“Susma” utancı gizleyemiyor

Türkiye'de de Spotlight filminde olduğu gibi dini kurumların, toplumun, avukatların ve gazetecilerin bildiği, adeta kolektif bir suç hâline gelen pedofili gerçeği, titizlikle örtbas ediliyor. Skandalları basının ve hukukun gücünü arkasına alan gazeteciler aydınlatabilir...

KRONOS   01 Ağustos 2020 YAŞAM

Çocuk istismarı, tüm dünyada insanlığın utanç tablosu olarak karşımıza duruyor. Mağdurlar ve aileleri anlatmaktan ‘utandığı’ bu hassas ve önemli meselenin çoğu zaman örtbas edilmesine ses çıkaramıyor. Ailelerin bilinçsizliği, psikolojik anlamda problemli bireylerin oluşumuna sebep oluyor.

Tom McCarthy’nin yönettiği 2015 yapımı Oscar ödüllü film Spotlight, tam da bu konuyu, üstelik Amerika’da yaşanan gerçek bir çocuk istismarı (pedofili) hikâyesini konu ediniyordu.  Filmde, ABD’de yayımlanan The Boston Globe gazetesinin hâlen etkin olan araştırma birimi “Spotlight” ekibinin ortaya çıkardığı bir pedofili vakası anlatılıyordu  Filmde anlatılan olay gazeteye, 2003 Halka Hizmet için Pulitzer Ödülü’nü kazandırmıştı.

ÇOCUĞUNA RAĞMEN PARA İLE SUSAN AİLELER

Pedofiliye maruz kalan çocukların ailesinden ve arkadaşlarından utandığı için susması, durumu öğrenen ailelerin aynı ‘utanma’ hissiyle susmayı tercih etmesi elbette araştırmaya değer… Filmde, çocuğunun yaşadığı drama rağmen para karşılığında susan, olayın kapatılmasını isteyen, herhangi bir hak arama talebinde bulunmayan ailelerin varlığından söz ediliyor. Bu durum ne yazık ki günümüz Türkiye’sinde de geçerli. Ailelerin çekingenliği, pedofili suçlularının en büyük güvencesi haline gelmiş durumda. Tıpkı Spotlight’da olduğu gibi, yoksul ailelerin çocuklarını kendilerine kurban olarak seçen suçlular, maalesef bu aileleri para ile susturuyor.

TÜRKİYE’DE ÇOCUK İSTİSMARI VE MEDYANIN ROLÜ

Spotlight günümüze bakan yönüyle, bugün pek çok ülkede rastlanan pedofilinin önünü açan etmenleri sistematik bir şekilde ortaya koyuyor. Spotlight’da kilisenin, toplumun, avukatların ve gazetecilerin bildiği, adeta kolektif bir suç hâline gelen pedofili gerçeği, titizlikle örtbas ediliyor. Seslerini duyurmak isteyen mağdurlar kendilerini ifade edebilecekleri, haklarını arayabilecekleri bir mecra bulamıyor. Mağdurların hak arayışında onlara destek olan kimi avukatlar, kamuoyundan destek göremedikleri için kilise ve mağdur arasında arabulucuk yapmak zorunda kalıyor.

Bu manzara Türkiye’de son dönemde yaşanmış çocuk istismarlarını ve din sömürüsünü akıllara getiriyor. Dini vakıflarda kalan çocukların eğitmenler tarafından cinsel istismara uğraması toplumda gerekli ölçüde ses getirmemiş; hatta siyasiler tarafından söz konusu vakıf savunulmuştu. Yine Diyanet İşleri’nin sitesinde sorulan bir soruya verilen cevap üzerine, “bir babanın kendi kızına şehvet duyması” konusu ülkemizde çocuk istismarının devletin çeşitli kurumları tarafından gözardı edildiğini ve hatta önünün açıldığını gözler önüne seriyor.

Ancak Spotlight’daki senaryonun aksine, bu skandalların haberini yapan, kamuoyuna bu rezilliği duyuran gazeteciler hakkında pek çok dava açıldığını; dolayısıyla basının esaret altına alındığını söylemek mümkün. Türkiye’de şu an itibariyle yalnızca bir hayalden ibaret olan “özgür basın” kavramının gerekliliği, filmde çok boyutlu bir şekilde ele alınıyor. Basının ve hukukun gücünü arkasına alan gazeteciler, bir skandalın aydınlatılmasında tarihi rol oynuyor.

GEOGHAN DAVASI

Yaşanmış bir olaydan yola çıkılarak çekilen filmin esas başarısı, hikâyeyi sağlam temeller üzerine kurgulayarak gerçekçi bir olay örgüsü ile işlemesi. Film süresince herhangi bir kahramanın yüceltildiğini, herhangi bir olayın hikâyenin önüne geçtiğini görmüyoruz. Birbiriyle bağlantılı ve kronolojik sıraya bağlı kalınarak işlenen olay örgüsünde esas hikâyenin kısa süreli olarak kesintiye uğradığı tek nokta 11 Eylül saldırısı oluyor.

Filmde olayların başlangıcı, yerel bir gazete olan The Boston Globe’a Marty Baron’ın editör olarak gelmesine dayanıyor. Baron, The Boston Globe içerisinde ayrı bir araştırma ekibi olan “Spotlight” ile gerçekleştirdiği ilk toplantıda Eileen McNamara tarafından yazılan bir köşe yazısına dikkat çekiyor. Söz konusu köşe yazısında rahipler tarafından istismar edilen çocuklardan, istismar suçlusu papaz John Geoghan ve Boston Başpiskoposu Cardinal Bernard Law davasından söz ediliyor. Baron, Walter Robinson’ın (Robby) başında olduğu Spotlight ekibinden bu hikâyenin peşine düşmesini ister ve böylece olaylar gelişir.

Söz konusu papaz 30 yılda 6 farklı cemaatten çocukları istismar etmiştir. Mağdurların avukatı Mitchell Garabedian tarafından öne sürülen iddiaya göre Başpsikopos Cardinal Law bu olayı 15 yıl önce öğrenmiş ancak hiçbir şey yapmamıştır. Kilise ise tüm bu suçlamaları reddeder. Avukatın iddiasını kanıtlaması için birtakım belgelere ihtiyacı vardır fakat bu belgeler mühürlüdür. Bu durumda Marty Baron’ın önerisi ise belgelerin mührünü kaldırmak için mahkemeye başvurmak; dolayısıyla kiliseye dava açmaktır.

Baron’ın düşüncesi gazete içerisinde fikir ayrılığına sebep olur. Zira The Boston Globe dava düştükten sonra, 3 yıl önce papaz Geoghan’a sahip çıkmıştır. Spotlight ekibi kilisenin halk üzerindeki etkisi ve okurların yüzde 53’ünün Katolik olması gerekçesiyle kiliseye dava açma düşüncesine sıcak bakmaz. Ancak Baron oldukça kararlı bir tutum sergiler ve ekibi bu hikâyeyi araştırmaya yönlendirir.

Burada dikkat çeken asıl nokta, papaz tarafından istismara uğramış çocuklar hakkında The Boston Globe’da altı ayda yalnızca iki kez haber yapılmış olmasıdır. Ekip, mağdurlar ve avukatları tarafından gönderilen postaları gözardı etmiş, olayın üzerine düşmemiştir. Ancak filmin başında tanıtıldığı üzere Spotlight ekibi yapmış oldukları uzun soluklu ve derin araştırmalar ile öne çıkar. Bu iddiaların irdelenmemiş olması gazete adına oldukça üzücü bir durumdur.

Belgelerin mührünün kaldırılmasına ilişkin dava hakkında gazetecilerin yapmış olduğu yorumlar, kilisenin ve dolayısıyla din olgusunun yargı mensuplarını dahi tesiri altına alan bir unsur olduğunu gözler önüne serer: “Verilecek olan karar hakime ve onun bağlı olduğu cemaate göre değişir.”

Spotlight ekibinin editörü Robby önderliğinde araştırmacı gazeteciler;  Sacha Pfeiffer  , Michael Rezendes ve Matt Carroll hikâyenin peşine düşer. Yapmış oldukları incelemeler sonucu büyük skandallara erişen gazeteciler, Geoghan davasının yanı sıra başka rahipler hakkında açılmış olan davalara da mercek tutar.

TÜM RAHİPLERİN YÜZDE 6’SI PEDOFİLİ

Avukat Eric Macleish’in takipçisi olduğu dava, 10 yıl önce Fall River’da düzinelerce çocuğu taciz eden bir rahip ile ilgilidir. Macleish, bu tür davalarda zamanaşımının 3 yıl ile sınırlı olduğunu, mağdurların çoğunun bu süreden önce ortaya çıkmayacaklarını çünkü suçluluk ve utanç hissettiklerini söyler. Nitekim mağdurların aileleri de olayın duyulması taraftarı değildir. Suçlu bulunan rahiplere “Hayırsever Dokunulmazlık Yasası” gereği yalnızca 20 bin dolar ceza kesilmiş, kilise tarafından mağdurlara söz konusu rahibin görevden alınacağının teminatı verilmiş, aile psikoposlar ile görüştürülmüş ve biraz para almıştır. Böylece davalar sessiz sedasız, adliyelere dahi taşınmadan bir odada gizlilik içerisinde örtbas edilir. Kilisenin rahibin görevden alınacağına dair teminatının yerine getirilip getirilmediği ise belirsiz. Macleish, suçlu bulunan rahiplerin tedavi merkezlerine gönderildiğini söylüyor.

Bu konu üzerine çalışmalar yapan psikoterapist Sipe’ın tespiti tüm rahiplerin yüzde 6’sının pedofili olduğu yönünde. Rahip sınıfında cinsellikten uzak kalanların oranı ise yalnızca yüzde 50. Sipe’ın belirttiği yüzdelik orana göre yalnızca Boston’da 90 tane pedofili rahip bulunuyor. Bu iddialar üzerine Spotlight ekibi olayın aslında sanıldığından çok daha geniş kapsamlı olduğunu, kilisenin tüm bu gerçeği bildiğini, avukatların ve mağdurların kilise baskısıyla susturulduğunu anlar. Rahiplerin kayıtlarına ulaşan gazeteciler, çok sayıda rahibin “hava değişimi” gibi sebeplerle 2-3 yılda bir kilise tayin edildiği bilgisine ulaşır. Dolayısıyla Spotlight ekibi, senelerdir bireysel taciz vakaları olarak yansıtılan olayların aslında kolektif bir hâl aldığını görür. Kurbanların ise özellikle yoksul ve problemli ailelerden seçildiği çünkü rahiplerin, bu ailelerde yetişen çocukların dini duygularını ve sessiz karakterlerini kullanarak istismar suçunu rahatlıkla işledikleri yargısına varırlar.

 “BİR RAHİP SİZE BUNU YAPTIĞINDA İNANCINIZI DA ELİNİZDEN ALIYOR”

Filmde dikkat çeken önemli sahnelerden biri de istismar mağduru Phil Saviano’nun davet üzerine The Boston Globe’a gelip Spotlight ekibi ile görüşmesidir. Phil, 11 yaşında iken rahip David Holly’nin kurbanı olduğunu ve fakir bir aileden geldiğini anlatır. Phil, bu istismarın fiziksel zararının yanı sıra manevi zararından bahseder. “Bir rahip size bunu yaptığında, inancınızı da elinizden alıyor.” sözleri, mağdurların hem fiziksel hem de psikolojik anlamda ne kadar büyük bir yara aldıklarının ifadesidir. Phil, kendisini çağırmış oldukları için ekibe teşekkür etse de bu davetin çok geciktiğini, olayın seneler önce irdelenmesi gerektiğini, kendisinin gerekli belgeleri The Boston Globe’a göndermiş olduğunu ancak “ilgilenmiyoruz” yanıtı aldığını söyleyerek kızgınlığını ifade eder.

Phil dışında daha pek çok mağdurla görüşme imkânı bulan Spotlight ekibi, avukat Garabedian’ın yönlendirmesiyle aslında mühürlü olduğu zannedilen pek çok belgenin halka açık olduğu bilgisine ulaşır. Bu belgelerin peşine düşen Spotlight ekibi gazetecilerinden olan Rezendes, başka bir skandal ile karşılaşır. Rezendes’in ulaştığı kayıtlarda yer alan mektup, Başpsikopoz’un her şeyden haberdar olduğunu kanıtlar niteliktedir. Yardımcı psikopozun yazmış olduğu bu mektup bizzat Cardinal Law’a gönderilmiş, Geoghan hakkında bir şikâyet mektubudur. Spotlight ekibi içerisinde ayrışmalara neden olan bu skandal, Rezendes’e göre hemen yayınlanmalıdır. Ancak editörler kiliseye karşı ellerinin güçlü olmasını ister. Bu yüzden tüm mağdurlar ve delillerle beraber birkaç hafta sonra yayınlanması kararını alırlar.

BİZ NE KADAR MASUMUZ?

Filmde dikkat çeken önemli bir diyalog yaşanır. Marty Baron, Spotlight’ın bu araştırmayı yaparken çürümüş sistemi açığa çıkarmasını ister. Tek başına kişiler ve eylemler herhangi bir anlam ifade etmez, kilise kendini aklamanın bir yolunu bulacaktır. Ancak sistem, yani en tepeden en aşağı kadar çocuk istismarına ön ayak olan, sessizlikle üstünü örten sorunlu sistem açığa çıkarılırsa tüm bu çürümüşlüğün önüne geçmek mümkün olur. Nitekim bu haberin mimarı olan gazeteciler de geçmişte büyük ölçüde sistemin içerisinde yer almış, mağdurların suçlamalarına gazetede yer vermemiş ve Geoghan’a sahip çıkmıştır.

Robby’nin geçmişteki tutumundan pişmanlık duyması ve “Biz ne kadar masumuz?” sorusunu sorması filmin gerçeklik olgusunu arttıran bir iç hesaplaşmadır. Dolayısıyla Spotlight’ta “kahraman gazeteci” imajı çizilmez; hataları olan ve bu hatalarla yüzleşebilen gazeteciler karşımıza çıkar. Gazetecilerin zayıf ve güçlü yönlerinin bir arada verilmesi gerçekçilik etkisini attırsa da özel yaşamlarına, ailelerine ve kişisel problemlerine dair detayların yer almaması onları tüm diğer kimliklerinden münezzeh, salt “gazeteci” olarak görmemize sebep olur.

Spotlight, toplumun ve sistemin çürümüşlüğüne ayna tutan, modern toplumlarda dahi din olgusunun bir tabu olduğunu gözler önüne seren, başarılı araştırmacı-gazeteci portreleri çizen önemli bir film. Avukat Garabedian’ın “Bir çocuğu yetiştirmek için koca bir köy gerekir, bir çocuğa tecavüz etmek için de.” sözü, toplum ve bireyin sorunlu ilişkisini özetler nitelikte.

Spotlight’ta gazeteciler bir ekip olarak çalışsalar dahi çalışmaları süresince öznel düşüncelerini, tutkularını ve hırslarını muhafaza ederler. Filmde gazeteciler, ortaya çıkaracakları skandala dair çeşitli endişeler taşır ve kilise baskısından çekinirler ancak tüm bunlara rağmen gazetecilik mesleğinin gerektirdiğini yerine getirmekten geri durmayarak kamusal yararı hedefe alırlar. Dolayısıyla Spotlight, bir toplumda özgür basının rolünü ve gerekliliğini gözler önüne sermiş olması yönüyle mutlaka izlenilmesi gereken filmler arasında yer alıyor.

Mark Ruffalo, Michael Keaton, Rachel McAdams, John Slattery, Stanley Tucci, Brian d’Arcy James, Liev Schreiber ve Billy Crudup gibi isimlerin rol aldığı Spotlight, 6 dalda aday olduğu 88. Akademi Ödülleri’nde “En İyi Film” ve “En İyi Özgün Senaryo” Oscar’larını kazandı.

(FÜSUN KESKİN)