Sen hayalini kur…

Dünyanın buz gibi gerçekliğinin karşısında daha çok hayal kurmaya ihtiyacımız var. Birbirimize hayallerimizi anlatmaya ihtiyacımız var. Çünkü insan ancak hayal kurarak kurtulabilir.

FİRDEVS CANBAZ YUMUŞAK 05 Eylül 2021 GÖRÜŞ

Imagine / Julieta Varela

Martin Luther King’in, 1963’te yaptığı “Bir Hayalim Var” başlıklı konuşması hâlâ etkisini koruyan ve gücünü o hayalin büyüklüğünden alan bir konuşma. Martin Luther King’in hayali ne kadar gerçekleşti tartışılır elbette ama gelinen noktada onun hayalinin payı büyük.

Hayal insanın en büyük yeteneklerinden biri, düşüncenin ilk adımı, hatta bir adım öncesi. İnsan iyi ve kötü her ne yapıyorsa önce hayal ediyor ama hayalleri aklının bildikleri ile sınırlı. Yani kurduğumuz hayalleri bu dünyanın bilgisinden kalkarak kuruyoruz. Tıpkı çok zengin olsa ne yapacağı sorulan çobanın en büyük hayalinin bir soğanın cücüğünü yemek olması gibi. İnsanın ne aklını ne ruhunu ne de kalbini doyuramayan bu dünya ve onun bilgisi hayallerimizi de sınırlıyor.

Ne diyordu Yahya Kemal: “Yürü hür maviliğin bittiği son hadde kadar/ İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşar.” Her şey bir hayalle başlar ve bunu en iyi sanatçılar bilir galiba. “Hayal kurabilirsiniz, onu gerçekleştirebilirsiniz. Her şeyin bir fareyle başladığını asla unutmayın” der Walt Disney. Var olanı aşıp geçmek, daha fazlasını tasarlamak ve üretmek ancak hayal etmekle mümkün. Nefes almadığımızda, kalbimiz atmadığında değil, hayal kurmaktan vazgeçtiğimizde ölürüz aslında. Bir an sonrasını, yarını, yarınları düşünmediğimiz, düşünmekten vazgeçtiğimiz zaman.

BÜYÜK HAYALCİLER YALNIZDIR

Büyük hayalciler hayallerini gerçekleştirene kadar yalnızdır çoğu zaman, çünkü toplum büyük hayalleri olanlara pek iyi gözle bakmaz. Konfor alanının dışına çıkmak istemeyen çoğunluk, hayalleri olan azınlığı küçümser. Öte yandan sınırlı akıllar tarafından “herkes için mutlu bir gelecek” hayali kuran ve mükemmel olduğuna inanılan bir sistem inşa eden ütopyaların her biri sonuçta totaliter bir düzene çıkar çünkü her ütopya Cioran’ın dediği gibi “insan aklının küstahlığının doruk noktası”dır. Platon’un Devlet’i, More’un Ütopya’sı (1516) Campanella’nın Güneş Ülkesi (1602), Bacon’ın (1561-1626) Yeni Atlantis’i ile her ütopyanın kendi içinde karşı-ütopyasını da barındırdığı, ütopyaların aslında “nasıl bir cehennem olabileceğini”nin anlaşılmasıyla birlikte karşı-ütopyalar yazılmaya başlanmıştır. Yani insanın kötüyü hayal etme yeteneği de hiç azımsanacak gibi değildir. Karşı-ütopyalar bilindiği gibi toplumlara gelecekte bekleyen tehlikeleri gösterirler. Bu tehlike bazen, makineleşen bir toplumda insanın duygu, düşünce ve değer sistemleri ile yok olup gitmesi bazen de, insan özgürlüklerinin, demokratik hakların kurulacak bir despotik devlet tarafından yok edilmesidir.

Yevgeni Zamyatin’in Biz (1924) Aldous Huxley’in Yeni Dünya’sı (1932) ile başlayan bu türün dünyada en yaygın bilinen örneği George Orwell’in 1984 (1948) ve Ray Bradbury’nin Fahrenheit 451 (1953) adlı romanlarıdır. Hem Orwell hem de Bradbury günümüzde yaşananları görseler belki de az bile yazmışız diyeceklerdir. Ursula K. Le Guin’in Mülksüzler (1974) ve Margaret Atwood’un The Handmaid’s Tale (1985) adlı romanları, bu iki harika kadının tasarladıkları kötücül dünya senaryolarıdır. Son yıllarda herkesin merakla izlediği Black Mirror dizisi de yine insanın karanlık yanlarının yüksek teknoloji ile buluştuğunda neler olabileceğinin düşlenmesini yansıtan bir yapımdır. Son yıllarda kara-ütopyaların sayısı gittikçe artıyor.

‘İNSAN İNSAN DEDİKLERİ…’

Bu kara-ütopyalarda, gündelik hayatımızda, üçüncü sayfa haberlerinde, medyada bütün ayrıntıları ile yer bulan kadın cinayetlerinde de görebileceğimiz gibi insanın en büyük trajedisi bir canavara dönüşebilme potansiyelidir. En karanlık taraflarımızı büyük bir ustalıkla anlatan Dostoyevski, Suç ve Ceza’da Raskolnikov’un aklına tefeci kadını öldürme fikrinin ilk düştüğü anları şöyle ifade ediyor: “Aman Yarabbi!.. Bütün bunlar ne iğrenç şeyler! İmkânı var mı, imkânı var mı ki ben… Hayır, delilik bu… Saçma şey bu…” diye bağırdı ve kesin bir tavırla ilâve etti: “Nasıl oluyor da böyle müthiş bir şey düşünebiliyorum? Meğer yüreğim ne iğrenç şeylere elverişliymiş!”. Muhyiddin Abdal’ın “İnsan insan dedikleri/ insan nedir şimdi bildim” cümlelerinde somutlaşan, insanın karanlık taraflarına da dikkat çeken ifadeleri, kendimizi tanıma, kâmil insan olma ve yol katetme adına bir şeyler ima ediyor.

Oğuz Atay’ın Hikmet’i, karanlık hayaller kurarak gelecek korkusundan hayalleri ile korunuyor. Her olayda aklında binlerce senaryo yazan karamsarlara el sallıyor Atay: “Korktuğun her olaydan, başına gelmesinden ürktüğün her kötü rastlantıdan kaçınmak için onu ayrıntılarıyla düşünürsün hemen. Ayrıntılarıyla düşünmek şart. Yoksa bir noktayı bile düşünmeyi unutsan o nokta başına gelir. Yalnız yaşayanlar her şeyi hesaba katmak zorundadır. Başka türlü korunamazlar. Başka türlü yaşayamazlar. Allahım neler düşünüyorum! Düşün oğlum Hikmet. Düşün ki bunlar başına gelmesin ha-ha. İyi şeyleri düşünmekten kaçın sadece. Onlar başına gelsin. Mesele bu kadar basit işte.”

İNADINA GÜZEL HAYALLER KURMAK GEREK

Atay’ın Hikmet’i gibi yapanlar da vardır belki ama iyi şeyleri düşünmekten kaçmamak gerek. Hayalini kurmadan düşünmek, düşünmeden planlamak ve planlamadan gerçekleştirmek pek mümkün değil. Ancak “güzel düşünen, hayatından lezzet alır”. İnadına güzel hayaller kurmak ve inanmak gerek. Daha iyi bir insan olmak için. Zaman zaman içine düştüğümüz buhranlardan kurtulmak için. Tıpkı Burhan Sönmez’in İstanbul İstanbul romanındaki Küheylan Dayı gibi hayalimize bugünden, sanki gerçekmişçesine inanmamız gerekli. Her şeyin neden-sonuç ilişkisine bağlı olduğu bu materyalist hayatta, dünyanın bu buz gibi gerçekliğinin karşısında daha çok hayal kurmaya ihtiyacımız var. Delilerden ve çocuklardan masallar dinlemeye, birbirimize hayallerimizi anlatmaya ihtiyacımız var.

Çünkü insan ancak hayal kurarak kurtulabilir.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram