‘Vatandaş İHA, SİHA mı yiyecek; törenle patates, soğan dağıtıyorsun’

CHP'li Orhan Sarıbal AKP'nin törenle patates soğan dağıtma aşamasına getirdiği tarım politikalarını Kronos'a anlattı: Buğday, arpa, mısır, çeltik, nohut, kırmızı mercimek, yeşil mercimek, bakla, ayçiçeği, susam, yer fıstığı, koza, pamuk, kenevir, tütün, çay, taze sarımsak… ihtal ediyoruz, daha ne diyeyim?

FİKRİ DOĞAN 18 Nisan 2021 SÖYLEŞİ

Markette pazarda gıda fiyatları el yakmaya başlayınca işi bir uzmanına soralım dedik. Malum 5 litrelik ayçiçeği yağının fiyatı 90 liraya dayandı. Marketler artık güvenlik kilidiyle satıyor çalınmasın diye. CHP Bursa Milletvekili Orhan Sarıbal’a müraacat ettik. Sarıbal çiftçi bir ailenin çocuğu. Hala da çiftçilikle uğraşıyor bir yandan. Üstelik ziraat mühendisi. Konusuna hakim, çiftçiliğin derdini bilen bir vekil çıktı karşımıza. Anlattıklarıysa oturup ağlanacak cinsten.

80’Lİ YILLARA KADAR TARIMDA İTHALAT DİYE BİR ŞEY YOKTU

Sayın Sarıbal, gıda fiyatları aldı başını gitti. Sıkıntı nerede, üretici de mi aracı da mı, devlette mi? Kime hesap sormalı?

Anayasamızda yazar. İnsanların beslenme hakkı vardır. Ve iktidarların insanların beslenme hakkını güvence altına alma zorunluluğu vardır. Diğer konu, iktidarlar insanının gıda egemenliğini sağlamalıdır. Ne demek gıda egemenliği? Gıda egemenliği şudur; bugün 83 milyon 700 bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, 4-4.5 milyon sığınmacı ve de günde 1 milyon turist olsa, 90 milyon kişinin karnını sizin kendi ürettiğiniz ürünle doyurmanız demektir. Buna kendi kendine yeterlilik de diyebiliriz.

Şimdi dönüyoruz asıl konumuza. 1980’li yıllarda 44 milyon nüfusu var bu ülkenin. 18 ila 20 milyon ton buğday üretiliyor. Türkiye dışarıdan bir tek tane dahi buğday almıyor. Kırmızı et, beyaz et, yumurta ve sütte ülke insanı bir ithalata ihtiyaç duymuyor. Ülkemiz tamamen kendi ihtiyacını karşılıyor.

Burada araya gireceğim. Ne zamana kadar gıdada ithalata ihtiyaç duymuyoruz Türkiye olarak?

90’lı yıllara kadar ihtiyaç duymuyoruz. Özal’lı yıllarda Türkiye’nin tarımda büyük zarar ettiği, gıda stoklarının çöpe gittiği, pamuk stoklarının boşa gittiği, tütün stoklarının çürüdüğü gibi şeyler dayattılar. Bize de bir ev ödevi verdiler. Bu ev ödevi şuydu: Hatırlarsınız Özal’la birlikte şöyle bir söylem gelişti: Türkiye bir sanayii toplumudur, tarımda gelecek yoktur, tarıma yapılan yatırımlar yanlıştır.

Türkiye’yi böylece tarımdan uzaklaştırıp onun yerine bugün yaşadığımız serbest dünya düzenine onlara göre kuralsızlaştırılmış düzene bizi yönlendirme süreci yaşandı.

DÜNYANIN DEVLERİ BİZE İTHALATI DAYATTI

Dolayısıyla 80’li yıllarda Türkiye dışarıdan hemen hemen hiçbir şey ithal etmiyordu. İthal ettiğimiz neydi? Bizde yetişmeyen ürünler. İnsanlar avakado yemek istiyorsa ki yemek en tabii hakları o dönemde üretilmiyordu avakado ithal ediyorduk. Buğday ithal etmiyorduk, pirinç ithal etmiyorduk, soğan ithal etmiyorduk, patates ithal etmiyorduk, kırmızı mercimek ithal etmiyorduk, yeşil mercimek ithal etmiyorduk, kırmızı et ithal etmiyorduk, canlı hayvan ithal etmiyorduk. İthal etmek gibi bir kavram yoktu gıdada. O zaman bu ülkede birine ‘Türkiye canlı hayvan ithal edecek, düve ithal edecek, et ithal edecek’ deseydiniz, köyde olsa sopayla kovalarlardı sizi.

TEMEL GIDA MADDELERİ İTHAL EDİLMEZ

Türkiye bize göre gıdada kendi kendine yeterdi. Kendi kendine yetmek çok izafi bir kavram. Kendi kendine yeten dediğimiz zaman insanın temel gıda maddesi dediğimiz 18 bilemediniz 20 adet gıda var. Bunlar, buğday, pirinç, arpa, yulaf, mısır, kırmızı et, beyaz et, yumurta, süt gibi ürünler. Bu ürünlerde yani temel gıda ürünlerinde Türkiye ithalatçı değildi ve kendi kendine yeterdi.

80’li yıllarda Dünya Bankası ve IMF kıskacına düştük. Dünya Bankası yapısal reformları gündeme getiren, IMF de o yapısal reformların hayata geçmesi için finans sağlayan kurumlardır. Biz IMF ile her masaya oturduğumuzda bize ev ödevleri verdi. 1986-87 dönemlerinde Türkiye ilk kez dışarıdan tohum almaya başladı. Ziraai mücadele kurumları yavaş yavaş kapatıldı.

 Bu planlı bir operasyon muydu?

Elbette. Küresel sermayenin, emperyalizmin genç, doğurgan ve  sürekli nüfusu artan bir ülkeyi elbette bir pazar olarak görmesi normaldir onlar açısından. Ama emperyalizme ve onun büyük şirketlerine ülkeyi teslim etmek asıl sorgulanması gereken konudur. Yerli işbirlikçi mekanizmanın bu hale gelmesi çok önemli. Ardından Özal’lı dönem. Tarım kurumlarının tek tek kapatılması, zirai araştırmalardan uzaklaşılması, birçok kurum ve kuruluşun yavaş yavaş işlevsiz hale getirilmesi yine ardından Çiller’le birlikte gümrük birliği süreci, yaşanan ekonomik krizler ve 2002’de AKP’nin iktidara gelmesi süreci tarımı çok etkiledi.

DERVİŞ’İN KANUNU TARIMIN BİTİŞİNİ ATEŞLEDİ

Kemal Derviş’in ekonomik programı, bazı kurumların düzenlenmesi ve çıkarılan kanunlara bakmak lazım. Özellikle Kemal Derviş döneminde çıkarılan bir kanun var. 4572 sayılı Tarım birlikleri ile ilgili kanun. Bu kanunla birlikte 80’li yıllarda başlayan ‘devlet-köylü ilişkisinin bitirilmesi’ projesi tamamlandı. 2001 yılında bu kanunla ‘devlet-köylü-çiftçi’ ilişkisi tamamen bitirildi.

4572 sayılı kanunu biraz açar mısınız?

O kanun diyor ki, ‘Türkiye’de tarımla ilgili KİT’lerin faizlerinin bir bölümünü bir kereliğine siliyorum. Daha sonra geri kalan ana para borçlarını da uzunca bir taksite yayıyorum. Kurumuna göre bazılarının borçlarını azaltıyorum. Ama bundan sonra görev zararı oluşturmayacak, tamamen özerk çalışacak yani şirket mantığıyla çalışmasını sağlıyorum’ diyen bir kanun bu. Bu arada ben ziraat mühendisiyim ama asıl mesleğim çiftçilik. Çiftçilik olmasaydı ben ziraat mühendisi olamazdım.

Ben çiftçi olarak süt ürettiğimde sütümü Türkiye Süt Endüstrisi Kurumu’na veriyordum. Devletin kurumu sütümü alır benim paramı öderdi. Ben et üretiyorsam etimi Et Balık Kurumu’na verirdim. 15 günlük ya da 20 günlük çek alırdım. Olmadı peşin alırdım paramı. Devletin kurumuna verirdim.

Şimdi çitçi ürettiği ürünü satamıyor mu? Devlet yine alıcı konumunda değil mi?

DEVLET ÇİTÇİSİNİN ÜRETTİĞİ ÜRÜNÜ ALIRDI

Yem ihtiyacım olduğunda Türkiye Yem Sanayine giderdim. Yemimi alırdım. Hayvanımı ya da sütümü satacağım vakte kadar hiçbir zam ya da fark koymadan yemimi alırdım. Dolar artıyor diye yem zamlanmazdı. Çünkü yem kendi hammaddemizden üretilirdi. Devlet hammaddeyi çiftçisinden ya da TMO’dan alırdı, yeme çevirir çiftçisine verirdi. Böyle bir mekanizma vardı.

Zeytin üreticisi Marmarabirlik’e verirdi zeytinini, ipek üreticisi Kozabirlik’e verirdi, fındık üreticisi Fiskobirlik’e verirdi ürününü. Çiftçinin üretim esnasında da yanında olan ürettiği ürünü de değerlendiren bir devlet vardı. Bu sistem Özal’la başlayan serbest dünya düzeni ya da piyasa düzeni ile kırıldı. Derviş’in bu kanununu o hükümet uygulayamadı. 2002’deAKP geldi ve o kanunu radikal bir şekilde yürürlüğe koydu.

AKP Kemal Derviş’in kanununu uyguladı yani?

Evet Derviş’in kanununu uyguladı. Arkasından şeker kanununu çıkardılar, tekel kanununu çıkardılar, organik tarım kanununu çıkardılar, 4588 sayılı tarım kanununu çıkardılar 2006 yılında, 5403 numaralı toprak işleme ve arazi kanununu çıkardılar. Ondan sonra arka arkaya sürekli kanunlar çıkardılar. Tamamen tarıma dönük onlarca kanun çıkardılar. Bunları hepsinin altında liberalleşme vardır. Çiftçinin yalnızlaştırılması vardır. Geriye sadece TMO, Tarım Kredi Kooperatifi ve Ziraat Bankası kaldı. Tarım kredi de artık Ziraat Bankası’ndan indirimli kredi kullanamıyor. Ticari kredi de nasıl kullanılıyorsa diğer kurumlar öyle ticari kredi kullanabiliyor. Böyle olunca devlet sistemden çıktı, çiftçi sahipsiz kaldı. Alıcı bulabilirse malını satıyor, bulamazsa mal elinde kalıyor çiftçi zarar ediyor.

18 YILDA 600 BİN ÇİTÇİ BATTIĞI İÇİN ÇİFTÇİLİĞİ BIRAKTI

Bakın rakam olarak vermek isterim. 2002 yılında Türkiye’de 2 milyon 780 bin kayıtlı çiftçi vardı. 2019’un sonunda bu sayı 2 milyon 100 bine düştü. Yani 600 bin çiftçi açık bir şekilde sistemden uzaklaştı. Peki nereye gitti bu çiftçi? Bu çiftçi para kazanamadığı için evini barkını, tarlasını terk etti. Ya da çiftçiliği bıraktı köyde yaşlı köy nüfusu olarak tüketici moduna geçti. Orada çaresiz bir yaşam sürdürüyor. Peki çiftçinin borcuna gelelim şimdi. 2002 yılında bu 2 milyon 780 bin çiftçinin bankalara olan borcu 2 milyar 400 milyon TL idi. 500 milyon da siz diğer borçları alın. Tarım krediye, bayiilere, akaryakıt istasyonlarına toplasanız 3 milyar TL eder.

ÇİFTÇİNİN BORCU 3 MİLYARDAN 180 MİLYARA ÇIKTI

2020 yılında nüfus artmasına rağmen 680 bin çitçinin sistemden çıkmasına yani çiftçiliği bırakmasına rağmen kalan 2 milyon 100 bin çiftçinin sadece bankalara olan borcu 130 milyar TL. Borç 53 kat artmış. Ayrıca çiftçinin Tarım Kredi Kooperatifi’ne borcu 12 milyar TL oldu. Ayrıca elimizde kesin veri olmamasına rağmen çiftçinin akaryakıt istasyonlarına olan borcu, bayiye gübre borcu, bayiye yem borcu, elektrik borcu, DSİ’ye ve özel yapılara su borcu var. Bunları da dahil edersek çiftçinin şu anda 180 milyar TL borcu var.

Madem borç yükseldi, çiftçi bu parayı nereye harcadı?

ÜRETENİN 5 MİLYAR LİRA HACİZ BORCU VAR

Daha beter bir şey söyleyeyim çiftçinin bankalara olan 130 milyar TL borcunun 5 milyarı takip ve haciz konumunda. Şimdi şöyle bir soru sormak lazım. Bu çiftçi bu kadar parayla yeni tarım alanı mı aldı? Yeni tarım alanı almıyorsa bu borç ne? Bu arada Tarım krediye olan borcun 1.5-2 milyarı da takipte olsa 7 milyar takipte olan borç varsa  geriye doğru ciddi bir ödeme var herhalde demek lazım. O zaman açıklayalım:

18 YILDA 35 MİLYON DÖNÜM TARIM ALANI YOK OLDU

2002 yılında Türkiye’nin 420 milyon dönüm bitkisel üretim, hayvansal üretim ve mera varlığı vardı. Bugün 35 milyon dönüm bu alan azaldı. Demek ki borcu 60 kat artan çiftçi arazisini büyütmemiş. Peki ne yaptı? Villa mı aldı şehirden, Mercedes taksi mi aldı, rezidans mı kurdu, alışveriş merkezleri mi açtı, yurtdışına her sene 300 gün seyahat yapıp para mı harcadı? Çiftçi, 2003’ten itibaren bankalar aracılığı ile o kadar hızlı borçlandırıldı ki bir daha hiç ödenmeyecek gibi hızlı bir borç sarmalının içerisine girdi. Kar topu gibi olan borç çığa dönüştü.

Bunun çok net bir açıklaması var. 1980’li yıllarda çiftçi sadece Ziraat Bankası’ndan kredi alabiliyordu. Bankadan kredi alabilmek için mesela 100 bin lira kredi alabilmek için 200 bin liralık ipotek göstermek zorundaydık. 2003’ten itibaren yabancı bankalar Türkiye’ye girip ülkeyi bir sömürü alanına çevirdiği andan itibaren çitçiye kredi verildi, çiftçi borçlandırıldı. Mesela tarlanın hektarının değeri 20 bin lira, çiftçi o hektar karşılığında 35 bin lira kredi alabiliyor.

Bu söylediğinizden şu anlam mı çıkıyor. ‘Hükümet yabancı sermaye ile birlik olup 18 senede çiftçiyi tüketti.’’

Aynen öyle. Aynen.

Peki bundan iktidarın çıkarı ne?

Onu da paylaşalım. İktidar geleceği öngörmediği için günü kurtarma günü rahatlatma derdinde. Herkes altına araba almaya başladı çiftçi de altına yeni traktör almaya başladı. 800 bin traktör vardı şu anda 1 milyon 700 bin traktör var. Yahu traktör araba gibi böyle 5 yılda kullan at bir durum değil. Ya da senede 100 bin kilometre yapamazsınız. Senede yapacağınız en fazla 1000-1500 saattir. Peki ne oldu bu traktörlere? Özel bankalar kredi musluklarını açınca, daha önceden rahatta olan çiftçiler yeni traktörler aldı. Çiftçi, bir borç yüküne girdi ve borç yükünün farkına bile varmadı. Sonra borçlar ödenemedi için ötelendi de ötelendi. En sonunda çiftçi borç ödeyemez hale geldi.

TÜRK ÇİFTÇİSİNİ DOLARA MAHKUM ETTİLER

Girdiler dolar kuru üzerinden hesaplandı. Çıktılar iktidarın ithalat sopasıyla dünya piyasalarına göre hesaplanmaya başladı. Ne demek istiyorum. Çiftçi mazotu alırken dolarla, tohumu alırken dolarla, elektriği alırken dolarla! Yani çiftçinin alım yaparken bütün girdisini belirleyen döviz ve de şirketler. Çitçi ürününü üretiyor satacak buğdayını, arpasını, mısırını, pamuğunu. Devlet fiyat açıklıyor. TMO falan hala ayakta, Çukobirlik falan da hala var. Ama onlar devlet kurumu olma özelliğini yitirdi. Onlar da fiyat açıklarken dünya piyasalarına bakıyorlar.

Devletin bu kadar ziraat mühendisi var. Onlar yardımcı olmuyor mu çitçiye?

TARLADA ÇALIŞANA YOL GÖSTEREN YOK

Şimdi bakın sisteme. Bir çiftçi düşünün; bu çiftçi ne ekeceğine kendisi karar verecek. Buğday mı ekecek, mısır mı ekecek, tütün mü ekecek. Çiftçi üretim çeşitliliğini kendisi belirleyecek. İki: Tohumu kendisi belirleyecek ki orada bir mühendisliğe başlıyor. Üç: Valla ilacı da kendisi belirleyecek. Orada da bir mühendislik yapacak. Devam ediyor hastalık ve zararlılarla mücadelede gübreyi de kendisi belirleyecek. Analiz falan yok. Kendi klasik yöntemlerine göre yapacak. Dönecek finans bulmak için işletme veya iktisat bitirmiş olması gerek finansı da kendisi ayarlayacak. Dönecek, yağmur yağarsa, dolu yağarsa, sel olursa, buz olursa, gök gürlerse ‘’Onlar da Allah’tan geldi’’ diyecek. Her şeye rağmen ürününü üretti. Satmaya gelince çiftçiye diyecekler ki ‘Dur bakalım! Dünya borsalarına bir bakalım! Dünya borsalarında fiyat ne kadar? Ona göre sana bir fiyat vereceğiz.’’

Şimdi bakın girdisini kendisi belirleyebildi mi çiftçi ‘Hayır’, çıktısını kendisi belirleyebildi mi ‘Hayır’. E ne olacak şimdi? Hükümet ithalat potasına girdi. Çiftçi ne yazık ki kendi topraklarında bekçilik yapan sonra da orayı terk eden bir yapıya dönüştü. Bu şekilde para kazanamayan çiftçi, yerini yurdunu terk ederek kentlere varoşlara geldi.

HER ŞEYE İTHALAT LOBİSİ KARAR VERİYOR

Bu arada iktidar yeni bir şey daha getirdi Türkiye gündemine. Artık ciddi bir ithalat lobisi oluştu. İktidar şunu yaptı. Ekmek toplumu olduğumuzu bildikleri için ‘Benim halkım ucuz ekmek yemeli’ diyerek buğdayı sürekli ucuza almaya çalıştı. Yani çiftçiyi ithalat sopasıyla terbiye etti. ‘Sen buğdayı kaça üretirsen üret. Ben dünya piyasalarına bakarım. Senin maliyetin, yaşam payın beni ilgilendirmez. İşçisin sen işçi kal dedikleri gibi çiftçisin sen çiftçi kal, köylüsün köyde kal, kölesin köle kal’ dedi. ABD’nin parasıyla, küresel sermayeyle benim çiftçimi rekabet ettirerek terbiye etmeye çalıştı. Uzunca zaman böyle yaptı. Buğdayda, arpada, mısırda, nohutta, soyada, patateste, soğanda çiftçiyi kaderine terk etti. Tüccarın, küresel sermayenin insafına bıraktı. Çok net bir şekilde bıraktı. Çiftçi de maliyetlerle baş edemeyince, ithalatla baş edemeyince kısmen sistemden çıktı.

2018’DEN BERİ BUĞDAY İTHALATI YASAK!

Burada uzunca zamandır başka bir hikayeye doğru gidiyoruz. İktidar ithalat sopasıyla çiftçiyi terbiye ediyordu. Öte yandan da tüketiciye insanca ücret veremediği için çiftçiyi baskılayarak işi götürmeye çalışıyordu. Bakın 2018 Ağustos ayından beri buğday ihracatı yasak. 2020 Ocak ayından beri soğan-patates ihracatı yasaktı. Limon ihracatı yasaktı. Bir ara un ihracatı yasağı geldi. Sonra döndü makarna ihracatı yasağı getirildi. Tabii toplum bunları bilmiyor. İktidar bu süreci pazarlar ve marketler üzerinden yönetti. Halk da tarım sürecine sofraya gelen ürünler üzerinden bakıyor.

AB ÇİFTÇİSİNE YÜZDE 70’E YAKIN DESTEK VERİYOR

Öbür yandan bakalım Avrupa ve dünya nasıl bakıyor bu işe. Halkın gıda egemenliği üzerinden dünyanın büyük devletleri çok önemli işler yaptılar. İkinci dünya savaşından sonra ülkelerin bütçelerinin yüzde 70’ine varana kadar tarıma destekleme yaptılar. İkinci dünya savaşında ülkeler tarım ve gıdanın ne kadar önemli olduğunu savaş alanlarında gördüler. Biz ikinci dünya savaşında kimseden yana olmadığımız için her taraftan ambargo yedik. Evet ekmeği karneyle dağıttık. Ama savaşa da girmedik aç da kalmadık.

ŞİMDİLİK SİYAH İNCİR İTHAL ETMİYORUZ

Bu anlattıklarınız ışığında sormak istiyorum. İthal etmediğimiz bir tarımsal ha da hayvansal ürün var mı?

Var elbette. (Burada gülüyor) Siyah inciri ithal etmiyoruz. Fındık ithal etmiyoruz. Kayısı ithal etmiyoruz. Var ithal etmediğimiz ürünler. Her gün incir yer misiniz? Sene de bir mevsim. Ama her gün ekmek yiyor musunuz? Evet yiyorsunuz. Patates, süt, et yiyor musunuz her gün ya da haftada birkaç kez? Zaten yemeniz gerekir. Baştan söylediğimiz 18-20 kalem temel gıda maddesinde Türkiye inanılmaz bir biçimde ithalatçı konumunda.

Temel tüketim ürünleri dediğimiz ürünlerin hepsini ithal mi ediyoruz?

Hemen hemen hepsini. Söyleyeyim ithal ettiğimiz temel gıda ürünlerini. Buğday, arpa, mısır, çeltik, nohut, kırmızı mercimek, yeşil mercimek, bakla, ayçiçeği, susam, soya fasulyesi, yer fıstığı, koza, pamuk, kenevir, tütün, çay, kuru sarımsak, taze sarımsak… daha ne sayayım?

ARTIK PARASIYLA BİLE ÜRÜN ALAMAYACAK HALE GELDİK

Bakın bir süre önce TMO 400 bin ton buğday ithalatı için ihale yaptı. Kaç ton alabildiler: 95 bin ton. Kaç dolardan: 304 dolardan. Şimdi buğdayın dünya piyasalarındaki fiyatı ne kadar. 210 ila 240 dolar arasında değişiyor. Biz tonunu 304 dolara aldık. Çünkü ya o kadar fiyat yükseltmemize rağmen bulamadık ya da fiyatlar çok çok yüksekti.

Burada sorulması gereken soru şu: 95 bin ton buğday yeterli idiyse neden 400 bin ton için ihale açtık? 400 bin ton buğday lazımsa neden 95 bin tonla yetindik? Devlet aklı bunu yapar mı? Bir buğday pahalı, iki buğday bulamadılar. İşte son 15 yıllık ithalata dayalı rejimin geldiği nokta bu. ‘Param var ki ithal ediyorum’ diyordu Tarım Bakanı iki yıl önce. Hadi et bakalım! Çok önemli bir soruydu bu sorduğunuz. Temel gıdada biz dışa bağımlıyız. Temel gıdalar olmazsa olmazdır. İnsan ekmek yiyecek, et yiyecek. Bakın balık bile demiyorum. Bizde yıllık balık miktarı 7-7.5 kilo hemen yanı başımızdaki Yunanistan’da 25-30 kilo. Bunu bile söylemiyorum. Kırmızı ette farklı mıyız hemen söyleyeyim.

ET TÜKETİMİNİN BÜYÜK BÖLÜMÜ TAVUK ETİ

Hükümet diyor ki et üretimi 200 bin tondaydı biz 1milyon 200 bin tona çıkardık diyor. Muhteşem! Peki soruyu şuradan sorayım. Sizden önce 66 milyon insan vardı. Bunlar nerede? Hemen yanı başımızdaki Yunanistan’da et üretimi 65-70 kiloyu buluyor, Avrupa ülkeleri 80-85 kiloyu buluyor. Kanada 100 kiloyu buluyor. Biz 30-35 kilo civarındayız. Onun da büyük kısmı tavuk eti.

ROMANYA AYÇİÇEĞİ YAĞI VERMESE MARKETLERDE YAĞ OLMAYACAKTI

Hükümet 25 bin ton ayçiçeği yağı almak için ihale açtı. Ayçiçeği yağı fiyatı neden uçtu bu kadar?

AKP iki yıldır ithalatta rekora doymuyor.  Ayçiçeği tohumu ithalatında dünya rekoru kırıyoruz zaten. Türkiye’nin yılda 4 milyon ton ayçiçeğine ihtiyacı var en az. Şu anda 2 milyon ton civarında üretim var. Bunun bir milyon tonunu ayçiçeği alarak takviye ediyoruz. Geriye kalanını da yağ olarak ithal ediyoruz. 2018 Ağustos’ta başlayan döviz kriziyle Türkiye bugünkü sarmala geldi. 2017 sonunda buğdayda gümrük yüzde 130, arpada yüzde 130, mısırda yüzde 130, canlı hayvanda yüzde 100, ayçiçeğinde yüzde 45-50 arası değişiyor bugün geldiğimiz noktada bu gümrükler yüzde 0. Sadece TMO’ya değil. Tüccara da ithalatçıya da 0. Buna rağmen eğer Romanya kesseydi ihracatı. Türkiye Ağustos ayından itibaren safrasında Ayçiçek yağı bulamayacaktı. Durum bu kadar vahim. Siz gümrükleri sıfırlayınca onlar da uyumuyor ton başına fiyat artırdılar dolar düzeyinde.

Örneğin soyada 400-420 dolardı ton fiyatı, 580-600 dolarlara kadar çıktı. Buğday için de aynı şey yaşandı. 220 dolar civarında iken 300 doların üzerine çıktı. Bu bütün ürünler için böyle.

DÜNYADA TAHIL TİCARETİ 4 FİRMANIN ELİNDE

Türkiye’de şöyle bir şey var. Hükümet destekli lobiler var. Buğday lobisi, et lobisi, süt lobisi, mısır lobisi. Bunlar ürünü ithal edip karlarını alıyor ve çiftçi de umurlarında değil. Bakın dünyadaki tahıl ticaretinin yüzde 75’i 4 firmanın elinde. Bunlardan sadece birinin ismini söyleyeyim gerisini söylemeyeceğim dahi: Dreyfus.

Bakın biz buğdayın yüzde 60-70’lik kısmını Rusya’dan alıyoruz geri kalanını Ukrayna’dan alıyoruz. Peki biz Ukrayna çiftçisinden mi alıyoruz bunu. Hayır. Tamamen şirketten. Bizim ülkemizde buğday kimin elinde? O da şirketlerin elinde. Bu şirketler öyle güzel yönetiyorlar ki sistemi. Ayçiçeği de bunların elinde, soya da bunların elinde, mısır da bunların elinde. Ülkeler bu şirketleri destekliyorlar.

Çiftçi sık sık ürünüm elde kaldı diye feryat ediyor. Satmakta zorlanıyor mu ürününü?

PATATESİ UCUZA ÜRETİYORUZ AMA KİMSE ALMIYOR!

Ben şimdi soruyu şuradan soracağım. Almanya’da şu anda 1 kilo patatesin üretim maliyeti 1 avro. Bizde 80 kuruş. Yani onda biri. Peki Almanya bizden patatesi neden almaz? Bizde gümrükler de sıfırlandı. Neden ABD ve Almanya sıfırlamıyor gümrüklerini? Neden gelip bizden almıyor? Hollanda’nın domates üretim maliyeti bizden pahalı. Bizim üretim maliyetimiz onların yarısı olmasına rağmen bizden domates almaz. Çünkü korumacılığını hiçbir zaman bırakmaz. Devlet çiftçisini korur. Bizde nasıldı? Üreticiden ürünü devlet alırdı. ABD’de bu iş tarım kooperatifleri, AB’de tarım birlikleri üzerinden gider. Devlet destekler kooperatiflerini ürettirir, şirketlerine de sattırır. Sen al sat diyor. Benim çiftçimin ürettiğini sat, zarar ettiğin noktada farkını ben ödeyeceğim diyor.

BÜYÜK DEVLETLER KENDİ ÇİFTÇİSİNİ KORUYOR

Bir örnek vereyim. ABD buğdayını üretti. Dünya borsalarında da fiyat 180-190 dolar. Birden Kanada’nın bir şirketi 170 dolara indirdi buğdayı. ABD’nin buğdayı satılır mı satılmaz. Ne yapıyor büyük devlet? Hemen ilgili makama diyor ki, ihracatçılarla bağlantı kur. Tonunu 168 dolar yapsınlar ve satsınlar. Ben desteklerim. Çiftçisini hiç bu işe bulaştırmıyor. Çiftçisini kooperatif üzerinden destekledi. Bizde iktidar ne yapıyor. Senin kaça ürettiğin beni ilgilendirmez, ben dünya borsalarına göre senin ürününe para veririm diyor. Böyle bir model olabilir mi?

Anlattıklarınızdan anladığımız kadarıyla iktidar çiftçiyi yok sayıyor. Dünyanın büyük devletlerinin kendi çiftçisine bakışı nasıl?

AB BÜTÇESİNİN YÜZDE 37’Sİ TARIMA AYRILDI

Avrupa Birliği’nin 2020 yılı bütçesi 168 milyar Euro. Bunun 60 milyar eurosu yani yüzde 37’si doğrudan tarım desteğine ayrıldı. Avrupa ikinci dünya savaşında gerçeği gördü. Sistem şu tüketici belirli bir gelir seviyesinde, devletler de tarımı yani çiftçisini destekliyor. Türkiye’nin gıdadaki en büyük sorunu şu: Çiftçi girdiler yüksek olduğu için ürettiği üründen kar edemiyor. Çalışan kesim de büyük bölümü asgari ücretli olduğu için çiftçinin zarar ederek sattığı ürün hala ona pahalı geliyor.

TÜRKİYE’DE TARIMA AYRILAN PAY YÜZDE 1,8

Türkiye’de 2002’de genel bütçenin yüzde 2’si tarıma ayrılmıştı, 2020 yılına geldiğimizde bu oran yüzde 1.8’e indi. Durumumuz budur. Çitçiye ‘Ölün, geberin, arazilerinizi satın’ diyor hükümet. Bugün serada 1 kilo domatesin üretim maliyeti 2 liradan aşağı olmaz. Üretici dese ki, ‘Ben hediye ediyorum hiç para almayacağım. İstanbul haline gelene kadar o ürünün bir liradan fazla masrafı var’

Almanya’da bir asgari ücretli 1500 euro para alıyor. Et 4 euro civarında. Yani asgari ücretle 350-400 kilo et alabiliyor. Bizde 2850 lira. Onu da yaptık diye dünyayı yıkacaklardı. O parayla en fazla alacağınız et 56 kilo. Mesele burada. O üretici pahalı üretmesine rağmen sürdürülebilir tarım yapıyor. Ne kazanacağını biliyor. 15 günde 20 günde bir fiyat değişmiyor. Fiyat istikrarı var. Onlarda asgari ücretli maaşının yüzde 10-15’i ile gıda alışverişini yapabiliyor. Bizde yüzde 35-40’ını ayırmak zorunda. Durum bu kadar net. Büyük fotoğrafa bakınca ekonomi yönetimini görüyorsunuz.

Fiyatların fahiş artışından herkes birbirini suçluyor. Üretici aracıyı, aracı devleti, devlet dış güçleri. Sizce asıl sorumlu kim?

3 KİLO ARMUT 1 LİTRE MAZOT EDİYOR

Ben armut üreticisiyim. 2002 yılında ben bir kilo armut verip bir kilo mazot alabiliyordum. Bugün 3 kilo armut satarsam bir litre mazot alabiliyorum. O zaman dolar 1.3 liraydı bugün 7 lira. Tam 5 kat artmış. Bu şu demektir. Bütün maliyetler 5 kat artmış demektir. Asgari ücretli ürünü üretim maliyetinden bile istediği kadar alamaz bizde. İnsanlar pazar artıklarından ve çöp bidonlarından gıda maddesi topluyor.

Fiyatların artmasından üreticiyi sorumlu tutamazsınız, pazarcıyı sorumlu tutamazsınız. İnsanları stokçulukla suçlayamazsınız. O gün depo basıyordunuz. Gelin bugün de basın. Soğanlar depolarda çürüyor. İşinize geliyor. İktidar patates soğan ucuz olsun asgari ücretli alsın diye bakıyor. Buğdayı da ben baskılarım ekmeğe de zam yaptırmam. Bakış açısı bu. Fiyatların yüksek olmasından ne çiftçiyi, ne pazarcıyı, ne marketleri, ne AVM’yi ne de zincir marketleri suçlayamazsın. Zaten senin görevin denetlemek. Fahiş fiyattan şikayet edeceğine denetim mekanizmasını kullan. Sen yandaş marketleri zengin etmişsin. ‘Ayçiçek yağı şişti patladı’ diye birinde indirim yaptırıp insanları kuyruğa sokuyorsun. Aynı markete giren insana diğer bütün ürünlerden zamlı satış yapıyorsun.

İKTİDAR İTHALATI SEVİYOR NEDENSE?

Üretim maliyetleri mutlaka düşürülmeli. Üretim maliyetlerini düşüremiyorsanız destekleme ile çiftçiyi ayakta tutmalısınız. Ayrıca asgari ücretle çalışan ya da geliri olmayan insanlara insanca bir gelir sağlamalısınız ki, ne üretici bu zalim düzenden perişan olsun ne de tüketici akşama kadar lanet okusun. Bu kadar net. Bu tamamen siyasi bir tutumdur. İktidarın tutumu çok nettir. Üretmek yerine ithal etmeyi, sorunları çözmek yerine durumu idare etmeyi, çiftçiyi desteklemek yerine onu batırıp ithalatı öncelemeyi hedef almıştır.

18 YILDA HAYVAN YEMİNE 58 MİLYAR DOLAR VERDİK

Kırmızı et ithal, canlı hayvan ithal. Ama hiç konuşulmayan bir şey var. 18 yıllık AKP iktidarında 130 milyon ton yem hammaddesi ithal ettik. 2020 yılında 4.5 milyar dolar para verdik yem hammaddesine. 2003’le 2020 arasında 58 milyar dolarlık yem hammaddesi ithal ettik.

5.5 milyon tane canlı hayvan ithal ettik. Hatta Bakan demişti ki iki yıl önce ‘Bir daha canlı hayvan ithal etmeyeceğiz’ Buna rağmen 2019’da 600 bin, 2020’de 400 bin canlı hayvan ithal ettik. 3 milyondan fazla küçükbaş ithal ettik. 300 bin ton eti de ekleyin buna. Toplam 8.5 milyar dolar da bunlara para verdik. Biz AKP döneminde toplam 67 milyar dolar parayı yabancılara vermişiz. Hayvan ithal mi ithal, yem ithal mi ithal. Nasıl yerli ve milli hayvancılık oluyor bu?

2 MİLYARLIK ÇİN’DEN FAZLA BUĞDAY İTHAL EDİYORUZ

Son iki yıldır dünya rekoru kırıyoruz. Çin’in 1,5-2 milyar nüfusu var. Çin’den bile daha fazla buğday ithalatı yapıyoruz iki yıldır. Bazıları diyor ki, ‘Biz buğdayı alıyoruz işleyip satıyoruz.’’ Yani 18 milyar dolarlık buğday ithalatımız var biz işleyip 22 milyar dolarlık satış yapıyoruz.  Buna itirazımız yok. Biz diyoruz ki buğday ekilen alan 93 milyon dönümden neden 68 milyon dönüme düştü? Neden 24 milyon dönüm arazi ekilmiyor. Biz buğdayın hepsini burada üretelim. Satalım 22 milyar doların hepsi kar olsun. O 18 milyar doların 5 milyarını benim çiftçime versen de aradaki kar 4 milyar olacağına 17 milyar olsa kötü mü olur? Buğday alırken 1 kuruş indirim için yalvarıyoruz ama!

Bu dediğinizin olmasını kim engelliyor?

İktidar ve küresel şirketler. Bütün mesele İMF, bütün mesele yabancı şirketlerin Türkiye’deki istekleri. Bütün mesele 90 milyonluk tüketen bir toplum olmamız. Hepimiz müşteriyiz çünkü. Hasta oluruz ilaç Bayer’den, tarlaya tohum ekeriz tohum Bayer’den, ürüne ilaç alırız ilaç Bayer’den. Nereye dönsek 10-12 şirket akrabamız olmuş. Bir de siz buna iktidarın açgözlülüğünü ve yandaşlarının ‘ye kürküm ye’ diyen anlayışını da koyduğunuzda nasıl hepimizin köle olduğunu görürsünüz.

Peki şu anki durum ne ve bundan sonra ne olacak?

İktidar dışarıya mahkum etti ülkeyi. Türkiye artık ithalatı mecburen yapmak zorunda olan bir ülkedir. Gümrüklerin düşürülmüş olmasına rağmen ucuz ürün bulamamaktayız. İktidarın çitçiyi terbiye etmek için kullandığı ithalat sopası, şimdi iktidarı terbiye ediyor. AKP iktidarının 18 yıl ezdiği çiftçinin ahı tuttu. Çiftçi nerede? Çiftçi batık. Ama mecburen üretmek zorunda çünkü borcu var. Borcuna takla attırıyor. Çiftçinin mal varlığı 300-500 bin, aldığı kredi 700 bin. Çiftçi bitik durumda. Dolayısıyla banka sana artık kredi de vermiyor. Çiftçinin önünde iki yol var. Ya malını mülkünü satıp borcunu kapatacak ama ortada kalacak, ya da tefeciden para alıp borcunu kapatacak bu sefer de tefecinin eline düşecek.

Sorunları tespit ettiniz. Peki çözüm ne? CHP iktidara gelse çiftçinin derdine çare bulabilecek mi?

Çözüm var. Ama bu anlayışla olmaz. Adını doğru koyarsak çözümü buluruz. Türkiye’nin tarımdaki en önemli sorunu ve çözümünü söyleyeyim. Tarımın sorunu ekonomik mi? Ürün ithal ettiğimize göre paramız var değil. Peki tarımın sorunu teknolojik mi? Her türlü teknoloji anında geliyor o da değil. Bilimsel mi? Binlerce ziraat mühendisimiz var o da değil. Tarımın sorunu politiktir. Ben diyorum ki kendi topraklarımda kendi insanımı dengeli ve yeterli beslerim. İktidar da diyor ki, ‘’ben ithal ederim hem yandaşlarım kazanır hem yabancı şirketler. Ben de bu arada ne alırsam!’’ Sorun belli yani. Siyasi. Bunun başka hiçbir tespiti yok.

ÇİFTÇİYE YOL GÖSTERMEK ŞART

Sen çiftçiye yol gösterdin mi? Şunu ekersen desteklerim şunu ekersen desteklemem dedin mi? Sen sadece üretim maliyetini artırdın, ürünü de dünya piyasasına göre alırım dedim olmadı. Olmayınca gümrükleri sıfırladın yine olmadı. Sıfırladığın gümrükler kadar çiftçini desteklemezsen olmaz. Bu tahterevalli gibidir. Birini artırırken birini desteklemezsen olmaz işte.

Bizim avantajlarımız var. Türkiye Avrupa ülkeleri içerisinde toprak alanı en büyük ülke. 370 milyon dönüm tarım toprağımız var. Çalışacak genç nüfusu var. 60 milyon dönüm sulu tarım yapılan alan var. Buna 25-30 milyon dönüm daha eklenebilir.  Nadasa bırakılanlar hariç 70 milyon dönüm de kuru tarım alanı var. Bir plana ihtiyacımız var. Ekilebilir alanların tümü temel gıda ürünleri, yem bitkileri ve endüstri bitkileri için ayrılmalıdır. Bize çözüm söyleyin diyorlar. Çözüm bu.

YAŞ MEYVA ÜRETİMİ MALİYETLİDİR

Bize Avrupa Birliği diyor ki hep sebze meyve ekin. Hükümet de diyor ki yaş sebze ve meyvede üretimi şu kadar artırdık. Aferin iyi halt etmişsin. Buğdayı, arpayı, ayçiçeğini dışardan alıyorsun. Ne katacaksın yemeğin içine yağ yerine domates mi katacaksın, elma mı katacaksın?

Çok önemli bir durum var. Bize emeği çok masrafı çok ürünleri yetiştirin diyorlar. Buğdayın ne masrafı var? Çok az. Peki armudun? Ben armuda 20-25 defa ilaç atıyorum. Bu ilaç kimin peki? Bayer’in. Meyve ze sebze emek ağırlıklı masrafı çok alıcısı yok ürünlerdir. Domatesi Rusya almasın çürüyor işte. ‘Alın’ diye yalvarıyoruz. Rusya şimdi sıcak su kullanarak ülkenin büyük bir kısmında domates üretimine başladı. İnsanların yaşamını sürdürmesi için gerekli temel ürünlerde belirleyiciler. Rusya bize temel ürün olan buğdayı satıp işine gelirse bizden domates alıyor.

Covid gıda ile bulaşsaydı ne olurdu bu milletin hali. Covidden sonra herkes milli tarımına döndü. Yerel tarıma döndü ve stoklarını gözden geçirme kararı aldılar.

Bu tarım politikası ile fiyatların artması da sürecek gibi yani?

Elbette. Şunu artık herkes bilsin dünyada ucuz gıda yok. İnsanlar çoğalıyor, hastalıkların ne zaman çıkacağı belli değil, küresel ısınma nedeniyle iklimlerin değiştiği bir dönemden geçiyoruz. Covid nedeniyle lojistik fiyatları yüzde 100’e yakın arttı. Bütün ülkeler tarımla ilgili politikalarını gözden geçirdi. Bütün ülkeler covid sebebiyle eve kapanınca yönetimler çiftçilere teşekkür etti. Çocuklarımızın önüne yemek koyabiliyorsak sizlerin sayesinde dediler. Çitçilere sizleri sonuna kadar destekliyoruz üretin dediler.

‘’BAKAN BEY İHA YESEYDİN O ZAMAN!’’

Bir de şu var söylemeden geçemeyeceğim. Şey diyorlardı yapay zeka, inovasyon, teknoloji falan. Bakan diyordu ki, bir cep telefonu alabilmek için sizin bir TIR buğday vermeniz gerekli? Hem de küçümseyerek. Noldu covid çıkınca marketlerden un, şeker, makarna, çikolata falan depolamaya gittiniz. Cep telefonunuzu, lüks saraylarınızı yeseydiniz. Lüks araçlarınızı  yeseydiniz, o paralı ve pahalı yollarınızı yeseydiniz. O gün de bakan diyor ki, ‘’Tarımda bütçemizi şuradan şuraya çıkardık ama kabul edelim bir kilo İHA’nın değeriyle bir kilo buğdayın değeri aynı değil’’ O zaman İHA yeseydin beyefendi. SİHA yeseydin beyefendi! Akla ziyan bunlar akla ziyan. Bir insan olarak utanıyorum, bir ziraat mühendisi olarak utanıyorum ama bir çiftçi olarak daha çok utanıyorum.

CUMHURBAŞKANLIĞI SİSTEMİ FİYATLARI ARTIRDI

Çiftçi asla zarar ettirilmeyecek. Planı koyun bu çiftçi 5 yılda sizin ithal ettiğiniz temel gıda ürünlerinin büyük çoğunu ithal etmenize gerek kalmayacak şekilde üretir.

2018’de eğer biz iktidara gelseydik bugün iktidarın çiftçiye verdiği 22 milyar yerine 112 milyar TL bütçe ayıracaktık. Ama bakın bizim bir farkımız var. Geçen gün AKP genel başkanının dediği gibi, ‘Gübre desteğini iki katına çıkardık Ey Bay Kemal’’ diyordu ya! Öyle değil. Bu komik, bu basit, bu anlamsız, bu seviyesizlik. Bu ülkenin geldiği hal! Gübre 2018’den bu tarafa yüzde 112 ila yüzde yüzde 140 arasında zam almış. Özellikle tarihi söyledim. 2018’de seçim değil mi cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi geldi. Son bir yılda gübrede yüzde 54’le yüzde 65 arasında fiyat değişikliği oldu. 72 milyon ton gübre ithal etmişiz AKP döneminde 22 milyar dolar para ödemişiz. AKP döneminde 7 fabrika özelleştirmişiz, o fabrikalardan gelen para 266 milyon dolar. Yazık değil mi bu ülkeye. Hala bu ülke nasıl ayakta kalıyor?

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram