Haksızların da hakkına saygı gerekir

Adil olmak yeterli değildir; size ne yapılırsa yapılsın karşınızda kim bulunursa bulunsun asla adalet ve hakkaniyetten ayrılmamak gerekir. Haksızların hakkına da saygı duyulmalıdır. Ne olursa olsun, AKP tabanının din ve düşünce özgürlüğüne evrensel hukukun tanıdığı çerçevede saygı gösterilmek zorundadır.

AYHAN TEKİNEŞ 07 Kasım 2021 GÖRÜŞ

Her alanda temel ilkeler vardır. Adalet de siyasetin temel ilkesidir. Siyasi muhalefetin temel ilkesi ise adalet talebidir. Adalet talebi, talep edenin âdil olmasını da içerir. Adalet ise gerçeğe uygunluk ve hakkaniyetle gerçekleşir. Abartılı tenkit, aşırı yorum ve hakkaniyetin kaybolması adaletin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engellerdir.

Adalet yanında siyasetin bir diğer temel ilkesi de özgürlüktür. Ancak özgürlük yalnızca siyasetin değil insanla alakalı tüm alanların temel ilkelerindendir. Dolayısıyla siyaset düşüncesinin üzerine oturacağı ve siyaset alanına giren en kuşatıcı ve belirleyici metafizik ilkenin adalet olduğunu söyleyebiliriz. Bundan dolayı İbn Sina’dan Gazali’ye siyaset üzerine yazan İslam düşünürleri adalet ilkesine vurgu yapmış ve ideal siyaseti adalet üzerinden temellendirmeye çalışmışlardır.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Kur’an’ın dört temel ilkesinden birisi olarak betimlediği adalet ilkesi, insanlar arasındaki ilişkileri düzenlemede dolaysıyla siyasette Kur’an’ın temel referans noktası olarak vaz’ ettiği bir esastır. Hatta adalet o kadar önemli bir ilkedir ki, öldükten sonra dirilme ve hesaba çekilmenin gerekliliği gibi bazı inanç esaslarını da Nursi adalet üzerinden delillendir.

Adalet İslami literatürde yalnızca normatif olanı ifade etmez adaletin aynı zamanda epistemolojik içeriği de vardır. Adl’in etimolojisinde bulunan düzgünlük ve misliyet anlamları hem uygulamadaki düzgünlüğü hem de bilişsel düzgünlüğü ifade eder.

Bediüzzaman Said Nursi’nin dini kavram ve sembolleri aşırılığa kaçmadan güncel bir perspektifle değerlendirmesi, yorumda dengeli ve âdil yaklaşımını yansıtır. Dini sembolleri gerçekte ne ise o olarak anlamaya ve yorumlamaya çalışır. Dini kavramların asıllarını, gerçekte ne anlama geldiklerini ve güncel karşılıklarını dengeli metotla yorumlar. Nitekim Deccal ve Süfyan hakkındaki yorumlarında da makul ve gerçekçi yorumlama yaklaşımı görülür.

Bediüzzaman, dönemin zor şartları altında az sayıdaki talebesi ile her türlü baskıya direnmiştir. Zira takipçileri onun dini açıdan bir misyonu olduğuna inanmıştı. Muhalefet ettiği kişi ve grupları da dini açıdan belirli bir konuma yerleştirdikleri için Said Nursi’nin muhalefetini gerekçelendirmek için çok söz söylemesine gerek kalmıyordu. Bediüzzaman’ın talebelerinin Süfyan ve Deccal gibi kavramlardan siyasi açıdan kuvvetli bir argüman olarak yararlanması, politikacıları rahatsız ettiğinden dolayı, Nursi’nin Deccal ve Süfyan’la alakalı 1915’te kaleme aldığı 5. Şua adlı risale birçok defa dava konusu oldu. Fikirlerini açıklamasını zorla engellemeye çalıştılar. Ancak bu figürler sembolik açıdan kolay algılanır olduğundan, sürekli dile getirilmeye ve açıklanmaya ihtiyaç duymadan her kesim tarafından kolayca anlaşılabiliyordu. Hatta çoğu zaman sükût bile yeterliydi. Ancak 1980 ihtilali sonrası ortaya çıkan bazı kişilerin Süfyan ve Mehdi kavramları üzerinden yaptığı yalan ve abartıya dayalı aşırı yorumlar, tarihte bile örnekleri az görülen sapkın bir hareketin ortaya çıkmasına sebep oldu. İran devriminin etkisiyle Şiî kaynakların da tercüme edilmeye başlanması Mehdi ve Süfyan hakkındaki bilgi kirliliğinin daha da artmasına sebep oldu. Süfyan, deccal ve Mehdi kavramları üzerinden üretilen yalan haberler ve aşırı yorumlar bu kavramların değerini yitirmesine ve siyasi muhalefet açısından sembolize ettikleri anlamlarının kaybolmasına sebep oldu. Devlet baskısıyla engellenemeyen dini kavramlar üzerinden yapılan muhalefet, aşırı abartılı bir yorumla farklı bir yoldan engellenmiş oldu. Sonuçta Süfyan ve Deccal kavramları pejoratif sembollere dönüştürüldü.

Bir söylemin aşırı yorumla gerçeklikten kopması kadar önemli başka bir problem de hakkaniyetten uzaklaşmadır. Şu an AKP rejimine karşı yürütülen muhalefette zaman zaman hakkaniyetten uzaklaşma ve tenkit hırsıyla taban ile AKP siyasi elitleri arasındaki farkı görmezden gelme eğilimleri gözlenmektedir. Muhalefet dilinin yalnızca AKP rejimine değil, rejimin istismar ettiği dini değerlere de yönelmesi, muhafazakâr insanlara karşı bazen abartılı ve tahkir edici bir dil kullanılması, şu an AKP iktidarına adeta can simidi olmaktadır. Bu tür aşırı tenkitler AKP’ye kendi tabanını kemikleştirmek için en fazla ihtiyaç duyduğu karşıtının eleştirisinden beslenerek propaganda yapabilme imkânı sunmaktadır. Halbuki adaletin olmazsa olmaz unsurlarından birisi misliyet bir diğeri ise hakkaniyettir. Eleştiri için hakkaniyetten ayrılma, muhalefetin haklılığını ve adalet talebinin meşruiyetini de zedeler. Bundan dolayı Kur’an-ı Kerim “Bir topluluğa karşı duyduğunuz kin ve öfke sizi adaletsizliğe sürüklemesin” (Maide suresi 8) ilkesini getirir.

Aşırı ve kontrolsüz eleştiri biraz da sosyal medyanın etkisiyle alakalıdır. Eskiden bir grup adına fikir beyan edebilenler ancak o grubun içindeki elitlerdi. Elitler açıklamalarında daha siyasi olabiliyor, karşı tarafta galeyana yol açabilecek mevzulardan kaçınabiliyordu. Şimdi ise herkes sosyal medya aracılığıyla istediği gibi konuşabiliyor. Bu da gruplar arası polarizasyonun, kutuplaşma, gerilim ve mesafenin artmasına sebep oluyor. İnsanlar konuştukça ne kadar birbirinden farklı olduğunu fark ediyor. Aynı grup içindeki insanların bile birbirinden tamamen farklı yaklaşımları bulunduğu ortaya çıkıyor. Bugün Amerikan siyasetinde de bu çok büyük bir sorun. İnsanların eskiden de kürtaj, ırkçılık, göçmenler, lgbt vb. konularda farklıkları vardı ama elitler arası siyaset bu farklılıkları azaltıyordu. Mesela Demokrat siyasetçiler Amerikan halkının genelinde tepkiye yol açabilecek mevzuları çok ön plana çıkarmamaya çalışıyordu. Ancak şimdi sosyal medya sayesinde insanlar birbirlerinden ne kadar farklı olduğunu ve farklı düşündüğünü görüyor. Bu da toplumsal zeminin altını oyuyor. Hatta tabanda yaşanan bu kutuplaşma grup ileri gelenlerini de radikalleşmeye zorluyor, bu da siyasetin tepesinde tıkanıklığa ve uyumsuzluğa yol açıyor.

Teknoloji ve iletişim imkanlarının gelişmesiyle birlikte sözde insanlar birbirini daha iyi tanıyacak, bu da diyalog, hoşgörü, çoğulculuk gibi değerleri güçlendirecek ve dünya barışına katkıda bulanacaktı. Ama maalesef tam tersi oldu.

İşte bu polarizasyonun daha da artmaması için muhalif eleştirilerde gerçeklikten kopmamak ve hakkaniyetli davranmak en önemli esaslardır. Adil olmak yeterli değildir; size ne yapılırsa yapılsın karşınızda kim bulunursa bulunsun asla adalet ve hakkaniyetten ayrılmamak gerekir. Haksızların hakkına da saygı duyulmalıdır. Ne olursa olsun, AKP tabanının din ve düşünce özgürlüğüne evrensel hukukun tanıdığı çerçevede saygı gösterilmek zorundadır.

Bir gruba mensup ya da dışardan öyle algılanan bireyler, karşı tarafı eleştiri ve yorumlarında dikkatli bir üslup kullanmalıdır. Bu noktada şöyle bir itiraz gelebilir. Ben, bağımsız bir bireyim ve nasıl konuşacağıma ben karar veririm, diyerek üslubunun yalnızca kendisini ilgilendireceğini ifade edebilir. Bu yaklaşım doğrudur; isteyen istediği gibi konuşur kimseyi sınırlandırma hakkımız yok. Ayrıca kendimizi başkalarına üslup dersi vermek suretiyle üstün bir konuma yerleştiremeyiz. Ancak hangi üslup doğrudur hangisi yanlıştır konusunu tartışmıyoruz. Karalayıcı ve tahkir edici üslubun karşı tarafta uyandırdığı etkiyi tartışıyoruz. Karşı tarafa bir taş atıldığında, insanlar kimin attığına değil taşın geldiği yöndeki kalabalığa odaklanır. Taşı atan zaten onlara da muhalif, dolayısıyla attığı taşın hesabını karşı tarafın tamamından sormayalım, diye düşünmez.

Hiç kimseyi susturma hakkına sahip değiliz; ne bunun için hukuki müeyyideler ne de vefa dışında yeterli ahlaki gerekçeler var. Herkes kendinden sorumludur. Ancak insanlar zulüm altında inlerken onları dışarıdan savunmanın kazandırdığı avantajı hırslarımız ve arzularımız için kullanmak bizi onlara karşı ahlaken sorumlu yapar. Zalimi ve zulmü durdurmak için gerekli tedbirleri almak ve zulmü durduracak meşruiyet çizgisini tahkim etmek yerine hakaret ve tezyif etmeyi tercih etmek zulüm süreçlerinin uzamasına sebep oluyorsa bundan dolayı sorumlu oluruz. Hakaret etme şehvetine prim vermeden, asla adalet ve hakkaniyetten ayrılmadan siyasi mücadelemizi sürdürmeliyiz. Haklı olmanın sağladığı krediyi karşı tarafa hakaret etmek için kullanarak en büyük gücümüz olan hakkaniyeti yitirmemeliyiz.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram