Sevgili kayısıya veda

Kayısı düşkünlüğünün kimlikle alakalı beslenen kollektif bir sevgi olduğunu duyunca, biraz bozuldum. Ben, “onun” ve benim özel bir ilişikimiz olduğunu sanıyordum, pek de öyle değilmiş. Aşığı çokmuş. Heyhat!

ALİN OZİNİAN 22 Ağustos 2021 YAZARLAR

Bazı şeyler var; bitmesinden korkuyoruz. Çok korkuyoruz.

Ayrılmak, veda etmek — görüşmek üzere demek, acı veriyor.

Bazı insanları yanımızdayken bile özlüyoruz; bir gün yanımızda olmayabilecekleri gerçeğinden kaçmak için sarıldıkça sarılıyor, gönlümüzün içine sokmaya çalışıyoruz.

Doyamıyoruz.

İnsandaki gelecek korkusu, hayatın mutlak bir gerçeği olan belirsizliği, tolere etmenin zaman zaman yarattığı yorgunluk ve özünde belki de hiç giderilmeyen yalnızlığımız ya da bencilliğimiz bu olası ayrılıkları düşünmemize neden oluyor, ayrıca vedaları zorlaştırıyor.

Sadece insanlar değil, bazı şehirler, bazı ormanlar, bazı kıyılar, bazı kitaplar hatta bazı meyveler bile böyle. Daha derinine inmek, ona tamamen sahip olmak ve sebep olduğu hazzı muhafaza etmek istiyoruz.

Yaz biterken bu tip duygular bende daha sert bir mizaca bürünüyor. Sonbaharı tüm mevsimlerden daha çok sevmeme rağmen, yazın ve onun “tüm hediyelerinin” gidiyor olması hüzünlendiriyor beni.

Hediyeleri derken, denizden, tatilden, güneşten öteye meyveleri kastediyorum. Rengarenk lezzetli ve çok özel şeyler onlar; her biri ayrı bir alem, ayrı bir yaratım harikası, ayrı bir roman, ayrı bir şarkı…

Dalından koparılmış, tap taze kokusu ve dokusu ile beni benden alan şeftali, üzüm, erik, çilek, kiraz, vişne, dut ve daha nicesi…

Ama “biri” var ki; o bambaşka, onla ilişkimiz çok özel. Kıymetlim kayısı benim, vazgeçilmezim!

Kayısı geçen haftalarda bizi terketti. Seneye görüşeceğimiz gerçeğini kabullenmeye çalışırken, ilişkimizin ömürünü uzatmaya, o temelli gittikten sonra onu tekrar tadabileceğim planlar üzerine çalıştım. Uzun uzun, titizlikle, dikkatle çalıştım. Çalışırken konuştum onlarla, içimi döktüm ama tam olarak vedalaşamadım. O kısım hep zor.

Reçel, pestil, marmelat yaptım! Onları yapmadan önce, yoğun yağıştan kayısı ağacının dalları kırılan komşumuza yardım etmek için, kayısı olamayan çağlacıkları da kurtamaya çalıştım. Çağlalardan da salata, pestil ve reçel yaptım.

Çekirdeklerini çıkarıp şerbetli sulara daldırıp çıkardıklarım, güneşe yatırdıktan sonra, güneşte kuruttuğum kayısılar oldu, içlerine badem-ceviz koyarak buzluğa attıklarım da.

Çorbasını yapmak içip çiğden de kurttum. Dondurma hatta sorbe de yaptım kayısıdan.

Öyle bir sorbe ki, bir kaşığında 10 kayısı aroması var – lezzetini sıkıştırdım ve dondurarak sakladım kayısının! Çok mesudum!

Ermeniler için kayısı önemli bir meyve. Oldukça önemli. Neredeyse kutsal, hatta basbayağı kutsal. Ermenistan’da bağı bahçesi olan bir evde yaşayan aşağı yukarı herkesin ilk yaptığı şey, eğer yoksa oraya en az bir kayısı ağacı dikmek oluyor.

Benim kayısı aşkımın bu durumla ilgisi yok, ben kayısının Ermenilerdeki yerini bilmediğim küçük bir çocukken de vurgundum ona.

Bunun kimlikten beslenen kollektif bir sevgi olduğunu duyunca, biraz bozuldum haliyle. Ben, “onun” ve benim özel bir ilişikimiz olduğunu sanıyordum, pek de öyle değilmiş. Aşığı çokmuş. Heyhat!

Ermenistan’ın turistik pazarlarında satılan el yapımı kayısı çekirdeğinden küpeler, kül tablaları, ve mücevher kutuları görebilirsiniz.

Köylülerin ilk hasattan yaptıkları kayısı rakıların yanı sıra hemen hemen her içki fabrikasının kayısılı içkileri var. Kayısı konyağı, kayısı votkası, kayısı şarabı…

İnsanların diline pelesenk olmuş, “Bir kayısı yersen, dokuz hastalıktan uzak kalırsın!” sözü var mesela, ya da çok mutlu görünüyorsun anlamında kullanılan “Hadi iyisin, keyfin kayısı”. Bu örnekler dilde bile kayısının büyük yerini ve önemini gösteriyor.

Tarihsel olarak bakarsak, Akadlar M.Ö. III. yüzyılda kayısıya ‘Armanu’ (yani Ermeni), Ermenistan’a da ‘Armani’ (Kayısı ülkesi) adını veriyorlardı.

Mezopotamya’nın kadimlerinden Aramiler kayısı ağacına ‘Khazura Armenia’ (Ermeni elması ağacı) diyorlardı.
Tarih, Romalı General Lukullus M.Ö. I. yüzyılda Ermeni Kral Büyük Tigranes’e karşı savaştan sonra Ermenistan’dan Roma’ya kayısı fidanları götürdüğünü, onları Roma’da yetiştirip ‘Ermeni eriği’ adını verildiğini (Prunus Armeniaca) yani kayısının endemik bir meyve olduğunu söylüyor.

Kayısı oradan bütün Avrupa’ya yayılıyor. XVIII. asrın önemli botanik bilimcilerinden Jean-Baptiste Lamarck’a bu meyvenin erik olmaktan ziyade yeni bir tür olduğuna kanaat getirip ona ‘Armeniaca Vulgaris’ adını veriyor.

Kayısı, İbn al-‘Awwam sayesinde XII. yüzyılda Arapça bir isme de kavuşuyor: “Ermenistan Elması – Tufah al Armani”. Bugün hâlâ literatürde kayısıya Latince “Prunus armeniaca” deniyor.

Ermenicede böyle bir renk de var — Kayısırengi. Bu renk, Ermenistan Cumhuriyeti bayrağının üç renginden biri olduğu gibi aynı zamanda bir asilik nişanesi, öyle ki eski Ermeni krallıklarında bu renk kıyafetleri sadece seçkinler hatta bazı dönemlerde sadece krallar giyebiliyordu.

Ermenistan Uluslararası Altın Kayısı Film Festivali’nin de ismini bu sevdadan, bu sembolden alıyor.

Etnomüzikolojinin öncülerinden Ermeni halk müzik okulunun kurucusu sayılan Kütahyalı Ermeni rahip, müzikolog, besteci, aranjör ve koro şefi Gomidas, “Dzirani Dzar” parçasında kayısı ağacına bir ağıt da yakmıştır.

Türklerin ceviz dalından yaptıkları ve ‘mey’ adını verdikleri çalgıyı Azerilerin dut ağacından yapıp, adına ‘balaban’ diyorlar, Dağıstanlıların ‘yastı balaban’ı kızılcık ağacından mesela, ama geçen ay hayata veda eden Ermeni usta Djivan (Civan) Gasparyan’ın içine sihir üflediği “duduk”u Ermeniler kayısı çubuğundan yapıyor.

Bu yazı bilmeyenlerin Ermenilerin kayısıya atfettiği değer biraz daha yakından tanıması, benimse kayısıya veda etmem içindi. Hoşçakal kayısı can! Seneye görüşmek üzere!