‘Sultan’ın alimleri’

İlahiyatçı akademisyenler ve Diyanet geçmişte hiçbir politik baskıya direnmedi. Yeni nesil ilahiyatçı modeli risk almaktan kaçınan sıradan memurlar ordusu... Yarın bu iktidar devrildiğinde daha iyi anlaşılacaktır; Karaman’ın ve yandaşlarının arkasından en fazla ses çıkaranlar yine kendi yetiştirdiği ilahiyatçılar olacaktır.

AYHAN TEKİNEŞ 17 Ekim 2021 GÖRÜŞ

Bilginin değerini belirleyen etkenlerden birisi bilgiye duyulan ihtiyaçtır. Bundan dolayı ilim adamları, ilimlerin amacını açıklarken, pratik faydalarına dikkat çekerler. Sosyal bilimlerde teorik bilginin pratikle buluşmasında bilim adamlarının katkısı fen bilimleriyle ilgilenen bilim adamlarının teknolojiye katkısına benzetilebilir. Peki dini ilimler, alimlere artı bir sorumluluk yükler mi? Sorumlulukları yalnızca bilmek, fetva ve vaaz vermek midir? Yoksa bilgiyi temsil etme ve bilginin gereğini yapmakla da yükümlü müdürler?

Bilginin sosyal hayata yansıması için çaba göstermek ve olumsuz politik kararlar karşısında muhalefet etmek de ilim adamının vazifeleri arasındadır. Ancak politik muhalefet ve tenkit ilim adamına yarardan çok zarar verir. Bedel ödemeyi göze almadan özellikle bir din adamının yönetici eliti tenkit etmesi kolay değildir. Halbuki tenkit en önemli meşruiyet araçlarından birisidir. Tenkit edebiliyorsanız konumunuz meşru demektir. Tenkit ettiğinizde kendi görüşlerinizin meşruiyetini savunabildiğinizi ortaya koymuş olursunuz.

İlahiyat fakültelerindeki teologlardan da zaman zaman muhalif sesler duyulur. Mesela kimi geçmiş İslam ilim geleneğini eleştirir, kimi de toplumsal olaylarda muhafazakâr Türk toplumunun genel temayüllerine aykırı olduğunu düşündükleri konularda kamuoyunun ilgisini bazen de ciddi tepkisini çeken açıklamalarda bulunur. Akademisyenler, bu tür açıklamaların tanınırlıklarına ve itibarlarına katkı sağlayacağını bilir. Tenkit, Türk ilahiyat camiasında sadece kişisel fayda temin etmek maksadıyla kullanılan bir araçtır.

Geçmiş ilim geleneğini eleştiren ilahiyatçılar, toplumun farklı kesimlerinde bir heyecan oluşturur; nihayet aydın bir din adamı çıkmıştır, geçmişi taklit etmekten usanmış yeni şeyler söyleyen modern bir zihinle karşı karşıyayız diye ümitlenir, insanlar. Nitekim Hayrettin Karaman da geçmişte bu beklentilerle toplumda tanınmış hatta bir dönem modern ilahiyatçı tipinin bir örneği kabul edilmiştir. Selef alimlerini eleştirmede gösterdiği cesaret, içtihat konusundaki hevesi, öğrencilerini her doktora öğrencisi bir müçtehittir, diye teşvikleri kendisinin klasik çevrelerde “mezhepsiz” olarak nitelendirilmesine sebep olacak kadar ileri derecededir.

Aslında Hayrettin Karaman ve çevresinin ileri sürdükleri, delile dayalı konuşmak, temel dini kaynakları referans almak, yeni problemlere İslam İlim geleneğine bağlı kalarak yeni çözümler aramak, takdir edilecek yaklaşımlardır. Ancak bir projeyi iki türlü gerçekleştirmek mümkündür. Birincisi alternatif üreterek, ikincisi geçmişi tenkit ederek ve geleneği yıkarak. Bazı olumlu örnekleri olsa da Karaman ve çevresi, ikinci yolu, yani geçmiş alimleri tenkit ederek, Türkiye’de var olan İslam ilim ve tasavvuf geleneğinin temsilcileriyle mücadele ederek, kendilerine din konusunda alan açmak istediler. Gerçekten geleneksel bazı yapıların da ciddi bir tenkit süzgecinden geçirilmeye ihtiyacı vardı. Ancak tenkitle düşmanlaştırılan grupların, itibarlarının zedelenmesi karşılığında, tenkit edenlerin bir menfaat beklentisi içinde olmaması gerekirdi. Peki öyle mi oldu, hayır. Yani sonuçta tenkit başta da ifade ettiğimiz gibi fayda sağlama, muhtemel rakipler karşısında avantaj elde etme aracı olarak kullanıldı.

Tenkit din alimlerine iki ayrı sorumluluk yükler: Birincisi teorik alanda ortaya çıkan sorumluluk ki inandığı dini değerlerin korunmasını kapsar. İkincisi ise alimlerin pratik alanda üstlenmesi gereken sorumluluk ki yanlış siyasi, sosyal ya da ekonomik uygulamalara karşı halkı uyarmak ve güç odaklarının gayr-ı ahlaki ve insani taleplerine muhalefet etmek yükümlülüğüdür.

Teorik alandaki tenkide İzz b. Abdusselam’ın Hanbelilere karşı verdiği mücadele örnek olarak zikredilebilir. Dımeşk Emiri el-Meliküleşref Musa’nın arkadaşları Hanbeli mezhebine mensup olduklarından dolayı itikadi konularda kendilerine muhalif olan Eş’arî alimlerinden İzz b. Abdisselam’ı (660/1262) şikâyet ederler. Sultan, görüşlerini sorgulatmak için huzuruna çağırtır; fakat İzz b. Abdisselam huzura gitmez. Bunun üzerine yazılı görüş ister; İzz b. Abdusselam, Sultan’ın hoşuna gitmeyeceğini bildiği halde görüşlerini doğru bildiği gibi yazar, gönderir. Sultan öfkelenir, huzurundaki alimler de o anda ses çıkaramaz. Bunun üzerine devrin önemli Maliki alimlerinden İbnü’l-Hâcib (646/1249), İzz b. Abdisselam’ı savunan bir fetva yazar ve saraydaki meclislere katılan alimlere de imzalatır ve Sultan’a gönderir. Eş’arî mezhebine bağlı alimlerin hep birlikte muhalefeti sonucunda Sultan’ın yapmak istediği değişim akim kalır.

Siyasi uygulamaların eleştirisine de yine İzz b. Abdusselam’dan bir örnek verelim. İzz b. Abdusselam’ın Dımeşk Ümeyye camii hatibi olduğu sırada -ki o dönemde dini hiyerarşide en itibarlı konumlardan birisidir- Eyyubilerin Dımeşk kolunun Emir’i olan Ebu’l-Ceyş, Mısır’da bulunan diğer Eyyübî Emir’iyle yaptığı mücadelede Haçlı askerlerinden yardım alır. Bunun üzerine İzz b. Abdusselam, Sultan’ın adını hutbeden çıkarır ve şiddetle eleştirir. Bu, o dönemde hâkimiyetini tanımıyorum, seni emir olarak kabul etmiyorum anlamına gelmektedir. Sultan, İzz b. Abdisselam’ı hapseder, İbn Hacib, İzz b. Abdusselam’ı desteklemek için onunla beraber hapse girer. İzz b. Abdusselam Kudüs’e sürgüne gönderilir; bir müddet sonra Sultan, barışmak için elçi gönderse de İzz b. Abdusselam, barış teklifini kabul etmez (İbn Hâcib, İzzeddin b. Abdusselam DİA).

Peki geçmişte örneklerini gördüğümüz alimlerin benzerlerini bugün niçin göremiyoruz? İlahiyatçılar içinde muhalif bir ses niçin çıkmıyor? ‘’İktidara zarar verecekse haksızlıkları ve doğruları dile getirmek caiz değildir’’ diyerek, açıktan iktidarın zulüm ve yolsuzluklarına sahip çıkanlar niçin tenkit edilmiyor? Hayrettin Karaman’ın siyasi iktidara verdiği kayıtsız şartsız desteği yalnızca şahsi çıkarla açıklamak da bence yeterli değil. Kendisi de zaten şahsi çıkar elde etme iddialarını yalanlamıyor; yalnızca elde ettiği çıkarları korumanın lüzumunu oportünist bir halk deyimi olan ‘’evdeki bulgur’’ metaforuyla normalleştirmeye çalışıyor. Geçmişte tenkitlerini kendine alan açmak, geleneksel dini gruplarla mücadele eden devlet nezdinde itibar kazanmak için yaptığı gibi şimdi de çıkarlarını korumak için tenkit hakkından vazgeçiyor hatta daha da kötüsü hiç kimsenin de tenkit etmemesi gerektiğini iddia ediyor. Kendi çıkarları ile siyasi iktidardan beslenen dini grupların çıkarlarını özdeşleştirerek hatta kendi çıkarlarını onların muhtemel çıkar ve korkularıyla perdeleyerek şahsi çıkarları korumakla dini değerleri korumayı özdeşleştirmeye çalışıyor.

İlahiyatçı akademisyenler ve Diyanet geçmişte hiçbir politik baskıya direnmedi. Menfaat düşüncesi politik bir muhalefet ve tenkit üretmelerine imkân vermedi. Lakin şu an geçmişten farklı olarak inançla alakalı teorik konularda da benzeri bir vurdumduymazlık var. Hadi korku ve çıkar politik muhalefete imkân vermiyor; akide ile alakalı teorik konularda yapılan yanlışlıkları dile getirmekten niçin kaçınıyor, Hayrettin Karaman ve Diyanet yetkilileri. Buna benim cevabım, Karaman ve takipçileri gelenekten koparak yeni bir ilahiyat zihniyeti inşa etmek istediler, geçmişte geleneği yani Ebu Hanife’yi ve benzerlerini takip etmesinler beni takip etsinler arzusuyla, hareket ettiler. Yeni nesillerin bir liderde aradığı ahlaki erdem ve hür düşünceyi ortaya koyamadıkları için de önder ve örnek olma arzuları hiç gerçekleşmedi. İzz b. Abdusselam’ı takipçileri ‘’Sultanu’l-Ulema/Alimlerin Sultanı’’ lakabıyla anmışlardı, muhtemelen gelecek nesiller iktidar yandaşı günümüz teologlarını da ‘’Sultan’ın alimleri’’ diye hatırlayacak.

Evet geleneğe saygıyı yıkmakta başarılı oldular ama kendi otoritelerini de oluşturamadılar. Yeni nesil ilahiyatçı modeli hiçbir otoriteye saygı duymayan, hiçbir sosyal sorumluluğun altına girmeyen, risk almaktan kaçınan sıradan memurlar ordusu olarak karşımıza çıktı. Yarın şimdiki iktidar da devrildiğinde ne demek istediğim zannediyorum daha iyi anlaşılacaktır; Karaman’ın ve yandaşlarının arkasından en fazla ses çıkaranlar yine kendi yetiştirdiği ilahiyatçılar olacaktır. Ümit ederim o zaman onları savunmak yine bana düşmez.

 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram