Şiddet meşru görülebilir mi?

Şiddeti meşrulaştırmak için dini argümanların kullanılması, şiddetin kanuniliğini göstermez ama dinin sorgulanmasına yol açar. Bugün yeni bir rejim kurma hayaliyle şiddeti alkışlayanlar, aslında politik ve ahlâki meşruiyetlerini tamamen kaybetmiştir. Zira şiddet, gerçekte kaybedilmiş mücadeleleri simgeler.

AYHAN TEKİNEŞ 29 Ağustos 2021 GÖRÜŞ

Afganistan’daki kaos her geçen gün büyümeye devam ediyor. Taliban gibi ‘şeriatı’ uygulamak amacıyla şiddet kullanan bir grubun bir süper güce diz çöktürerek yönetime gelmiş olması din ve şiddet konusunu da yeniden gündeme getirdi. Gerçi uzun yıllardır din ve şiddet maalesef birlikte anılmakta. Her ne kadar dinin, özünde barış ve hoşgörüyü emrettiği hatta İslam kelimesinin kök anlamının barış ve uzlaşı olduğu sıkça dile getirilse de pratikteki örnekler İslam’ın barışçı imajını yerle bir etmektedir. Şiddetin olduğu yerde meşruiyet olmaz. Bir düşünce ya da inanç özünde ne kadar masum olursa olsun şiddete bir araç olarak başvurduğunda haklılığını kaybeder.

İktidar mücadelelerinde şiddetin kullanılma tarihi bütün coğrafyalarda benzerdir. Lakin dini argümanların şiddeti meşrulaştırma amacıyla kullanılması, şiddetin yol açtığı yaraları daha da derinleştirmektedir. Şiddetin pratik uygulamalarına karşı çıkmak kadar teorik açıdan şiddetin dini meşruiyet kazanmasını engellemek de önemlidir. İslam inanç esaslarını ve hukuk sistemini ilk tedvin eden Ebu Hanife, şiddeti önlemek için teori ve pratik açıdan önemli ilkeler belirlemiştir.

Ebu Hanife, Emevilerin yıkılışı ve Abbasi devletinin kurulduğu kargaşa döneminde yaşamıştır. Bu dönemde iktidar için yüzbinlerce insan katledilmiştir. Şiddeti meşrulaştırmak için her iki taraf da muhalif tarafın dinden çıktığını ve kafir olduğunu iddia ederek, yaptıkları katliamları meşrulaştırmaya çalışmıştır. Daha o zamanlar siyasi güç sahiplerinin ortaya attığı, fitne çıkarmak, devlet Başkan’ına isyan etmek gibi katliam gerekçelerinin asırlar sonra hala kullanılması, Bediüzzaman Said Nursi’nin dediği gibi Müslümanların zahiren bugün yaşıyor görünseler de aslında zihniyet olarak geçmiş asırlarda yaşadıklarını göstermektedir. Ebu Hanife, bu kargaşa döneminde akaid yani inanç esaslarını anlatmak için kitaplar yazmış, bu konudaki en önemli eserini de “Fıkhu’l-ekber” (En Büyük Fıkıh) olarak isimlendirmiştir. Fıkıh aynı zamanda ‘derin anlayış’ anlamına da gelmektedir. Kendisine sorarlar fıkhu-ı ekber nedir? diye; “Kâbe’yi kıble olarak bilen hiç kimseyi işlediği günahından dolayı tekfir etmemek; hiç kimseyi de imansızlıkla itham etmemektir” der (el-Fıkhu’l-ebsat). Eserinin ilk cümlesine bu tanımla başlayan İmam-ı Azam aslında sosyal barışın temeli olacak bir ilke ortaya koymuştur; insanları davranışları, taraftarlıkları ve görüşlerinden dolayı tekfir edip zorbaların önüne atmanın ne kadar tehlikeli olduğuna daha o zamandan dikkat çekmiştir. Hukukun temeli olan can güvenliğini tehdit eden tekfir ve sapkınlık iddialarının önüne geçecek bir ilke ortaya koyarak, hukuk düşüncesinin temelini aynı zamanda bir akide prensibi olarak belirlemiştir.

Şiddeti meşrulaştırmak için dini argümanların kullanılması, şiddetin kanuniliğini göstermez ama dinin sorgulanmasına yol açabilir. Şiddet öyle büyük bir suçtur ki neye bulaşsa kirletir. Dolayısıyla şiddet uygulamalarını meşru gören ve şiddet üzerinden hakimiyet kurmaya çalışan bir inanç ve bir hareket asla savunulamaz.

Şiddet kullanımı meşruiyeti ortadan kaldırır. Devletin şiddet kullanım tekeli bulunduğu yaklaşımı dahi istismara çok açıktır. Özellikle Türkiye gibi ülkelerde bu tür fikirler devletin âli menfaatleri için suç işlemeyi normalleştirme bahanesi olarak kullanılmaktadır. Cezalandırma, infaz ve meşru müdafaa amacıyla güç kullanımının sınırları da yalnızca hukuk çerçevesinde meşruiyet kazanabilir. Hukuki cezalandırmalarda güç kullanımı da asla şiddete dönüşmemelidir. Suç ve ceza sınırları hukuk tarafından belirlenmiş kavramlardır. Hukuk dışına çıkıldığında cezalandırma kolaylıkla şiddete dönüşebilir.

Siyasi mücadele için şiddet kullanımı ise asla meşru görülemez. Şiddet özgürlüğün önündeki en büyük engeldir. Özgürlük ortadan kalktığında ahlakilikten bahsedilemez. Şiddetin kitleselleşmesi de ona meşruiyet kazandırmaz, tam aksine şiddet sarmalı daha büyük toplumsal kırılmalara zemin hazırlar. Özellikle politik mücadelelerde şiddetin kolektif bir karakter kazanması şiddetin yıkıcılığını artırır. İnsanların çevrenin etkisi ve kültürel birikim sonucu tabiatlarının bir yanı haline gelmiş gizli şiddet temayülleri politik amaçlarla birleşince kolektif hale gelir. Siyasi iktidarlar eliyle de yapısal kimlik kazanır. Şiddet kültürünün temellerinin, geçmişte politik mücadelelerde ölçüsüz kullanılmış şiddet sebebiyle kurumsallaşmış olduğu söylenebilir.

Kargaşa ve anarşi dönemlerinde şiddete taraftar olmak veya şiddeti şiddetle bastırmaya çalışmak yerine, kolektif bir karakter kazanan şiddet kültürüne karşı sevgi ve hoşgörü ile mücadele etmek gerekir. Mevlâna Celaleddin-i Rumi (1273) Afganistan’ın Belh şehrinde doğmuş Moğol istilasından kaçarak babası ile birlikte Anadolu’ya gelmiştir. Yaşanan kargaşa, büyük acılar ve göç onu öfke ve düşmanlığa değil tam aksine sevgi ve hoşgörüye yönlendirmiştir. Tarih sevginin şiddet ve teröre karşı kazandığı sayısız örneklerle doludur. Biraz uzun sürse de istisnasız her zaman sevgi şiddete karşı verdiği savaşı kazanır. Nitekim Mevlâna’nın kurduğu sevgi dili yüzyıllar boyunca etkili olmuştur; hatta bugün de tüm insanlığa ışık tutmaktadır.

Şiddete meşruiyet kazandırmak için fitne ve fesatla mücadele; dini yüceltmek için cihat etmek gibi bazı dini argümanlar kullanılmıştır. Bugün de İslam devleti kurma ve halifeliği canlandırma gibi hedefler ortaya atılarak, yapılan zulümlerin amaca giden yolda önemsiz aşırılıklar olarak tolere edilmesi arzulanmaktadır. İslam hukukunu uygulama yani şeriatı getirme adına hiçbir hukuk sisteminin asla izin vermeyeceği hukuksuzlukların icra edilmesine göz yumulmaktadır. Bu tür muhayyel gerekçelerle güç ve iktidar için şiddete başvuran politikacıların aleni suçları perdelenmektedir.

Din adamlarının politize olması ve ideolojik kaygılarla şiddeti ve zorbalığı desteklemesi de artık dini kurumların meşruiyetinin açıkça sorgulanmasına sebep olmaktadır. Bugün yeni bir rejim kurma hayaliyle şiddeti alkışlayanlar, aslında politik ve ahlâki meşruiyetlerini tamamen kaybetmiştir. Zira şiddet, gerçekte kaybedilmiş mücadeleleri simgeler.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram