Sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak: Sezai Karakoç portresi

İnandığı gibi yaşayan bir insandı Sezai Karakoç. Münzevi, mağrur. 'Monna Rosa’yı da o yazdı 'Zamana Adanmış Sözler’i de, 'Liliyar’ı da o yazdı 'Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine'yi de. Size tavsiye, vakit kaybetmeden başlayın okumaya. Ömrünüz varsa ancak yetiştirirsiniz…

FİKRİ DOĞAN 17 Kasım 2021 PORTRE

FOTOĞRAFLAR: SELAHATTİN SEVİ

Bu adam o adam gelip gider
Senin ellerinde rüyam gelip gider
Her affın içinde bir intikam gelir gider
Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın

Ben bu şiiri yazdım aşık çeşidi
Öyle kar yağdı ki elim üşüdü
Ruhum seni düşününce ışıdı
Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın

‘Kar’ şiirinde ‘Bu şiirimi anlayınca beni anlayacaksın’ diyordu. Şiirin son mısrasında da ‘Her şeyi beni anlayınca anlayacaksın’. 88 yıllık ömrünü dün tamamlayıp anlaşılamadan, en azından biz onu anlayamadan çekildi gitti ebedi aleme. Haydar Ergülen, Sezai Karakoç için ‘Henüz zamanı gelmemiş, anlaşılamamış bir şairdir.’’ der. Maalesef ki Ergülen Hoca’yı haklı çıkardı bu ülke…

Şimdi özellikle İslamcı camiada yaslar tutulacak, törenler düzenlenecek, anmalar yapılacak, şiir dinletileri yapılacak. Ne derin bir insan olduğundan bahsedilecek, şiirde İkinci Yeni akımının öncüsü olduğundan dem vurulacak. İslamcı iki yüzlülüğü bir kez daha devreye girecek. Miting meydanlarında yıllardır ‘Göklerden gelen bir karaaaarrr vardır’ diye siyasete meze yapılmıştı. Seçim zamanı yalandan el öpmeye gidemeyecek siyasiler…‘’Sezai Karakoç ölmüş, neden bu kadar öfkelisin?’’ diyene anlatayım da dinleyin o zaman. Eminim siz de hak vereceksiniz bana.

Seneler 2011’i gösteriyordu. TRT’ye bir dizi projesi verildi. Taşı  toprağı şair kokan Maraş’la özdeşleşmiş ‘7 Güzel Adam’ dizisi çekilecekti. Kimdi ‘7 Güzel Adam’? Cahit Zarifoğlu’nun bir şiirinde geçen bir mısradan yola çıkılarak 1940’lı yıllarda Maraş Lisesi’nde toplanan bir grup şair-yazara verilmiş bir isimdi. ‘7 Güzel Adam’ın kim olduğu onlarca yıldır tartışılan bir olguydu edebiyat çevresinde. ‘Yedi Güzel Adam’ın kim olduğunu açık açık yazmamıştı ‘isim babası’ Cahit Zarifoğlu. Fakat kendisinden başka Mehmet Akif İnan, Erdem Beyazıt, Rasim Özdenören, Alaaddin Özdenören neredeyse herkesin üstünde anlaşmaya vardığı isimlerdi. Diğer iki isim ise kimine göre  Hasan Seyithanoğlu ve Nazif Gürdoğan, kimine göre Nuri Pakdil ve Sezai Karakoç’tu.

Gelelim diziye. Dizinin senaryosu verildi TRT’ye. Kabul de gördü hızlıca. İlk gelen senaryoda Sezai Karakoç ‘7 Güzel Adam’dan biriydi. Hatta Karakoç’u oynayacak oyuncu bile belirlenmişti. Tam çekimler başlamak üzereyken ‘bir el’ müdahale etti duruma. Sezai Karakoç ismi çıkartıldı apar topar senaryodan. Yerine Ali Kutlay eklendi. Sebep? Kendi çabalarıyla ‘Diriliş Partisi’ni kuran Sezai Karakoç ‘kısmen’ de olsa muhalif sözler sarf ediyordu ediyordu Diriliş Dergisi’nin merkezinde her hafta yaptığı sohbetlerde. Üstelik 2011’de verilen Cumhurbaşkanlığı Edebiyat Ödülü’nü reddetmişti. Bir de para ödülünü ve plaketi almayacağını iletmişti. ‘Muktedirimiz efendimiz’ bu saygısızlığı affetmedi elbet. 7 Güzel Adam dizisi Sezai Karakoç’suz çekildi.

Bunu nereden biliyorum? Dizinin senaryosundan Sezai Karakoç isminin çıkarıldığı toplantıda bulunan çok yakın bir arkadaştan. Halbuki herkesin ittifakla ‘7 Güzel Adam’dan bir olduğunu kabul ettiği Rasim Özdenören, bir gazeteye verdiği röportajda söylediği ‘’Ali Kutlay o dönemde kısa süre şiir yazdı. Bir süre sonra şiir yazmayı bıraktı. O ‘7 Güzel Adam’dan biri sayılamaz’ sözleri bile bir kulaktan girdi ötekinden çıktı. 10 yıldır içime dert olan bu utanmazlığı da yazdıktan sonra başlayalım Monna Rosa’nın şairine.

Sezai Karakoç, 1933 yılında Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde Yasin ve Emine çiftinin çocukları olarak dünyaya geldi. Baba Yasin Bey, Kafkas cephesinde Ruslara karşı çarpışmış ve esir düşmüş bir isimdi. Dede Hüseyin Bey ise Gazi Osman Paşa ile birlikte Plevne’de Ruslara karşı savaşmış bir kahramandı. Sezai Karakoç’un isminin konulması da ilginçti. Ailesi Muhammed Sezai koymak istiyordu oğullarının adını. Ancak nüfus müdürünün dalgınlığı mı desem ihmali mi desem Ahmet Sezai olarak kaydetti çocuğun ismini. Ahmet Sezai ilkokulu Ergani’de bitirdikten sonra ortaokul parasız yatılı sınavlarına girdi. Sınav sonucunda Yatılı Maraş Ortaokulu’nu kazandı. Maraş tercihi, Sezai’nin üzerine örtülü tülü araladı belki de.

‘’Maraş, çocuk yüreğimin ateş aldığı yer; belki ondan öncesi bir rüyaydı, bu ateş, Maraş’ta yanmaya başladı” diye anlatıyor Sezai Karakoç Maraş günlerini. Maraş’ta şairler ve yazarlar arasında bambaşka bir insana dönüşen Karakoç, liseyi de Antep’te yatılı olarak okudu. Ancak Maraş’la olan bağını hiç koparmadı. Lisede okurken felsefeye merak salmıştı Sezai. Üniversitede de felsefe okumak istiyordu. Ancak o günlerin şartlarında yatılı olarak Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni okumaya yetiyordu maddi gücü. O ‘Ne olur ne olmaz’ diyerek hem siyasala hem de felsefe bölümüne kayıt yaptırdı. 1955’te siyasalın maliye bölümünü bitirdi. İstanbul, Ankara ve Anadolu’nun birçok yerinde maliye müfettişliği de dahil görev yaptı. Ancak memurluğa 1973’e kadar dayanabildi.

Maraş’ta geçen günlerinin ardından 1940’lı yılların sonunda Büyük Doğu ve Necip Fazıl Kısakürek’le tanışması rotasını bambaşka bir dünyaya çevirmesine neden oldu. Maraş’ta 1947 yılında duvarlarda dev afişlerde görmüştü Büyük Doğu’nun çıkacağını. Bir gün tüm cesaretini toplayıp ‘Üstad’ Necip Fazıl’a bir mektup yazdı. Mehmet Levendoğlu ismiyle yazdığı mektubun içine de ‘Sabır’ isimli şiirini koydu. Şiir, Büyük Doğu’ya gelen 300 şiir arasından seçilerek yayınlandı. Karakoç, Necip Fazıl’la tanışmasını şöyle anlatıyordu, ‘’Ben sık sık Büyük Doğu’ya gider üstadı görmek için beklerdim. Uzun süre göremedim. Bir gün yine çalışırken pardösülü, koltuğunun altında çanta, üstad hızla içeri girdi. ‘Ankara’dan size müjdelerim var çocuklar’ dedi. Menderes’le görüştüğünü ima etti. Coşkuluydu. Sonra beni gördü. Kendimi tanıttım. Sene sanırım 1950’ydi. Ben o zaman 17 yaşındaydım.’

Ankara’da okuyan Sezai Karakoç, üniversitesi sebebiyle Necip Fazıl’ı ara ara Başkent’te görüyordu. Ancak okul bittikten sonra ‘Üstad’ına kavuşan Karakoç, Necip Fazıl’ın öldüğü 1983 yılına kadar da irtibatını hiç kopartmadı. Sezai Karakoç’un derinliğini ya da yüksekliğini anlatmak beni aşar. Onu anlatmak için üç beş şiirini bilmek ya da birkaç yazısını okumak yetmez. Ben haddimi bilirim sevgili okuyucu. O yüzden Sezai Karakoç’la ilgili sözü mülkiyeden arkadaşı şair Cemal Süreya’ya bırakmak istiyorum. Süreya, Karakoç için, ‘’Öyle bir Müslüman ki Marx da bilir, Nietzsche de bilir, Salvador Dali de sever. Sıkışmış, sıkıştırılmış dehadır o. Alçak gönüllülükle katı yüksek uçuyor.’’ diyor. Bize de söylenecek söz bırakmıyor.

Monna Rosa’yı 1952’de arkadaşları kendisinden habersiz bir dergiye gönderdiğinde haberi oldu insanların. Şiirdeki akrostişten hareketle ‘Muazzez Akkaya’ya yazdı’ dediler. Muazzez Akkaya sınıf arkadaşıydı. O edeple, ‘Monna Rosa’nın her şiir gibi bir doğuşu vardır. Ama şiire bakıp birtakım senaryolar uydurulduğu söyleniyor ki bunların çoğu asıl ve esastan mahrumdur şüphesiz. Şiire bakıp tümünü hayatın bir fotoğrafı gibi düşünmek, şiiri hiç anlamamak demektir. Dante’nin ‘İlahi Komedya’sında geçen Beatris’in gerçekten var olup olmadığı tartışılmış ve birtakım yakıştırmalardan öte kimlik bağlantısı kurulamamıştır.” diye savundu kendini. Sezai Karakoç’a da ‘aşk’ına da olan saygımızdan kısa tutuyorum bu bahsi. Ama ‘Monna Rosa’yı her gün bir kez anlayarak okumanızı şiddetle tavsiye diyorum.

1960’da 27 yaşındayken Diriliş Dergisi’ni kurdu Sezai Karakoç. Edebiyat çevresinin değme isimleri vardı dergide. Cahit Zarifoğlu’ndan Erdem Beyazıt’a onlarca isim kalem oynattı. O devrin şartlarında Büyük Doğu Dergisi neyse, Diriliş Dergisi de oydu. O ‘Diriliş’ten yanaydı. Üzerine ölü toprağı serilmiş ümmetin bir gün dirileceğine inanıyordu. 88 yıllık hayatının her anında buna inandı. Yine Cemal Süreya onun için, ‘Mehmet Akif-Necip Fazıl karışımı biri’ diyordu. Ama o Necip Fazıl’a daha yakın buluyordu kendini. Mücadeleciydi. Mehmet Akif’i ‘Kabullenmiş’ bulurdu.

‘’Ben ağıt yazmayı sevmem
ölümden değil dirilişten yanayım
ölümden değil ölüm sonrasından yana
ağıt yazmaktan değil mevlüt yazmaktan yana

“gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak
baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine
dünya bir istiridye
dönüşelim bir inci tanesine
dünya bir ağaç
bir özlem duvarı
bülbül sesine
şair
gündüzü bir gül gibi
akşamı bülbül gibi
sarıp sarmalayalım öfkesine’’ şiiri tam da onun ruh halini anlatıyordu.

1990’lı yıllara gelindiğinde amblemi ‘dalında güller açan gül ağacı’ olan Diriliş Partisi’ni kurdu. Bilen bilir ki ‘Gül’ edebiyatta ‘Efendimiz’di. Asr-ı Saadet’i özlüyordu Karakoç. Gül Muştusu şiirinde;

‘’Yazıyoruz, ağlıyoruz
yaşıyoruz, ağlıyoruz
okuyoruz, ağlıyoruz
çünkü insanın kendisi için samimi olabildiği tek eylem ağlamaktır. ağlamamız güller eşliğinde olursa amenna..

gülsularıyla ..
dirilmek: kutsal inada bilenmek!
”gül uygarlığı
gül şarabının uygarlığı
gül kokusundan mest olup
ölüyken dirilenler gibi
ağacağız kente şimdi’’ diyordu Karakoç.

Hadi herkesin bilmediği bir hikayeyi daha yazayım unutmadan. Sezai Karakoç’un ‘Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine’ şiirinin bir bölümü 2014 seçim döneminde AKP tarafından seçim malzemesi olarak kullanılmıştı. Hani şu Erdoğan’ın okuduğu ‘Göklerden gelen bir karaaarr vardır’lı seçim filmi. Hah işte. Sezai Karakoç, o dönemde ve ondan sonra ‘iktidara yanaşmak’la suçlanıp eleştirilmişti. O işin aslı da öyle değildi. Film hazırlandıktan çok sonra hatta yayından hemen önce Karakoç arandı. Arayan da Diyarbakır milletvekili Mehdi Eker’di. Telefonda, ‘Efendim şiirinizi kullandık. Sayın Başbakan bizzat kendisi okudu müsadenizle’ diye emrivaki yapıldı. Sezai Karakoç, ‘Mehdi bey işi bitirmiş müsaadeyi sona bırakmışsınız’ dedi ama… Karşıda AKP yüzsüzlüğü vardı. Çünkü biliyorlardı ki, Karakoç bu edepsizlik için dava açmaz, TV’ye çıkıp sızlanmaz yani ‘arıza’ çıkarmaz. İş oldu bittiye getirildi yani bilin istedim.


 

Neyse, parti kuran Sezai Karakoç, kimseden yardım almadan kendi çabalarıyla sürdürdü mücadelesini. Ancak arkasında ne para babaları, ne siyasal üçkağıtçılar vardı. İki seçim üst üste seçimlere katılamadığı gerekçesiyle partisi kapatıldı. 2006 yılında Kültür Bakanlığı Sanat Büyük Ödülü ile ödüllendirildi. Bakanlığa bir mektup yazarak ödülün bir bölümünün kültür-sanat işlerine kalanının da mektupta yazdığı adrese verilmesini istedi. 2007 yılında bu kez Yüce Diriliş Partisi’ni kurdu. Ölümüne kadar her hafta kendisini dinlemeye gelenlere ‘ideallerini’ anlattı.

İnandığı gibi yaşayan en azından yaşamaya çalışan adamdı Sezai Karakoç. Uzun yıllar oturduğu Kızıltoprak’taki kapı komşusu, ‘Okur-yazardı bilirdik. Mütedeyyin bir insandı. Biz de rock yapar zincirli deri elbiseler giyerdik, içerdik sabahlara kadar. Her karşılaştığımızda selam verir hatırımızı sorardı. Ne nasihat, ne eleştiri…’ diye anlatıyor Karakoç’u.  Buraya şiirlerini, kitaplarını yazsak ‘Aaa o da mı onundu’ diyeceğinizden eminim. ‘Monna Rosa’yı da o yazdı ‘Zamana Adanmış Sözler’i de, ‘Liliyar’ı da o yazdı ‘Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine’yi de. Sezai Karakoç şairdi, yazardı, mütefekkirdi. Benden size tavsiye. Şimdi vakit kaybetmeden başlayın onu okumaya. Ömrünüz uzunsa ancak yetiştirirsiniz…

Ben onun en çok sevdiğim ve bugünlere en çok yakışan şiiriyle bitireyim yazıyı:

‘Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak.
halbuki,
biz sussak, tarih susmayacak
tarih sussa, hakikat susmayacak.
onlar sanıyorlar ki,
bizden kurtulsalar mesele kalmayacak.
halbuki,
bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar,
vicdan azabından kurtulsalar,
tarihin azabından kurtulamayacaklar.
tarihin azabından kurtulsalar, Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar…’

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram