Bosna celladı olarak bilinen Radovan Karadžić, “Sanıyorlar ki, Avrupa’da milliyetçilik dönemi bitti, oysa daha yeni alevleniyor” demişti. Bu, binlerce insanın ölümünden sorumlu bir diktatörün ağzından çıktığında soğuk ve ürkütücü bir kehanet. Ama Avrupa’daki özellikle son sosyo-politik eğilimlere bakıldığında doğru gibi görünüyor.

Karadžić bir soykırımın mimarı, kötülüğün ete kemiğe bürünmüş hali. Bu nedenle bu faşizan eğilimlerin ve kötülüğün doğasını anlamak için söylediklerini yorumlamaya çalışmakta fayda var. Karadžić’in kötülük üzerine düşünürken aklıma düşmesinin sebebi terörizm uzmanı Jessica Stern’in henüz yayımlanan kitabı My War Criminal: Personal Encounters with an Architect of Genocide (Benim Savaş Suçlum: Soykırımın Mimariyle Kişisel Karşılaşmalar). Stern hem akademinin hem gazeteciliğin yöntemlerini kullanarak Karadžić’in bir şairden cellada nasıl dönüşebildiğini anlamaya çalışıyor. Ama anlamanın başka bir yanı da var: Affetme korkusu.

Ben bunun tam tersini savunacağım. Bir soykırımın failini affetmek şüphesiz mümkün değil, ama onun motivasyonunu -ya da Rachel Dink’in dediği gibi söylersem “bir çocuktan katil yaratan karanlığı”- anlamaya çalışmak kötülükle mücadele ederken gerekli araçları bırakabilir elimize. Çünkü kötülük bugün çok kullandığımız (kendimizden uzaklaştırmaya çalışarak), hakkında çok ahkam kestiğimiz, çokça maruz kaldığımız ama tam olarak da anlayamadığımız bir kavram. Varlığı kimimizi Tanrı’ya yaklaştırıyor, kimimizi bir tanrının varlığı düşüncesinden uzaklaştırıyor.

Herkül Milas, geçtiğimiz yıl Kronos’a verdiği söyleşide, “Bence suçlu insan yok, kurbanlar var. Kimse kötülük yapmak için yaşamaz” diyordu. Charles Baudelaire’in de bunu söyleyen çok sevdiğim bir şiiri vardır: “L’Héautontimorouménos.” “Hem bıçağım hem yara / Hem celladım hem kurban” der Baudelaire iki dizesinde. İnsanın doğasını anlatan bu muhteşem şiiri benimsemek zordur. Karadžić’e kurban demek oldukça güç ama şüphesiz o kendisini öyle görüyor, zira Baudelaire’in şiiri de bir ben anlatıcının ağzından yazılmış. Karadžić kendini kurban görüyor ama kitaptaki söyleşiye bakılırsa ne kendine acıyor ne de yaptıklarından pişman. 

Bunu anlamlandırmak için psikiyatrist bir şairden bir cellada giden yoluna tersten bakalım. Karadžić tutuklanmadan önce 12 yıl boyunca, yok ettiği insanların gömülü olduğu coğrafyada, bir tür şifacı olarak gizli bir yaşam sürebilmiş. Seçtiği meslek sembolik, bir şifacı olarak görüyor kendini. Onu tanıyanlar, politikaya atılmadan önce ve atıldıktan sonra iki farklı insan olduğunu düşünüyor. Siyasetin içine girdikçe gözlerinin önünde değişen bir insana, büyüyen bir kötülüğe şaşkınlıkla şahit olmuşlar.

Peki nasıl bunca kötülüğün kapağını açabildi Karadžić? Yazarın tespiti onun “konuşarak küçük bir yılanı bir kobraya çevirmiş” olduğu. Bosna’da olanları bir soykırım değil, bir iç savaş olarak tanımlayan Karadžić yaptıklarını şöyle bir gerekçeye dayandırıyor: “Bosnalılar bir şeriat devleti kuracaklardı ve Sırplar kendilerini tehdit altında hissediyorlardı. Halkımız ve kültürümüz büyük bir tehdit altındaydı.” Şüphesiz bir yalan bu, inandığı bir yalan da olabilir. Ancak bu sanrı dil ile beslenerek bir kobraya dönüşmüş. Stern soruyor: Nasıl öldürebildi komşu komşuyu? Diktatörün cevabı korku: “Korku bir politikacıyı destekçilerine bağlayan tek şeydir.” Sanırım Karadžić’in cevabı bugün dünyanın pek çok yerinde hortlayan milliyetçiliğin, komşuya düşmanlığın, mültecilere karşı öfkenin, ötekileştirmenin dinamiğini de açıklıyor.

Karadžić kutsal bir görevi olduğuna inanıyor. Bunda epik hikâyelerle büyümüş olmasının rolü var. Çocukluğu az gördüğü suçlu bir baba, ona epik şiirler okuyan bir anne ile otoriter bir aile ortamında geçmiş. Bir köylü olarak Saraybosna’da tıp okumuş ve hayatındaki en önemli şey edebiyatmış. ABD’de şiir konulu konuşmalar verdiğini, hatta Berkeley’de yaptığı bir konuşmada seyirciler arasında Czesław Miłosz’un da olduğunu gururla anlatıyor. Columbia Üniversitesi’nde bir yıl şiir okumuş. Ama iyi bir şair değil Karadžić, şiirleri şiddetten izlerle dolu. Stern’in yine onu tanıyanlarla yaptığı söyleşilere göre iyi bir doktor da değil.

Kitapta aktarılan Karadžić‘in arkadaşlarının şu sözleri tam da bu nedenle sorumun cevabını bir ölçüde açıklıyor: “Gün geçtikçe büyük bir lider olduğuna inandırdı kendini, Sırpların büyük tarihi lideri olduğuna. Belki önemli bir şair olamadı ama önemli bir savaş suçlusu oldu Karadžić.”

Şüphesiz bu, kötülüğün bahanesi olamaz, ama kötülüğe giden yolda, üzerine düşünmeye değer bir yaşam gerçeği olabilir. Başarısız bir ressam olan Hitler’inki gibi belki…

Jessica Stern’in My War Criminal: Personal Encounters with An Architect of Genocide adlı kitabı geçtiğimiz haftalarda yayımlandı.