‘Renklerin Efendisi’ Bruno Barbey’e veda

Magnum Fotoğraf Ajansı üyesi ünlü fotoğrafçı Bruno Barbey hayatını kaybetti. İstanbul'a olan tutkusuyla da  tanınan 79 yaşındaki Barbey, Zaman Gazetesi'nin 25. yılı vesilesiyle gerçekleştirilen 'Türkiye'de Zaman' projesinde yer almıştı.

SELAHATTİN SEVİ 10 Kasım 2020 FOTOĞRAF

Bruno Barbey 79 yaşında hayatını kaybetti.

Dünyanın saygın foto muhabirlerinden, Magnum Fotoğraf Ajansı üyesi Bruno Barbey hayatını kaybetti. İstanbul’a olan tutkusuyla da  tanınan 79 yaşındaki Barbey, Zaman Gazetesi’nin 25. yılı vesilesiyle gerçekleştirilen ‘Türkiye’de Zaman’ projesinde yer almıştı.

BARBEY: BİR İSTANBUL TUTKUNU

Bruno Barbey, İstanbul’daki yaşamı hikâye ettiği portfolyosu için kaleme aldığı yazıda şu ifadeleri kullanmıştı:

“İstanbul’a sık sık geliyorum ve her seferinde birkaç hafta kalıyorum. İstanbul’u farklı mevsimlerde görme imkânı buldum. Bu kent, kültürel zenginliklerle dolu bir dünya mirası deposu. Bu özelliğiyle bende her seferinde fotoğraf çekme isteği uyandırıyor.

Diğer büyük şehirlerde yaşayanlara kıyasla İstanbulluların daha az stresli bir yaşantıları var. Bu da İstanbul’da çalışmayı kolaylaştırıyor. İstanbul’daki genç nüfusun dinamizmi beni baştan çıkarıyor. Şehirde modernliğin yanında hâlâ korunmakta olan gelenekleri de görüyorsunuz. 2005 yılında çekimlerime başladığım günden bu yana, İstanbul’da inanılmaz bir değişim gözlemledim. Şehirdeki metro hatlarının sayısı gün geçtikçe artıyor, Avrupa ve Asya kıtalarını Boğaz’ın altından geçecek bir tünelle birleştirecek olan Marmaray Projesi ilerliyor, bir yandan büyük projeler başlatılıyor, bir yandan yeni alışveriş ve kültür merkezleri açılıyor. Boğaz ise apayrı bir alem… Beni çok derinden etkiliyor.”

SÖYLEŞİ | Türkiye’de fotoğraf çekmek kolay


Dünyanın pek çok ülkesinde, birçok proje gerçekleştirdiniz. ‘Türkiye’de Zaman’ projesi için Türkiye’ye gelme sebebiniz nedir?

5 yıldır düzenli olarak Türkiye’ye geliyorum. İstanbul’da Galatasaray Üniversitesi yakınlarındaki Yapı Kredi Galeri’de bir sergim de oldu. Bu projeye katılma sebebim İstanbul ve Türkiye’den çok etkilenmiş olmam. Türkiye çok geniş bir kültürel hazineye sahip. Aynı zamanda da çağdaş bir ülke. Bu iki unsurun bir araya gelmiş olması hoşuma gidiyor; hem kültürü hem de mirası olan ülkelerde çalışmayı seviyorum. Brezilya ve doğumumdan 12 yaşıma kadar kaldığım Fas’ta da çalıştım. Fas, Türkiye kadar büyük değil fakat kültürüne bağlı bir şekilde hızla gelişiyor. Bu, Fas ve Türkiye’nin ortak noktası. Çağdaşlığa gelecek olursak, metroda ve toplu ulaşım araçlarında fotoğraf çekiyorum. İstanbul çok çağdaş bir metropol. New York ya da Paris’te bir sergim olduğunda “Burası Türkiye mi?” diye soruyorlar. Oldukça çağdaş ulaşım sistemleri var, örneğin Boğaziçi’nin altından geçen tünel inşaatı gibi. Çin’de de benzer konular üzerine çalıştım. Çin de Türkiye gibi. Çağdaşlaşma yolunda, inanılmaz bir tarihi olan bir ülke. 1973’te Şanghay’da ilk projemi gerçekleştirdiğimde şehirde yaşayan yalnızca üç Fransız vardı; bir fahri konsolos, bir kültür ataşesi ve bir banker. Şimdiyse Şanghay’da aşağı yukarı 20 bin Fransız vatandaşı yaşıyor. İnanılmaz değil mi? Amerikalılar ve Avustralyalılardan önce oraya ilk gidenler Fransızlardı. 1990’da Çinli lider Tan Xan Ping “Zenginleşmekte utanılacak bir şey yok.” demişti. Bu yüzden eleştiri almıştı çünkü bu fikirler komünizm felsefesine karşıt fikirlerdi. Bugün Şanghay, İstanbul’dan 10 kat daha büyük. Ne yazık ki Çinliler tarihlerini önemsemiyorlar. Hiçbir hissiyat yok. Birçok bölgede taş üstünde taş bırakmadılar. Sanırım gelecekte bundan pişmanlık duyacaklar. Bugünlerde gelişmeye o kadar takılmış durumdalar ki miraslarının farkında değiller. Türkiye’de ise mümkün olduğu kadar bu miras korunmak isteniyor.

İnsanların fotoğraflarını çektiğinizde nasıl tepki veriyorlar?

Dünyanın her yerinde verilen tepki farklı. Örneğin Çin’de bir yabancının fotoğraf çekmesi oldukça kolay. Çinliler yurtdışından geldiğinizi biliyorlar ve bu yüzden rahat davranıyorlar. Sizi fark ediyorlar fakat kibar davranıyorlar ve fotoğraflarını çekmenize izin veriyorlar. Fakat belki de bir Çinli, metroda bir yabancıya göre bu kadar rahat fotoğraf çekemezdi. Türkiye’de de insanların fotoğrafını çekmek oldukça kolay, Paris’teki gibi zor değil örneğin. Türkler, kibar ve eğlenceli insanlar. Genelde fotoğrafçılara hiçbir şey demiyorlar. Kafama bir şey takıldığında sonrasında izin istiyorum. Çünkü fotoğrafı çekmeden önce izin istersem eğer, poz veriyorlar ve sahnenin havası bozulmuş oluyor. Bazı ülkelerde fotoğraf çekmek gerçekten çok zor, örneğin Paris’te insanlar sizi mahkemeye vermekle tehdit ediyorlar. Umarım Türkiye’de hiçbir zaman işler bu hale gelmez. Eskiden Ara Güler’in İstanbul’da, Robert Doisneau’nun Paris’te yaptığı gibi fotoğraf çekmek artık çok zor. Doisneau, Paris’te fotoğraf çekerken bugünkü gibi tehdit edilmiyordu. Her medeniyetin bir gerçekliği var, sorunları da birbirinden farklı. Fas’ta da fotoğraf çekmek çok zor; insanlar fotoğrafa olumsuz yaklaşıyorlar. İslam’ın kadınlar üzerindeki hükmü büyük. İstanbul’da böyle problemler yok. Ancak Fas’ta insanlar olumsuz tepki veriyorlar.

Fotoğraf çekerken sorumluluk hissediyor musunuz?

Fotoğrafın dili dünyada her yerde anlaşılır bir dil. Görselin bir gücü var. Fotoğrafçıyla aynı dili konuşmasalar bile tek bir fotoğrafla insanlar vaziyeti ya da sorunu anlayabiliyorlar.

Fotoğraf çekerken nasıl hissediyorsunuz?

Konuya bağlı olarak değişiyor. Dünyanın pek çok yerinde çatışma fotoğrafları çektim: Vietnam Savaşı, Ortadoğu, Mısır, Afrika hatta İrlanda’daki kimi çatışmalar da buna dahil. Ancak ben bir savaş fotoğrafçısı değilim. Kimileri bu alanda uzmanlaşmayı tercih ediyor. Ben durumlarla ilgileniyorum. Günümüzde korkunç görüntüler biraz aşırı kullanılmaya başlandı. Eskiden, şiddet fotoğraflarına daha ince yaklaşılırdı. Şimdi pek çok fotoğrafçı doktora benzemeye başladı. Savaş ve çatışma fotoğrafları çekmek hoşuma gitmiyor, bence içinde çalışması çok zor olan bir çevre. Önemli olmadığını söylemiyorum, yalnızca benim tutkularımdan biri değil.

İşlerinizi nasıl düzenliyorsunuz?

Fotoğrafçılıkta iki adım var; çekmek ve sonrasında da seçmek. Çekmek, işin yalnızda yarısını teşkil ediyor. Ancak fotoğraf seçmek de en az çekmek kadar zaman alan bir iş. Bir işi bitirip eve döndüğüm zaman genelde 2-3 hafta kadar üzerinde çalışıyorum. Tıpkı film montajlamaya benziyor. Her anı, her saniyeyi düzenlemek; sonra da birbirleriyle karşılaştırmak gerekiyor. Çok zaman alan, önemli bir süreç. İyi fotoğraflar ilgi çekici, güçlü bir kompozisyona sahip ve hızlı okunabilir olmalıdır.

Dijital fotoğrafçılıkla ilgili ne düşünüyorsunuz? Hangi filmle çalışmayı tercih ediyorsunuz?

Aslında günümüzde artık film yok. Eskiden, fotoğrafçılar renkliler için genelde Kodachrome ile çalışırlardı. Zamana direnen, mükemmel bir filmdi. Ancak artık üretilmiyor. Dijital fotoğrafçılıkla birlikte muhafaza problemi ortadan kalktı. En azından böyle olduğunu düşünüyoruz. 7-8 yıldır dijital de çekiyorum. Başlarda biraz gergindim ancak şimdi böyle bir teknoloji ile çalıştığım için daha huzurlu hissediyorum. Teknolojik anlamda fotoğraf kalitesi eskisinden daha iyi. Dijitalle birlikte birçok kolaylık geldi. Herkesin telefonlarıyla fotoğraf çektiğini görüyoruz. Birkaç yıl içinde iPhone’lar, profesyonel kameralar kadar iyi olacak.

Bir fotoğrafçının hangi karaktere sahip olması gereklidir?

Bir yerde her şey bir şekilde fotoğraflanıyor. Irak’taki savaşla ilgili en korkunç haberler, yöneticilerine karşı çıkan Amerikan askerleri tarafından çekilen işkence fotoğraflarıydı. Sonradan bu fotoğrafları internete koydular. Her şeyi bu amatörler sayesinde öğrendik. Suriye’de pek çok fotoğrafçı var ancak insanların birçoğu iPhone’larıyla fotoğraf çekiyorlar. Artık her şey düzenli olarak fotoğraflanıyor. Profesyonel fotoğrafçılar arasında ciddi bir çekişme var.
Magnum Photos, çok önemli bir gelenek. Bu topluluk, oldukça iyi bilinen ve kuralları olan bir topluluk. Ancak günümüzde

Magnum’da farklı tarzlara sahip pek çok fotoğrafçı var. Bu değişimi nasıl algılıyorsunuz?

Magnum çok değişti. 50 yıl önce ben katıldığımda, çok az kişi dışında herkes siyah-beyaz çekiyordu. O zamanlar renkliler bir nevi hor görülüyor ve basılı yayında iyi çıkmıyordu. Şimdi bütün bunlar değişti tabii ki. Renkli hatta dijital fotoğrafla doğmuş bir fotoğrafçı nesli geldi. Magnum’da artık birbirinden farklı pek çok stil var. Kimileri kendisini foto muhabiri olarak tanımlıyor, kimileri sanatçı; bu ayrımlar pek hoşuma gitmiyor. Foto muhabirliği yapan ancak aynı zamanda da uzun soluklu işleri müzelerde ve kataloglarda sergilenen pek çok fotoğrafçı var. Günümüzde Magnum’da oldukça berrak bir vizyon var. Kimileri kendilerini büyük sanatçı, diğerlerini de sıradan foto muhabirleri olarak görüyorlar. Bu kategorilerden herhangi birine girdiğimi düşünmüyorum. Foto muhabirliği, gazete ve dergi satışlarının düşüşü yüzünden sıkıntılar yaşıyor. Bütçeler 20 yıl öncesine göre epey düştü. Bunların reklam bütçesi artık televizyona ayrılıyor. Eskiden bu kadar fotoğrafçı da yoktu. Bugün birçoğu başka işler de yapmak zorunda kalıyor. Aniden eskiden olmayan bir sektör ortaya çıktı. Bu kriz de foto muhabirliğini etkiledi.

Vietnam’daki projelerinizden bahsedebilir misiniz peki?

Vietnam’da uzun soluklu çatışmalar yaşandı. Önce 1950’lerde Fransızların kaybettiği sömürge savaşı, ondan hemen sonraysa Amerikalılar Vietnam’a savaş açtı. Bu arada 1968’deki öğrenci protestoları hep Vietnam’daki savaşa karşıydı. Örneğin Paris’te öğrenciler daha fazla özgürlük için gösteriler yaparken Vietnam’daki savaşa da değindiler. 1970’lerin başında 2-3 kez Vietnam’a gittim. Daha o zamanlarda bile kimi uzmanlar Amerikalıların kaybedebileceğini söylüyorlardı. Savaş bittiğinde bir Amerikan dergisi için Amerika ordusundaki uyuşturucu sorununu haber yaptım. Ordu cesaretini yitirmişti ve askerler çok fazla marihuana tüketiyorlardı. Bu da Amerika için büyük bir problem teşkil ediyordu. Askerî birliklerin neredeyse yarısı hastaneye kaldırıldı. Bu konu üzerine uzmanlaşmış hastaneler vardı.

Ortadoğu’da da pek çok projede yer aldınız…

Evet, özellikle de 1960’ların sonuna doğru. Mısır’da Tahrir bölgesini fotoğrafladım. Son zamanlarda Mısır’da çok fazla olay oldu. Ancak ben 40 yıl önce orada renkli fotoğraflar çekmiştim. Defalarca bölgeye gidip haber örgütleri tarafından sıklıkla ele alınan Filistin meselesini anlamaya çalıştım. 40 yıl önce Filistin meselesiyle ilgili bu kadar net bilgi yoktu. Bölgeye gitmek için çaba harcadım. Hatta Yaser Arafat’la bile tanıştım. Ürdün’e ve Suudi Arabistan’a gittim. Suudi Arabistan’da Kral Faisal’ın fotoğraflarını çektim. Aynı zamanda Saddam Hüseyin’in de fotoğraflarını çekme şansım oldu.

Zaman Gazetesi’nin ‘Türkiye’de Zaman’ projesiyle ilgili ne düşünüyorsunuz?

Bu projenin uzun bir sürecin sonucu olduğunu düşünüyorum. 25 tanınmış fotoğrafçıyı Türkiye’ye davet edip onların gözünden ülkeyi görmeye çalışmak çok güzel bir fikirdi. Böyle bir davet almak kendimi ayrıcalıklı hissetmeme sebep oldu. Umarım iyi bir katılım sağlayabilmişimdir.

 

BRUNO BARBEY KİMDİR?

Bruno Barbey; 1941 yılında Fas’ta doğdu. 1964’te Magnum Fotoğraf Ajansı ile çalışmaya başlayan Barbey, kırk yıl boyunca beş kıtada pek çok çatışmayı görüntüledi; Nijerya, Vietnam, Ortadoğu, Bangladeş, Kamboçya, İrlanda, Irak ve Kuveyt’teki sivil savaşlara tanıklık etti, ancak yine de kendini savaş foto muhabiri olarak tanımlamıyor. Çalışmaları dünyanın en ileri gelen dergilerinde yayımlandı. Üretken bir sanatçı olan Barbey, çocukluk yıllarını geçirdiği Fas’ta da sık sık fotoğraf çekti. Çalışmaları tüm dünyada sergilenen, müze koleksiyonlarında yer alan sanatçı pek çok ödüle değer görüldü. (www.brunobarbey.com)

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram