‘Erdoğan için iç ve dış ‘konsensüs’ sürüyor, ama her şeyin bir vakti var’

'Bu süreç Erdoğan için her geçen gün içinden çıkılması daha da imkansızlaşan bir sıkışıklık, ertelenen ama kaçınılmaz bir mukadderat...

ALİN OZİNİAN 12 Temmuz 2020 SÖYLEŞİ

II. BÖLÜM

Rusya uzmanı Dr. Kerim Has, Moskova’nın Libya’daki taraflarla ilişkilerini, Türkiye’de kendini Avrasyacı olarak tanımlayan grupların asıl hamilerinin kimler alabileceğini, Rusya lideri Putin’in elinde olduğu söylenen 15 Temmuz dosyaların akıbetini Kronos’a anlattı

Libya’dan devam edelim. Tobruk’taki Temsilciler Meclisi Başkanı Akile Salih, son 2 aydır Hafter ve Rusya arasında önemli temaslar olduğunu belirtti. Bunu nasıl yorumlamak gerekir?

Her şeyden önce Salih’in bu açıklaması, Rusya’nın, son aylardaki davranışlarından dolayı Hafter’in üstünü çizdiği iddialarının gerçeği pek yansıtmadığına işaret ediyor. Haddizatında durum şu. Birincisi, Moskova, özellikle ocak ayından beri Hafter’in kendi başına buyruk kararlarından rahatsızdı, dolayısıyla biraz kulağının çekilmesi, burnunun sürtülmesini istedi. Bu yüzden de Wagner üzerinden Hafter’e desteğini azaltarak, yine Ankara’ya da sahada engel çıkarmayıp Serrac tarafının son birkaç ayda mevziler kazanmasının önünü açtı.

Serrac tarafının mevzi kazanmasının önünü açma nedeni ne olabilir Rusya’nın? 

Rusya bu adımla askeri ve inatçı kişiliğe sahip ve uzlaşıcı olmaktan uzak Hafter’i arka plana çekerek, diplomasi yeteneklerini haiz, Serrac’ınkine denk meşruiyete sahip Salih’i ön plana çıkardı. Sahada tarafların yenişememe durumunu dikkate alıp ateşkesi çıkarlarına daha uygun bulan, iki tarafla da diyaloğunu hep sürdüren Moskova için masada kazanmak varken, savaşı öncelememek gayet mantıklı ve anlaşılabilir.

Diğer yandan, Hafter’in gerek ordu üzerindeki etkisi gerek Libya’daki aşiretler arası dengelerde nüfuzunu sürdürmesi gerek devletler bağlamında diğer destekçilerinin Hafter’i henüz gözden çıkarmamış olmaları gerekse de güçlü bir alternatifinin henüz bulunamamış olması vs. Moskova’nın Hafter’le temaslarını hala güçlü tutmasını gerektiriyor.

Pek tabii bu durum, Libya’nın doğusunda Moskova’nın tüm yumurtalarını Hafter sepetine koyduğu ve Salih gibi başka aktörlerle de diyalog kurmadığı anlamına da gelmiyor. Mecbur kalmadıkça, ki bu ülkelerin sayısı birkaçı geçmez, Ruslar hiçbir yerde tek bir ata oynamazlar, hele bu yer, başka güçlerin etkisinin yakından hissedildiği Libya ise. Önce SSCB askeri akademilerinde eğitim görüp Rusça konuşan, sonra da ABD vatandaşı ve CIA’yle ortak geçmişi olan yaşlı kurt Hafter ise bu, zaten tamamen ihtimal dışı…

Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov, Libya’da Büyükelçilik açmak için çalışmalarının başlatıldığını açıkladı. Büyükelçilik için komşu ülke Tunus seçildi.  Neden şimdi?

Büyükelçiliğin faaliyetlerini yenileyecek olması, Rusya’nın Libya’dan çıkmayacağına, tam tersine ilerleyen dönemde Libya’daki etkisini artıracağına, burada kendi oyununu daha güçlü bir şekilde oynamayı sürdüreceğine işaret ediyor. 2013 sonrası Trablus’taki Rus büyükelçiliği zaten faaliyetlerini bir müddet daha Tunus’tan sürdürmeye devam etmişti. Şimdi de Tunus’ta faaliyetlerini güncellemesi Kremlin’in Libya’daki güvenlik tehlikesinin artabileceğine inandığını gösteriyor.

Ama en az bunun kadar önemli olan diğer bir husus, büyükelçiliğin açılacağı şehrin Rusya’yı Libya’da siyasi olarak açıktan taraf konumuna sokabilecek olması ve böylelikle -askerî açıdan olmasa da- diplomatik planda yürüttüğü arabuluculuk faaliyetlerine ket vurabileceğini düşünmesi. İşlerini Tunus’tan da yürütebilecekse, ki Libya’daki şartlardan dolayı bu biraz da bir zorunluluk, Moskova’nın şu an böyle negatif bir imaj oluşturmaya ihtiyacı yok.

Bu diplomatik adım Serrac tarafına mı Hafter’e mi avantaj sağlar? 

Büyükelçiliğin açılacağı haberini Serrac’a değil de kameralar önünde Temsilciler Meclisi Başkanı Akila Salih’e iletmiş olması zaten Moskova’nın hangi tarafı daha meşru gördüğünü göstermesi kadar hangi tarafla yakından çalışmayı öncelediğini de ortaya koyuyor.

Son olarak, bölgeyi ve Arapçayı gayet iyi bilen, Libya’da yakın temasta olduğu Mısır’dan bir başkonsolosunu yine Libya’ya maslahatgüzar olarak ataması da Rusya’nın buradaki siyasi gelişmeleri, en az savaşın serencamı kadar yakından takip edip süreçlere müdahil olmak istediğinin göstergesi olarak da okunabilir.

Anadolu Ajansı, Rusya’nın Suriye’den aralarında eski IŞİD’çilerin de bulunduğu 300 savaşçıyı aylık $1000-1500 maaş karşılığında Hafter’e destek için Libya’ya taşıdığı iddia etti. Bu iddianın amacı nedir? Rusya buna ne cevap verir mi?

Anadolu Ajansı’nda (AA) çıkan bu haber Ankara’nın Libya’da Rusya’yla yaşadığı gerginliğin “psikolojik harp” boyutunun bir parçası. Bu iddianın, doğru olsa bile Rusya’yı köşeye sıkıştırması zor. Zira Türkiye’nin küresel ve bölgesel planda bu iddiasında kendine destek bulabilmesi pek ihtimaller dahilinde değil.

Öte yandan, benzer suçlamalar, Erdoğan iktidarı için hem Batı hem Rus medyasında defalarca gündeme geldi ve hemen her gün de gelmeye devam ediyor. Ankara, kendisine yönelik bu iddiaları boşa düşürecek bir tavır sergilemenin aksine, bu suçlamaları doğrulatacak cinsten izlediği politikayı sürdüreceğine dair güçlü sinyaller veriyor. Dolayısıyla bu, işin bir boyutu.

Diğer yandan, Rusya’ya karşı yapılan bu suçlamaların daha önce Ankara’ya karşı yapılanlarla, “maaşların tutarı” dahil, neredeyse birebir benzerlik göstermesi, bu durumun psikoloji bilimindeki “yansıtma” kavramıyla sanki doğrudan ilişkili olduğu algısını güçlendiriyor.  Psikolojide “yansıtma”, bireyin kendine ait kusur ve yanlışları karşısındakine mal etmeye çalışması ve kendine yakıştıramadıklarını karşısındakine yansıtarak bir çeşit savunma mekanizması geliştirmesi olarak tanımlanıyor. Bu yüzden, haddizatında AA üzerinden Rusya’ya karşı yapılan söz konusu suçlama, ters teperek, bu suçlamada asıl adresin Türkiye olduğu tezine hizmet etmiş de olabilir.

Rusya gerçekten de Suriye’den Libya’ya savaşçı taşıyor mu?

Rusya’nın gerçekten de Suriye’den Libya’ya çeşitli savaşçılar taşıdığı argümanı… Açıkçası, bunun yüksek ihtimal olduğu net. Tek başına açık kaynaklardan Suriye’den Libya’ya uçak seferlerini takip etmek bile yeterli bunu anlamak için. Ama iddia, bu şekilde AA gibi güvenirliği son derece zayıf bir ajanstan verilince, inanmak için güçlü gerekçeler olsa bile, iddia inandırıcılığını yitiriyor. Bu durum Türkiye adına üzücü ama gerçek.

Diğer yandan, her halükârda bu suçlamaların devlet ajansı üzerinden yapılmasının Rusya’yı kızdırıyor olması. Buna cevap, benzer şekilde medya üzerinden de verilebilir, başka yollardan da.

Örneğin, AA haberinden sadece birkaç gün sonra Rus medyasına yansıyan haberlerde, Ankara’nın Libya’da Serrac tarafının istihbarat kurumunun başına 1980’lerde Afganistan’da savaşmış “el-Kaide emeklisi”, Kaddafi sonrası Libya’da Selefi cihatçı gruplarla işbirliğini derinleştiren, 2017’den beri Türkiye’de yaşayan, geçen nisan ayında ise Hakan Fidan’la birlikte Mısrata’ya giden, şimdilerde Trablus’taki Al Mahary isimli otelde ikamet edip Türkiye-Tunus-Libya üçgenindeki cihatçı trafiğini koordine eden, Ebu Hazim al-Libi lakaplı Halid el-Şerif’i atamaya çalıştığı ve böylelikle Serrac’ı daha yakından kontrol etmek istediği yazılıp çizildi. Bu iddiaların daha fazlası da yine çeşitli Rus medyasında yer alıyor hemen her gün.

Zannımca burada Moskova’nın “sabır taşının” ne zaman çatlayıp çatlamayacağı, Erdoğan’ın sahada izlediği politikayla yakından ilişkili olacak. Ama uçak krizi sonrasında IŞİD dosyalarını hiç tereddüt etmeden BM Güvenlik Konseyi’ne taşıyıp Erdoğan’ı 15 Temmuz öncesi özre zorlayan Moskova’nın Libya dosyasının da hayli kabarık olduğu ve bunu gerektiğinde kullanmak isteyeceği gayet açık…

Gündemin biraz gerisinde kaldı ma tüm bu konuştuğumuz çerçeve ile yakından bağlantılı. Türkiye’nin özellikle Yunanistan ve Libya’daki dış politikada izlenen stratejinin mimarı olarak bilinen Tümgeneral Cihat Yaycı’nın tasfiyesi sizce ne anlam taşıyor?

Yaycı’nın tasfiyesi bence tek bir anlama geliyor: Kullanılıp atılan eski püskü bir elbise olduğu ibretlik gerçeğini hatırlatıyor. Yaycı’nın hukukun “köküne kibrit suyu döken” XXI. yüzyılın son derece adi bir “soykırım aparatı” olarak “Fetömetre”yi icadı, Erdoğan’ın içeride kendine muhalif bellediği isimleri imha etmesini kolaylaştırdı. Öte yandan, Doğu Akdeniz özelinde Libya tezleri ise yine Erdoğan’ın Libya’daki savaşa müdahil olması için gayet uygun ve gerekli koşulların oluşmasına, Avrasyacı olarak bilinen grupların da bu konudaki desteğini almasına hizmet etti.

Ancak Yaycı’nın 15 Temmuz’daki rolü şimdilik mahfuz, ama ilelebet saklı değil, -zira birkaç yıl içinde “suflenin” gerçeğinin izleneceği kanaatindeyim-, görevini icra eden mevzubahis “icadın” artık pek hükmü kalmadı, raf ömrü sona yaklaştı, zaten “yalanın bininin bir para” olduğu devlet-toplum ilişkisinde buna ihtiyaç da kalmadı. Hakaret veya küçük düşürme veya ayrımcılık yapma anlamında söylemiyorum, ama meşhur bir deyim tam da buraya oturuyor: “Çingeneye beylik vermişler, önce babasını asmış”. En başından beri bu tabloya paralellik arz eden birçok gelişmenin yaşandığı Erdoğan’ın siyasi hayatında Yaycı’nın da bir istisna oluşturmadığı kanaatindeyim.

Yaycı, ‘Erdoğan’ın Libya’da Avrasyacı olarak bilinen grupların desteğini almasına hizmet etti’ dediniz ama bugün Libya’da Türkiye Rusya ile karşı karşıya değil mi?  

Avrasyacı olarak bilinen gruplar da ne gariptir ki, Türkiye’nin Libya’da Rusya’nın karşısında yer almasına destek vermiş oldular. Bu durum, haddizatında, Avrasyacı olarak bilinen bu grupların ve önde gelen isimlerinin asıl hamilerinin Rusya’da değil, Batı’da aranması gerektiği yönündeki şahsi düşüncemi de güçlendiren örneklerden sadece birini oluşturuyor. Zira zannımca aslında Türkiye’de Avrasyacılık falan yok, var olduğu sanılan şey veya “Türkiye’deki Avrasyacılık”, yozlaşmada dip seviyeleri test eden ve ülke içinde diktatöryel uygulamaları her geçen gün daha da katmerleşen iktidarın, kendi “siyasi bekasına” yönelik yükselen tehditlere karşı Batı’nın desteğini yitirdiği takdirde, meşruiyetine büyük güçler olarak Rusya ve Çin gibi ülkelerden destek arayışı ve bu desteği şimdiden garantiye alma çabasından başka bir şey değil.

Yine zannımca Erdoğan, halihazırda hem iç hem de dış şartların bir “konsensüsü”. Bir başka deyişle, zannımca hem -birkaç birey hariç- içerideki siyasi parti ve grupların istisnasız hepsinin hem de bazılarına “taşeronluk” yapmayı sürdürdükçe bazılarına da onları ikna edecek ölçüde tavizler ve “siyasi rüşvetler” verebildikçe uluslararası önemli aktörlerin üzerinde “ittifak” ettikleri bir isimdir halihazırda Erdoğan.

Dolayısıyla içeriden ve dışarıdan bozulmadıkça, bu “konsensüsün” bitmesi ve Erdoğan’ın iktidarının son bulması için bir neden yok. Yaycı gibilerin ise eğer öncesinde içerideki güç mücadeleleri sonunda hapsi boylamazsa, er geç ülkeye asgari de olsa hukuk geldiğinde ilk ve hemen hâkim karşısına çıkarılacak isimlerden biri olarak tarihteki o meşum sırasını beklediği kanaatindeyim.

Son olarak Putin’in, istese Erdoğan’ı zor durumda bırakacak birçok dosyaya sahip olduğu konuşuldu. Yolsuzluklardan tutun da 15 Temmuz’un gerçek yüzüne gidebilecek kadar “kirli dosyalar”a sahip olduğu ve kullanabileceğinden bahsedilir. Bu konuyu nasıl yorumlarsınız?

Bu konuyu Türkiye için süregelen oldukça zorlu, yıpratıcı, enerjisini tüketen ve günün sonunda utanç verici bir süreç, Erdoğan için ise her geçen gün içinden çıkılması daha da imkansızlaşan bir sıkışıklık, ertelenen ama kaçınılmaz bir mukadderat olarak görüyorum… Zannımca henüz bahsi geçen “konsensüs” sürüyor, ayrıca her şeyin bir vakti var, dosyaların birikmesi, Türkiye’deki yaygın tabirle “şartların olgunlaşması” lazım. Rusların deyimiyle ise “Üç yaşındaki İvan’a ‘bey’ diye hitap etmek erken olur”…

Söyleşinin birinci bölümü için tıklayınız.

‘Erdoğan ve ailesi, Libya’daki savaştan ciddi paralar kazanıyor’

.