Salya

Bir yerinden kirletilince her yeri kirlenen Marmara bana ülkeyi hatırlatıyor.

CAN BAHADIR YÜCE 10 Haziran 2021 YAZARLAR

Bir ara “dönüş” meselesi kafamı çok kurcalamıştı. Ülkeye dönme ihtimalini henüz aklımdan silmediğim günlerde bir roman cümlesi gelip dilime takılırdı: Deniz bizi bekler mi?

Geçen gün izlediğim kısa video o soruya yanıt gibi: Marmara’da bizi bekleyecek deniz kalmamış. Dehşet verici görüntülerde “müsilaj” -balıkçıların deyişiyle deniz salyası- kıyıları birden sarıyor. Alışık olduğumuz deniz kirliliği değil bu: Denizden çıkan balık yenir mi ya da denize girilir mi gibi soruların ötesinde, artık bu şehirde yaşanabilir mi, noktasına gelinmiş.

Kısacası, durum İstanbul’da yaşayanlar için varoluşsal bir tehdit içeriyor. Uzaktakilereyse daha çok burukluk vermiştir. Yıllarca dövdüğü kayalıklarda oturup izlediğimiz deniz şimdi sanki can çekişiyor.

Bu kirliliği Yeni Türkiye’nin metaforu gibi görenler, “salya” sözcüğünün de çok yakıştığını düşünenler olmuştur. Apaçık görüneni tekrar etmeyeceğim. Ama sorunun çok gerilere gittiğini, yalnız bugünkü iktidarla ilgili olmadığını göz ardı etmek sadece çözümü zorlaştırır. Bugünkü kirliliğin, İstanbul belediye başkanıyken Haliç’i temizlediği için alkışlanan malum şahsın yanlış politikalarının da sonucu olduğu yazılıp çizildi. (Kader yaptığı yararlı işlerin bile sıfırlanmasını, hiçbir şekilde iyi anılmamasını istiyor sanki.) Gelgelelim, onun da öncesi var. Hidrobiyolog Levent Artüz’ün anlattığına göre, Marmara’nın ölümü 1989’da, uyarılara karşın hayata geçirilen “İstanbul Kanalizasyon Projesi Revizyonu”yla başlamış. (Artüz’ün 1+1’deki söyleşisi aydınlatıcıydı.) Yine de, bütün bu pisliğin 2021 Türkiye’sinde -sözcüğün tam anlamıyla- su yüzüne çıkması bana anlamlı görünüyor.

Çözüm için geç kalındığı, en iyi ihtimalle kirlenme hızının azaltılabileceği söyleniyor. Doğrusu, iyimser olmak için bir neden yok. Özellikle Kanal İstanbul inadı da düşünülürse, bunlar Marmara’nın henüz iyi günleri bile sayılabilir. Marmaray’ın hafriyatını, Kurbağalıdere’nin kirli sularını Marmara’ya boşaltanlardan kalıcı çözüm bekleyen var mı?

Küresel ısınma elbette sorunun bir boyutu ama komşu denizlerde ısınma 1 dereceye yakınken Marmara’daki 2,5 derecelik sıcaklık artışı sorunun zihniyetle ilgili olduğunu gösteriyor. Büyük sanayi, gözü doymaz kapitalizm, suç ortağı siyasetçiler, vurdumduymaz halk: elbirliğiyle dünyanın en genç denizi bu hale getirilmiş.

Konuyu en güzel Şevket Çoruh özetledi: “Sait Faik’e artık tarihçi de diyebiliriz.” Sait Faik’in adaları, Marmara’yı, balıkçıları anlattığı öyküler artık belge niteliği de taşıyacak. Çünkü orada anlatılan deniz artık yok. Abdülhak Şinasi Hisar’ın anlattığı Boğaziçi’nin ‘mazi’ oluşu gibi, Halikarnas Balıkçısı’nın Bodrum’unun tükenişi gibi, Sait Faik’in Marmara’sı da geçmişe gömülüp kalacak. İnsanın içini en çok bunu bilmek acıtıyor. 

O söz bana 2004 ilkyazını hatırlattı. Geceyarısına doğru Marmara kıyısına iner, karanlıkta ayın vurduğu sulara bakardık. Bir avuç yeniyetme, dünyayı düzelteceğimize inanırdık. Biraz Hz. Yunus’un denizinden bahsettiysek, biraz da Alemdağ’ın yazarından konuşurduk. (“Abiii başladın yine…”) Arada sandalda kürek de çektiğimize göre demek deniz hâlâ biraz öykülerdeki gibiymiş. Ama şimdi Sait Faik’in başka bir cümlesi çınlıyor: “Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak.”

O çocukları başka yerlere savurdu ülke. Okullarını kapattı. Yeşillerini, denizlerini öldürdü. Mare nostrum—artık yok.

Şimdi, “Deniz bizi bekler mi?” sorusu anlamsız görünüyor. Binlerce yıllık bir soru aslında: Homeros’un destanında Odysseus da aynı şeyi merak etmişti. Ülkesini uzaktan izlemeyi en tatlı manzara sayan iyi yürekli, gözüpek, safdil Odysseus! Sonradan yaşadığı hayal kırıklığı tarih boyunca sürgünden dönenlerin yazgısı oldu. Dönersiniz ama ülke artık başkadır. Dönen kişi başkadır. Deniz başkadır.

Metafor falan değil, bir gün İstanbul’a dönenler için deniz bambaşka olacak. Çünkü Marmara’nın bir ‘deniz mezarlığı’na dönme ihtimali artık uçuk bir distopya konusu değil. İnsanda özgürlük iştahı, “motorları maviliklere sürme” arzusu uyandıran deniz kirlenmiş. Şimdi kimileri için özgürlüğü hayal etmek bile daha zordur…

Bir yerinden kirletilince her yeri kirlenen Marmara bana ülkeyi hatırlatıyor. Bütün bunlar olurken bir başka denizde bir sığınmacı bebeğin, küçük Artin’in bedeni kıyıya vurmuş. Türkiye burjuvazisi deniz salyasının Bodrum’a ulaşmasından endişeliymiş.

Kirlenenin sadece su olmadığını biliyoruz.