Siyasi muhalifler nasıl cezalandırılır?

Emeviler döneminde bir idareciyi değil eleştirmek, "Adil ol" demek bile suç kabul edilmiş ve isyan olarak algılanmıştır. Bugün de toplu tekfirle toplumun bir kesiminin can ve mal güvenliklerinin, hukuki haklarının tamamen ellerinden alındığı bir dönem yaşıyoruz.

AYHAN TEKİNEŞ 07 Şubat 2021 YORUM

İnanma ve inandığı fikirleri açıkça ifade edebilme özgürlüğü temel hak ve özgürlüklerdendir. İman akdinin geçerli olması özgür iradeye bağlı olduğu gibi, iman konusunda harici baskılara da müsamaha gösterilmemelidir. Pozitif ve negatif özgürlükler açısından inanç özgürlüğü güvence altına alınmalıdır.

İnanç özgürlüğü, uluslararası anlaşmalarda tanımlanmış modern bir konsepttir. İslam’da inanç özgürlüğü teorik açıdan güvence altına alınmış olsa da bazı hukuki kısıtlamalar ve bu kısıtlamalara mesnet teşkil ettiği düşünülen rivayetlerin varlığı da açıktır. Kur’an-ı Kerim’de çerçevesi çizilen temel teolojik ilkelerle tekil normativ buyrukların karşı karşıya geldiği durumlarda uygulama, kuralın sınırlarını, anlaşılmasını ve uygulanma kriterlerini belirler.

Kıta Avrupa’sında ve İngiltere’deki mezhep/din savaşları sonrasında J. Locke (ö. 1704) gibi düşünürler, toplumsal barışa ulaşmak için din ve vicdan özgürlüğünün önemini vurgulamışlardır. Bu tartışmalar yalnızca kilisenin toplum ve siyaset alanındaki kurumsal etkisini kırmayı değil aynı zamanda dinin yöneticiler tarafından politik amaçlar için kullanılmasının da önüne geçmeyi hedeflemiştir. J. Locke’un hareket noktası dinin insanlar üzerinde otorite ve hakimiyet kurmak için bir araç olarak kullanılmaması ilkesine dayanır. Bu konuda şöyle der: ”Din, zahirî bir ihtişam meydana getirmek veya ruhanî egemenliği ele geçirmek yahut zorlayıcı kuvvet uygulamak için değil; insanların hayatını erdem ve dindarlık kurallarına göre düzenlemek için kurulmuştur.“ Locke’a  göre zorlama dinin tabiatına zıttır. İnsanlar dini kabul ederken zorlanamayacağı gibi dinden çıkmak ya da başka bir dine girmek istediklerinde zorlanamazlar. Hukuk gücünü cezalardan alır, ‘’cezalar, aklı ikna etmek için uygun olmamalarından dolayı’’ insanların ‘’imanın şartlarını yahut ibadet formlarını kabul ettirmeyi kapsamaması gerekir… İnsanların düşüncelerinde bir değişiklik meydana getirebilen sadece ışık ve kanıttır; bu ışık, hiçbir şekilde bedensel eziyetlerden ve diğer dışsal cezalardan hasıl olmaz’’. (Hoşgörü Üstüne Bir Mektup)

Farklı din mensuplarının inanç hürriyeti temel İslami metinlerde güvence altına alınmıştır. Ehl-i kitab’ın Arap yarımadasından çıkarılması, müşriklere inanç hürriyetinin tanınmaması konusu bazı rivayetlere dayandırılsa da ilk Halifeler tarafından uygulanmamıştır.

Müslüman olan birisinin daha sonra dinini terk etmesi durumunda (irtidad) öldürülmesi gerektiğini bildiren rivayet de ilk dört Halife tarafından uygulanmamıştır. Hz. Ebu Bekr zamanındaki ridde (irtidad) savaşları siyasi ve askeri başkaldırı niteliği taşıdığından dolayı doğrudan din ve vicdan özgürlüğü kapsamında değerlendirilmemelidir. Nitekim Hz. Ömer yalnızca merkezi hükümete zekât vermediklerinden dolayı savaşılamayacağını öne sürerek; aslında başkaldıranlarla savaşmak için dini ve hukuki bir gerekçe bulunmadığına dikkat çekmek istemiştir. Buna mukabil Hz. Ebu Bekr, “Hz. Peygamber’e verdikleri küçük bir ipi bile vermeseler onlarla savaşırım” diyerek, dini bir delile dayanmadığını, siyasi birliği korumayı ve askeri tehditleri engellemeyi hedeflediğini göstermiştir. Nitekim Hz. Üsame ordusunu yola çıkarırken söylediği “Medine içinde parça parça edilsek bile yine de bu orduyu göndereceğim” sözü, siyasi birliğin askerî açıdan tehdit altında olduğunu, güvenliğin kaybolduğunu göstermektedir.

Silah kullanmayan siyasi muhaliflerin cezalandırılamayacağının en açık örneğini Hz. Ali döneminde görmekteyiz. Kendisine başkaldıran harici savaşçıların şehir dışında beklediği bir dönemde, mescid içinde hutbe okuduğu esnada slogan atarak konuşmasını kesen harici muhaliflere müsamaha ile yaklaşmıştır. Nehrevan’daki 12 bin kişilik harici isyan ordusuna kılıç kullanmadıkları takdirde dokunulmamasını emretmiş, en yakınlarından Abdullah b. Abbas’ı konuşmak ve tartışmak için aralarına göndermiştir. Bu tartışmalar esnasında irtidad edenlerin öldürülmesini emreden rivayetlerin delil olarak kullanılmaması, bu rivayetlerin uygulanmadığını göstermektedir. Şayet bir rivayet uygulanmıyorsa ya hükmü kaldırılmış ya da özel bir durumla sınırlandırılmıştır. Nitekim Hz. Ali’nin en önemli komutanlarından Mâlik b. Eşter (ö. 37) irtidat etmiş bir gence yeniden Müslüman olmasını tavsiye etmiş, genç ‘’Kim dinini değiştirirse onu öldürün’’ hadisi yok mu?’’ deyince Mâlik ‘’sen o hadisi ‘Lâ ilâhe illallah’’ diyerek nesh et (hükmünü kaldır) diye cevap vermiştir. (Vâkidî, Futûhu’ş-Şâm)

Savaş hukuku ve insanların temel özgürlüklerinin kısıtlanması gibi konularda sübut ve anlam açısından kesin dini metinlere dayanılması gerekmektedir. Bu sebeple İslam savaş hukukunun adı siyer, yani “Hz. Peygamber’in uygulamaları” şeklinde belirlenmiş, savaş hukukunda Hz. Peygamber’in ve Raşid halifelerin uygulamalarının esas alınmasına işaret edilmiştir.

Halifeler döneminden sonra Emevilerle birlikte düşünce ve inanç özgürlüğü ortadan kalkmış, bazı rivayetler aşırı yorumlarla muhalefeti tamamen bastırmak amacıyla kullanılmıştır. Tarih içinde mürted oldukları ya da devlete itaat etmedikleri gerekçesiyle, iç düşman olarak belirlenen gruplara karşı da kanlı savaşlar yapılmış, masum insanlar inançlarından dolayı katledilmiştir.

Müslüman ilim adamlarının yazdığı siyaset teorisi ve siyaset ilkelerinin anlatıldığı Siyasetnâme ve Ahkâmu’s-Sultâniye türü eserlerde adalet kavramı üzerinde ısrarla durulması, sultanların zulüm ve şiddetlerine karşı bir tür eleştiri olarak okunabilir. Zira Emeviler döneminde bir idareciyi değil eleştirmek, “Adil ol” demek bile suç kabul edilmiş ve isyan olarak algılanmıştır.

Tarih içinde birikmiş zulüm ve baskı uygulamalarını din kabul ederek özgürlüklerin kısıtlanmasına destek veren bazı din adamları, hürriyetlerden yana açıkça taraf olan gerçek alimlerin katledilmesine fetva vermişlerdir.

Yeni fikirler, yeni yorumlar irtidad suçlaması ile engellenmiş; irtidad cezası adeta yeniliklerin önüne geçmek için mutaassıb ulema ve umera tarafından bir yöntem olarak kullanılmıştır. Hatta Hallac-ı Mansur gibi bazı hak dostları tasavvufa yeni yorumlar getirdikleri için irtidad gerekçesiyle öldürülmüştür. Hallac’ın fikirlerinden etkilenen daha sonraki mutasavvıflar ise onu rehber örnek kabul etmişler hatta ‘ilahî aşkın şehidi’ olarak görmüşlerdir.

Dinden dönme ithamı, zamanla güç sahiplerinin ilim adamlarını kontrol etmek için kullandıkları bir yöntem haline gelmiştir. Siyasi otoriteye yakınlaşmak ve devletin maddi imkanlarından yararlanmak isteyen muhteris ilim adamları, kendilerine rakip gördükleri daha kabiliyetli ilim adamlarını gerek şikâyet ederek gerek yargılanmalarına yardım ederek irtidad ile suçlamışlardır. Osmanlı âlimlerinin biyografilerini kaleme alan Taşköprüzâde’nin ‘’ilmiyle amel eden, faziletli kâmil bir âlimdi’’ diye tanıttığı Molla Lutfi (ö.1495) hasımları ve kendisini kıskanan hocalar tarafından zındıklıkla suçlanarak öldürülmüştür. Taşköprüzâde, Molla Lutfi’nin talebesi olan amcasından idam edilme olayını şöyle anlatır: “Ben ondan Sahîh-i Buhârî’yi okudum. Kitabın kapağını açtığından bitinceye kadar gözyaşları içinde okurdu. Bir gün yine gözyaşları içinde Hz. Ali’nin vücuduna saplanan bir okun nasıl çıkarıldığını anlattı. Hz. Ali acıya dayanamayacağını anlayınca, okun namazdayken çıkarılmasını istedi; namaza durdu ve oku çıkardılar. Molla Lutfi yine gözyaşları içinde ‘’İşte gerçek namaz budur, bizim namazımız ise eğilip kalkmaktan ibarettir, böyle bir namazın da kıymeti yoktur’ dedi. Amcam ‘’Ben bu olayı ondan bu şekilde duyduğuma yemin ederim’’ diye ilave etti. Lakin derse katılan talebelerden bazıları, ‘’namaz eğilip kalkmadır, onda bir fayda yoktur’’ dediğine şahitlik ettiklerinden dolayı, dinsizlik propagandası yaptığı iddiası ile idam edilmiştir. (Şekâik)

Şahsi rekabetler, yalancı şahitlikler ve kıskançlık gibi sebeplerle insanların idam edildiği ya da aynı alanda çalışan ilim adamlarının rakipleri hakkında ölüm fetvaları yayınladığı zamanlar maalesef tarihte kalmadı. Bugün de politik ve dini sebeplerle farklı görüşteki ilim adamlarının tekfir edildiği, öldürüldüğü, hatta toplu tekfirle toplumun bir kesiminin can ve mal güvenliklerinin, hukuki haklarının tamamen ellerinden alındığı bir dönem yaşıyoruz.

Hukuk, fiili uygulamalara ve davranışlara ceza verebilir. İnançların mahkemelerde yargılanması ya da devlet erki tarafından yasaklanması hukukun tabiatına aykırıdır. Dini yargılama ise yalnızca Allah’a aittir ve yargı gününde herkes O’nun önünde hesap verecektir. İslamcıların temel argümanı “Hüküm yalnızca Allah’a aittir” ayeti işte aslında tam da bunu ifade eder: “Sonra onlar gerçek efendileri, mevlâları olan Allah’a götürülüp teslim edilirler. İyi bilin ki bütün hüküm yetkisi O’nundur ve O hesaba çekenlerin en süratlisidir” (Enam suresi, 62)

 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram