Rüyamdaki yengeç

Gobelyan’ın yengeçi hiç konuşmadı rüyamda ama ben anladım onu... Bir ülkeyi terk etmeye karar verdiğiniz an, o ülkede öteki olmayı artık beceremediğiniz zamandır. Gücünüz, sabrınız, iyimserliğiniz, umutlarınız artık tükenmiştir. “Onlar” sizden çoktur, sesleri daha gürdür, dedikleri kabul görür, inandıkları gerçek olur.

ALİN OZİNİAN 21 Ocak 2021 YAZARLAR

Sık rüya görür müsünüz? Rüyalarınızı hatırlar mısınız peki? Ya da hiç unutamadığınız rüyalarınız var m?

Ben az ve öz rüya görüyorum. Ve sanki, ya o günlerde yaşadıklarımın özeti/farklı bir versiyonu ya da ileriki günlerde yaşayacaklarımın habercisi oluyor bu rüyalar.

Ya da hiç biri olmuyor. Sadece bana böyle geliyor, ben böyle yoruyorum, olmadık yere anlamlandırıyorum. İnsan tuhaf bir varlık sonuçta, ne yapsa yeri.

Dün rüyamda bir yengeç gördüm. Turuncudan ziyade parlak kırmızı renkte, küçük ama hareketli fakat mutsuz, efkarlı bir yengeç.

“Yengecin mutsuz olduğunu nasıl anladın Allahaşkına!?” diyebilirsiniz.

Anladım işte, çünkü bu yengeç Yervant Gobelyan’ın yengeciydi. Tanıdım onu!

Yervant Gobelyan kim oradan başlamak lazım sanırım.

Gobelyan, İzmit Bardizag (Bahçecik) kökenli bir Ermeni aileden gelen, bir İstanbul aşığıydı. 2010 yılında hayata veda eden yazar, Ermeni Soykırımı’ndan kaçabilmiş, kurtulabilmiş bir aileden geliyordu.

1923’te Rumelihisarı’nda doğdu. Önce semtin Tatevosyan Okulu’na, daha sonra Taksim Esayan Okulu’na gitti, edebiyat ve şiir onun vazgeçilmeziydi ama hayat zordu. 1937’de mezun oldu ve bir daha hiç okula gitmedi; bakkal çıraklığı, oto tamirciliği, marangozluk yaptı…

Dayısının kişisel kütüphanesinden yararlanarak kendini sürekli geliştirdi. Zevkle okunan, tanınan bir yazar oldu, gazetelerde yazdı, kitapları basıldı, Gobel Yayınevi’ni kurdu.

Gazete editörlüğü için gittiği Beyrut’ta kalmadı, İstanbul’a döndü. Avrupa’ya göçme planları yaptıysa da gitmedi. Agos kurulduğunda, Hrant Dink’in gazeteye davet ettiği ilk isimlerden oldu. Agos onun son durağıydı.

İstanbulluydu, İstanbul’da yaşadı, üretti. 87 yaşında gözlerini İstanbul’da yumdu.

Bakkal çıraklığı, oto tamirciliği yaparken şiir ile uğraştı. Gocunmadı.

İşte rüyamdaki yengeç, bu adamın yengeçi idi.

Gobelyan’ın en sevdiğim anlatısı ‘Memleketini Özleyen Yengeç’ oldu hep.

Gobelyan’ın ailesi Bardizag’tan kaçtıktan sonra İstanbul’da yaşamaya başlar, dayısının ağzından aktardığı hikâyede “Bir zamanlar bize ait olan meyve bahçelerinden geçiyordum…” diye başlar dayısı.

“Şimdi ne babamın diktiği ağaçlar, ne atalarımızın diktiği geniş gövdeli ceviz ağaçları, ne de sık gövdeli fındık ağaçları var. Ama o topraklardan bir su geçerdi ve nereye gidersem gideyim, hangi sulara kulak verirsem vereyim, kulaklarımdan hiç eksilmeyen o aynı tatlı şırıltıyla akmaya devam etti. Son ziyaretimde de akıyordu; ama sanki öksüz ve sahipsiz kalmış gibiydi. Suyun yukarısına doğru yürüdüm…

Bir yengeç gördüm. Memleketin suyunu içmiş, havasını solumuş canlı bir anı olarak onu yakalayıp buraya [İstanbul’a] getirmek geldi aklıma. Her seferinde bir şeyler getiriyordum zaten. Bir avuç toprak, birkaç meyve, çeşit çeşit taşlar, hatta bir seferinde memleketin mahsulüdür diye babanın mezarına koymak için çiçekler getirmiştim.

Evde genişçe bir kaba aktardım, temiz su doldurdum, yemek olarak da ekmek kırıntısı ve et parçacıkları koydum. İstediği kadar yesin dedim. Bizim‚ Bardizaglı hemşeri dağ başında daha iyisini mi buluyordu sanki?

Ertesi sabah baktığımda ekmeklerin ve et parçacıklarının olduğu gibi durduğunu gördüm. Kendisi de kabın kenarına asılmış duruyor! Elinden gelse dışarı çıkacak, başını alıp gidecek!…

Ancak bizim hemşerinin ekmeği ve eti sevmemiş olabileceğini düşündüm ve o gün çarşıdan balık aldım, eve getirip ayıkladım, ufaladım, ‘ye şimdi yiyebildiğin kadar’ dedim. Baktım, balıklar da aynen duruyor ve yengeç de devamlı kaçma çabasında …”

Günler geçmiş, hayvan hep delice bir dışarı çıkma ve kaçma telaşı içindeymiş, yiyeceklere ise hiç dokunmamış. Günler sonra gevşek ve hareketsiz halde bulmuşlar yengeci, yengeç ölmüş…

“Dayım memleketini özleyen yengecin hikâyesini bitirmişti. Bir süre hepimiz sessiz kaldık…

Hayvan, toprağının, doğum yerinin özlemine dayanamamıştı. Zavallı, ne yapabilirdi. İnsan değildi ki…” diye bitirir Gobelyan hikâyesini…

1948’de yayınlanan bir şiir kitabıyla edebiyat dünyasına merhaba diyen Yervant Gobelyan’ın daha sonra dört öykü kitabı yayınlandı. Memleketini Özleyen Yengeç, tümü Ermenice yayınlanan bu kitaplardan bir seçki.

Mazide kalmış bir İstanbul ve unutulmaya yüz tutmuş bir geçmişi anlatır hikayeleri. İstanbul’un alçakgönüllü, onurlu insanlarına dairdir pasajlar sunar…

Gobelyan’ın yengeçi hiç konuşmadı rüyamda ama ben anladım onu.

Bir ülkeyi terk etmeye karar verdiğiniz an, o ülkede öteki olmayı artık beceremediğiniz zamandır. Gücünüz, sabrınız, iyimserliğiniz, umutlarınız artık tükenmiştir. “Onlar” sizden çoktur, sesleri daha gürdür, dedikleri kabul görür, inandıkları gerçek olur.

Bıktırıcı ölçüde, düzeysiz bir propaganda, içeriksiz konuşmalar, baskı, şiddet, tehdit, yalancılık, ikiyüzlülük, çirkinlik ve kötülük…

Bir ülkeyi, hele doğduğu ülkeyi terk etmek kolay iş değil, ama saydıklarımı yaşamak, hazmetmek, o sistemin bir parçası olmak zorunda bırakılmak ile barışabilmek de bir o kadar olanaksız.

Gerçekten çok sevdiği topraklarda, memleketinde, “hain” ve “bölücü” olarak suçlanmak kolay değil.

19 Ocak’ta Dink’in 3 kurşunla öldürülmesi ve Gobelyan’ın memleketini özleyen yengeci…

İki gerçek arasında savrulursunuz… daha uzun süre savrulacağınızı bilerek…