekleştirecek ve zulmü engelleyecek bir hukuk anlayışıdır ihtiyaç duyduğumuz. İnsanı merkeze alan, yalnızca çoğunluğun değil herkesin mutluluğunu hedefleyen; başkalarının üzerinde hakimiyet kurmaya değil, hizmet sunmaya odaklı bir hukuk anlayışı. Bu anlamda herhalde ‘izafi adalet’ kavramını da çoğulculuk perspektifinden yeniden yorumlamalıyız.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram