Dünya gözüyle İstanbul

Dünya edebiyatında İstanbul üzerine yazılmış sayısız metin var. Dünya yazarlarının şehre ilişkin yazdıklarına bakınca, her yazarın kendi İstanbul’unu anlattığı görülüyor. İşte Dostoyevski'den Flaubert'e, Twain'den Hemingway'e İstanbul hakkında yazanların gözlemlerinden bir seçki...

BAŞAK YÜCE 24 Ocak 2021 KÜLTÜR

Galata Köprüsü (1876)

Dan Brown’ın Cehennem (Inferno) adlı popüler romanında İstanbul’u insanlık tarihinin yeniden yazılacağı ya da cehennemin kapılarının açılacağı şehir olarak kurgulaması geçmiş yıllarda Türk basınını meşgul etmişti. Brown’ın dünyanın en çok satan yazarı olduğu düşünüldüğünde, dünyadaki okurlarının İstanbul hakkında Cehennem’deki temsili yoluyla fikir edineceği bir gerçekti. Cehennem’in sayfalarında, İstanbul’un Yerebatan Sarnıcı, Ayasofya ve Kapalıçarşı gibi tarihî mekânları yer alıyordu.

Ancak dünya edebiyatında İstanbul’un temsili şüphesiz popüler yazar Dan Brown’ın yazdıklarının çok ötesine uzanıyor. Gezi edebiyatından polisiye romanlara, mektuplardan tarihî anlatılara, günlüklerden roman ve şiire pek çok edebi türde, farklı dillerde yazan kalemlerden okumak mümkün İstanbul’u. Bu temsillerde İstanbul’un bir kraliçeye benzetildiğini, kültür merkezi olarak sunulduğunu, cennetten bir parça diye tasvir edildiğini, hüzün şehri olarak görüldüğünü ama aynı zamanda, şehrin keşmekeşinden ürküldüğünü, hatta geri kalmışlığın başkenti diye tanımlandığını görmek mümkün. İstanbul’a dünya edebiyatının yelpazesinden bakınca, her yazarın kendi İstanbul’unu anlattığı görülüyor. İstanbul’un Paris, Berlin, New York, Londra kadar kitaplara konu edilmiş bir edebi başkent olduğu, şehirden bahseden kitapların çokluğuyla da doğrulanıyor.

MEKÂNLARA İSMİNİ VEREN YAZARLAR

İstanbul’u bir kültürel başkent yapan en önemli özelliklerden biri, yolu buradan geçen edebiyatçıların isimlerinin şehrin çeşitli yerlerinde ölümsüzleşmiş olması. Şüphesiz ilk akla gelen Fransız yazar Pierre Loti’nin adıyla anılan, yazarın müdavimi olduğu Pierre Loti Kahvesi. Benzer şekilde, Amerikalı yazar Ernest Hemingway ve polisiye yazarı Agatha Christie’nin Pera Palas’ta kaldığı odalar yazarların ismiyle anılıyor, otelin lokantası da Christie’nin ismini taşıyor. Fransız şair ve yazar Alphonse de Lamartine’in Türkiye’de konaklamasına atfen Lamartine adı verilen otellere de rastlamak mümkün.

Pierre Loti Kahvesi.

FRANSIZ EDEBİYATINDA İSTANBUL

Özellikle 18. ve 19. yüzyıllarda Fransız oryantalistlerin, yazar ve şairlerin durağıydı İstanbul. Bu yolculuklar tarih kitaplarına, seyahatnamelere, anlatı ve şiirlere konu oldu. İstanbul’un akla gelen en önemli temsillerinden biri Pierre Loti’nin ünlü otobiyografik romanı Aziyade’dedir. Yazarın 19 yaşındaki harem kızı Çerkes Aziyade ile aşkını anlatan roman, İstanbul’un semtlerini tanıtır okura. Yazarın Doğudaki Hayalet adlı romanı da eski İstanbul’da geçer. Pierre Loti bir Türk dostu olarak anılmasına rağmen, romanlarında İstanbul’u egzotik bir şehir olarak tarif eden Oryantalist eğilimler görülür. Türk dostu diye bilinen bir başka yazar Alphonse de Lamartine de İstanbul tasvirlerini içeren Doğuya Seyahat ve Türkiye Tarihi adlı iki kitap kaleme almıştır. Ülkesinden ayrılıp Türkiye’ye yerleşme, Aydın’da bir çiftlik kurma hayali gerçekleşmese de şair İstanbul’da devlet tarafından ağırlanmış, anılarında İstanbul’dan hep hayranlıkla bahsetmiş ve şehri sık sık Paris’le karşılaştırmıştır.

FLAUBERT’İN ŞAŞKINLIĞI

Fransız yazar Jules Verne de İnatçı Keraban adlı macera romanında bir İstanbullunun, inatçılığıyla tanınan Üsküdarlı Keraban Ağa’nın hikâyesini anlatır. Jules Verne, Keraban Ağa’yı naif bir karakter olarak betimlerken şehre ilişkin bir resim de çizer. Romanda yabancı misafirlerine Boğaz’ın karşı yakasını gezdirmek isteyen Keraban, karşıya geçen teknelere vergi konulduğu ve 10 liralık vergiyi ödemek istemediği için misafirleriyle birlikte Kafkaslar üzerinden Karadeniz’i dolaşarak 45 gün sonra Avrupa yakasına varır. Gustave Flaubert de gezi yazılarını topladığı Seyahatler’de İstanbul’dan hayranlıkla bahseder. Orhan Pamuk’un aktardığına göre Flaubert, İstanbul’un caddelerindeki çeşitlilik karşısında şaşkına dönmüştür. İstanbul seyahati sırasında yorgun ve hasta olan yazar yine de İstanbul maceralarını günbegün kaydetmekten geri durmaz. İstanbul’a geldikten bir gün sonra defterine şu notu düşer: “Bu şehrin, Fourier’nin dediği gibi, günün birinde dünyanın başkenti olacağı düşüncesi belirdi aklımda. Gerçekten de insanlardan oluşan muhteşem bir karınca yuvası burası.” İstanbul’dan ayrılacağı gün ise şöyle yazar Flaubert: “Ah! Geçen pazar günü Tophane Camii’nin avlusundan geçerken ne kadar da hüzünlüydüm. Elveda camiler! Elveda örtülü kadınlar! Elveda kahvehanelerdeki güzel Türkler…”

BİRLEŞTİRİCİ BAŞKENT

Doğu Seyahatnamesi adlı eserinde İstanbul’u 1800’lü yılların başında bir imparatorluk başkenti olarak anlatan Fransız şair ve yazar Gérard de Nerval’in en çok üzerinde durduğu şeylerden biri ise şehirdeki çokkültürlülüktür. İstanbul’u anlatan bölümü Türkçede İstanbul Yolunda adıyla yayımlanan kitapta şair, İstanbul’u pek çok dinden, etnik kökenden ve dilden insanın çatışmadan yaşadığı birleştirici bir başkent olarak resmeder: “Dört farklı halk birlikte yaşıyor. Türkler, Ermeniler, Rumlar ve Yahudiler; Avrupa’da birçok ülkenin birbirine gösterdiği hoşgörüden çok daha fazla hoşgörüyle birbirine yaklaşan, aynı dünyanın çocukları.” Nerval’in yakın arkadaşı şair ve yazar Théophile Gautier ise gezi notlarından oluşan ve İstanbul Dünyanın En Güzel Şehri adıyla Türkçeleştirilen kitabında beğenisini şöyle dile getirir: “Dünyanın iki kıtasının, Asya ve Avrupa’nın arasında bir sınır gibi çizilmiş, baktığında iki kıtayı da görebildiğin şu güzel sahile karşı yapılan deniz yolculuğuyla kıyaslanabilecek hiçbir şey yok bildiğim.” Gautier İstanbul’u okuruna oldukça ayrıntılı anlatır, şehrin mimarisinden semtlerin adlarına pek çok özelliğine değinir. İstanbul’dan ayrılırken yazdığı cümleler şehre veda etmenin hüznünü taşır: “Ve oradan ayrıldım, aslında gidiyor olmaktan bir bakıma hoşnut olsam da İstanbul’a son bir kez dönüp baktım, şehir ufukta o tanımlanamaz melankoliyle gözden kayboluyordu, muhtemelen bir daha görülemeyecek bir şehri arkada bırakırken kalbi dolduran o melankoliyle…” François René de Chateubriand’ın 1806-1807 yılları arasındaki doğu seyahatini anlattığı Paris-Kudüs Yolculuğu (L’itinéraire de Paris à Jerusalem) adlı gezi yazılarında ise İstanbul’dan nefret dolu cümlelerle bahsettiğini görürüz. İstanbul’a ilişkin betimlemelerini şehirden çok İslam’a saldırarak dile getirmiştir Chateaubriand. Atala adlı romanında ise İstanbul’u “geri kalmışlığın başkenti” olarak tanımlamaktan geri durmaz, kategorik Doğu-Batı algısında İstanbul’u sınıra yerleştirir: “Bu şehir iki dünyanın sınırındadır.” Nahid Sırrı Örik tarafından Türkçeleştirilen Fransız oryantalist Antoine Galland’ın iki ciltlik İstanbul’a Ait Günlük Hatıralar adlı kitabı, şehrin 17. yüzyıldaki siyasi ve kültürel yaşamı hakkında Galland’ın gözlemlerini içerir. Aynı zamanda Binbir Gece Masalları’nı ilk olarak bir Batı diline çeviren isim olarak tanınan Antoine Galland’ın bu incelemesinin Fransız oryantalistlere kaynaklık ettiği notunu düşelim.

MOBY DICK’İN YAZARI İSTANBUL’DA

Uzak bir coğrafyadan İstanbul’a gelen Amerikalı yazarların İstanbul’u daha kayıtsızca, biraz da alaycı bir üslupla betimlediği söylenebilir. Amerikalı yazarlar İstanbul’a daha çok şaşkınlıkla karışık bir tepki vermiş, şehrin keşmekeşini anlamlandırmakta zorlanmışlardır. Örneğin, Herman Melville İstanbul’a yaptığı seyahatin ardından gezi yazıları kaleme alır. Melville de pek çok Batılı yazar gibi İstanbul hakkında hüküm verirken geldiği kültürün gözlüğünü çıkarmaz. Öte yandan, diğer gezi yazılarıyla karşılaştırıldığında Moby Dick’in yazarınınkiler İstanbul’a ilişkin daha ayrıntılı bir tablo çizer. Öyle ki, yazar kirli sokaklardan, köhne evlerden bahsederken, onların arasında saksılarda açan çiçekler gibi güzel kızların belirdiğini eklemeden edemez. Melville için şehrin en dikkate değer özelliklerinden biri kalabalıkların çokkültürlü ve çok dilli olmasıdır. “Çeşitli milletler arasındaymış gibi hissediyor insan kendini.” diyerek bu duygusunu ifade eder. Ama bu karmaşıklık Melville’e hüzünlü de gelecektir. Kim Fortuny, American Writers in İstanbul (İstanbul’da Amerikalı Yazarlar) adlı kitabında ele aldığı Melville’in metafizik düşüncelerini şehre yansıttığına dikkati çeker. Fortuny, yazarın İstanbul mezarlıklarına ilgisini de bu bağlamda değerlendirir. Melville’in İstanbul’u anlattığı “Kıtalar” adlı şiiri de bu bakışla okunabilir:

Aydınlık İstanbul’un üzerinden geçiyor ölüm
Hep selvilerin altından geçiyor
Otağını kıyısına kuruyor Eski Asya’nın
Bu insanlardan uzak halini telafi eder gibi
İstanbul’un mersin ağacına benzeyen kalabalığı
Takdis ediyor Tanrı’yı ve o güzel şerbeti
Ve tutuyor Avrupa’yı.
Yine de açılan Boğaz ayırıyor Yaşamı ve Ölümü,
Gizlenen yürekleri
Körfez üzerinde başlıyor özlem
Kucaklaşarak, buluşmak için. (çev.: B. Y.)

“ARTIK TÜRK YEMEĞİ YEMEK İSTEMİYORUM”

Mark Twain de İstanbul’a yaptığı kısa bir seyahat sonunda kaleme almıştır şehre ilişkin düşüncelerini. Yazarın, Uzaktaki Masumlar (Innocents Abroad) adıyla kitaplaşan yazıları İstanbul’a ilişkin betimlemeler içerir. Bu yazıların başlıkları bile Twain’in şehri nasıl gördüğüne dair fikir verir: “İstanbul’un Katledilmiş Köpekleri”, “Türk Hamamı Sahtekârlığı”, “Nargile Sahtekârlığı”, “Artık Türk Öğle Yemeği Yemek İstemiyorum”, “Türk Kahvesi Sahtekârlığı”… Öte yandan, Mark Twain’in eserlerine hâkim olan mizah unsurunun bu tanımlamalara abartı kattığı unutulmamalı. Fortuny’ye göre yazarın Osmanlı tarihi hakkında yeterince bilgi sahibi olmaması da bu gözlemleri daha abartılı kılmıştır. Twain, İstanbul’u anlatırken caddelerdeki köpek sürülerinden ve gezinen koyunlardan bahseder. Kapalıçarşı’yı küçük dükkânlardan oluşan korkunç bir merkez olarak niteler, çarşıdaki dilencilerden ve pislikten dem vurur. Öte yandan Twain, çarşıdaki dervişleri ve alışveriş yapan üst sınıf kadınları da not düşmeden geçmez. Yazar, Doğu’ya ilişkin önyargıların farkında olmasına ve bunu dile getirmesine rağmen Uzaktaki Masumlar’da kendisi de bu önyargılardan kurtulamaz. İstanbul’u 19. yüzyılda ve özellikle savaş döneminde ele alan Amerikalı yazarların çoğunun seyahatlerinin gazetecilik amacı taşıdığı söylenebilir. John Dos Passos aynı zamanda bir gazetecidir, İstanbul’a ilişkin yazılarını Doğu Ekspresi adlı kitapta bir araya getiren yazar İstanbul’u kendi şehri olan New York’la karşılaştırır ve çoğunlukla oryantalist bir bakışla ele alır. Öte yandan, ülke imparatorluktan cumhuriyete geçerken azınlıkları ve değişen toplumsal yapıyı resmetmesi açısından Doğu Ekspresi önemli bir kaynaktır.

İşgal döneminde İstanbul

HEMINGWAY VE İŞGAL İSTANBUL’U

Amerikalı yazar Ernest Hemingway de İstanbul hakkındaki olumsuz görüşlerinde Twain’den geri kalmaz. Yazar Türk-Yunan Savaşı’nı takip etmek için savaş muhabirliği yaparken İstanbul’a gelmiş ve gözlemlerini o dönem çalıştığı Toronto Daily Star gazetesine göndermiştir. İşgal İstanbul’u ve İki Dünya Savaşı’ndan Mektuplar adıyla yayımlanan bu makalelerde “Doğu” vurgusu öne çıkar. İstanbul halkının tembelliği, sokakların kiri, dar kaldırımlar, sinekler yazarın betimlediği İstanbul manzarasıdır. Hemingway, İstanbul’un çokkültürlülüğünden bahsederken bile bunu tatil günü sayısının fazlalığı ile değerlendirir ve mizahi bir üslupla şöyle der: “İstanbul’da 168 resmi izin günü var. Cuma Müslümanların, cumartesi Yahudilerin, pazar da Hıristiyanların tatil günü. Hepsinin bayram günleri de cabası. Bu yüzden İstanbul’da her delikanlının en büyük isteği, bir punduna getirip banka memuru olmak.” Uzun öyküsü “Kilimanjaro’nun Karları”nda da İstanbul’a değinir Hemingway. Öyküde kavga ve kadınlarla dolu karanlık bir İstanbul gecesi betimlenir, kahraman kendini üstü başı yırtık halde Pera Palas’ta bulur. Hemingway makalelerinde ise İstanbul’un filmlerdeki gibi olmadığını yazar, trafiği ve çöpleri anlatır. Ona göre İstanbul’da beyaz olan her şey kirli beyazdır.

VIRGINIA WOOLF’UN SEMBOLİK GÖNDERMESİ

İngiliz yazar Virginia Woolf’un Orlando adlı romanı ise İstanbul’un sembolik edebi temsillerinden birini içerir. İstanbul’a elçi olarak gelen roman kahramanının burada cinsiyet değiştirmesi pek çok eleştirmen tarafından sembolik olarak okunmuştur. İstanbul’u konu edinen bir başka İngiliz yazar da A. S. Byatt’tır. Yazar Çeşm-i Bülbül’ün İçindeki Cin adlı romanında şöyle sorar: “Kim bilir neden çıkmıştı yola? İngiliz ve duygusuz olduğundan, kendisini havada parçalanmış olarak gözünün önüne getiremediği için mi, yoksa aslında hayal gücü kuvvetli biri olarak yeterince korktuğu halde, göklerde, bulutların ve İstanbul’un minareleri üstünde uçmak düşüncesine, Haliç’i, Boğaziçi’ni, Avrupa ve Asya kıyılarını karşı karşıya görmenin çekiciliğine karşı koyamadığı için mi?” Amerikalı yazar Paul Bowles da Seyahatler adlı kitabında İstanbul notlarına yer verir. Bowles’a göre İstanbul casus romanları için iyi bir mekân, fotoğrafçılar için cennettir. Öte yandan Bowles da İstanbul’da değişen toplum yapısına dikkati çeker. Özellikle giyim kuşamda yaşanan değişimleri bir kopuş olarak görür.

İşgal yıllarında İstanbul

ALMANCA EDEBİYATTA İSTANBUL

Avusturyalı yazar Barbara Frischmuth, 1960’ların İstanbul’unu anlattığı Güneşte Gölgenin Yok Oluşu kitabında Türkiye siyasi tarihine bir süre yaşadığı İstanbul’dan bakar. İstanbul’daki sokak gösterilerini, siyasi ve sosyal dönüşümleri anlamaya ve anlatmaya çalışır. 60’lı yılları İstanbul’a bakarak anlamaya çalışan ve Almanca yazan tek isim Frischmuth değildir. Türk asıllı Alman yazar Emine Sevgi Özdamar da romanlarında “benim İstanbul’um” diyerek sahiplendiği şehre uzun yıllar başka bir ülkede yaşamış olmanın merakıyla yaklaşır. Avusturyalı yazar Stefan Zweig ise Bizans’ın Fethi adlı eserinde tarihî bir gerçekliği kurgulayarak anlatır. Zweig, yazarken Batılı kaynaklardan beslendiği Bizans’ın Fethi’nde İstanbul’un fethini anlatır. İbrahim Tüzer’in Zweig’ın metnini konu alan makalesinde dikkati çektiği gibi, bu isim seçimi bile Zweig’ın İstanbul algısını anlamak açısından oldukça manidardır.

DOSTOYEVSKİ’NİN DÜŞMANLIĞI

Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler ve Bir Yazarın Günlüğü’nde değindiği İstanbul, Rus yazar için Ortodoksluğun merkezi olma özelliğiyle öne çıkar en çok. Panslavist düşünürlerden ve akımlardan etkilenen Dostoyevski, özellikle Osmanlı-Rus Savaşı çerçevesinde ele aldığı İstanbul’un aslında Ruslara ait olduğunu, Türklerin Asya bozkırlarına dönmesi gerektiğini düşünür. Dostoyevski’nin İstanbul hakkındaki ifadelerinin oryantalist bir eğilim taşımaktan öte düşmanca olduğu söylenebilir. Hüseyin Kandemir’in Rus Edebiyatı’nda İstanbul adlı çalışmasından öğrendiğimize göre Dostoyevski’nin düşmanlığı o denli aşırıdır ki, Stefan Zweig ve Henri Troyat gibi yazarların bile onu eleştirmesine sebep olmuştur. Romancının Türkler hakkında olumlu görüş dile getiren Rus düşünür ve yazarlara ateş püskürdüğü “Türk Sevdalıları” adlı bir de denemesi vardır. Büyükbabası Rusya’nın İstanbul büyükelçisi olan Tolstoy da Dostoyevski’nin eleştirilerinden nasibini alır. Tolstoy, İstanbul’u hiç görmemiştir ama ölmeden önce yapmaya niyetlendiği seyahatin son durağının İstanbul olduğunu biliyoruz. Osmanlı-Rus Savaşı’na değinen tek yazar Dostoyevski değildir. Türkiye’ye ilgisi Erzurum Yolculuğu adlı kitabıyla da bilinen Rus şair Puşkin’in de savaşın ardından Rusya’nın kazanımlarını sorgulayan ve İstanbul’u anlatan 58 mısralık bir şiir yazdığını hatırlatalım. Brezilyalı yazar Machado de Assis de Dom Casmurro adlı romanında aynı savaştan bahsederek “Rusların asla İstanbul’a giremeyeceğini” savunan ve bu düşünceyi tekrarlayıp duran bir karakter kurgular. Yazar Brezilya dışına hiç çıkmamış olsa da Filozof Köpek adlı romanında bir resimdeki figürler yoluyla İstanbul’u, ince başörtülerinin ardından gözleri görünen, yüzleri seçilebilen İstanbullu kadınları ve nargile içen erkekleri betimler.

ANILARDA İSTANBUL

Ogier Ghiselin de Busbecq ise Türk Mektupları adlı kitabında İstanbul’un Müslüman Türklere ait olmadığını savunsa da Osmanlı İmparatorluğu’ndan olumlu cümlelerle bahseder. Kanuni Sultan Süleyman döneminde bir diplomat olarak İstanbul’da bulunan Busbecq, kendi ülkesi üzerine Osmanlı’yı referans alıp düşünme fırsatı bulmuştur. Türk lâlesini Avrupa’ya tanıtan isim olarak da bilinen Busbecq’in mektupları karşılaştırmalı tarih için önemli bir kaynak. 16. yüzyılda, Kanuni döneminde Türklere esir düşen bir İspanyol’un anılarını anlattığı anonim eser Pedro’nun Zorunlu İstanbul Seyahati ise İstanbul’u refah içinde bir şehir olarak tasvir eder. Kitaptaki önemli bir vurgu, İstanbul’da Müslüman olmayanların da yaşam şekillerine saygı gösterilmesidir. Pedro’nun Zorunlu İstanbul Seyahati’nin Orhan Pamuk’un Beyaz Kale romanıyla pek çok açıdan benzeştiği, bu kitabın Pamuk’a ilham verdiği, hatta Pamuk’un intihal yapmış olabileceği iddialarını da hatırlatalım.

ÜÇ AVRUPALI KADININ KALEMİNDEN

İstanbul’un uzun süre şehirde yaşayan üç Avrupalı kadının kaleminden anlatımıysa oldukça ayrıntılıdır. 19. yüzyıl İstanbul’unu anlatan dönemin İngiliz büyükelçisinin eşi Lady Montagu mektuplarında İstanbul hakkındaki önyargılara dikkati çeker ve yazdıklarının bu önyargıları bertaraf edeceğini umduğunu belirtir. Miss Pardoe olarak da bilinen Julia Pardoe ise II. Mahmut döneminde yaşadığı İstanbul hakkında belki de en övgü dolu satırları yazmış ve bu metinler Şehirlerin Ecesi İstanbul adlı kitapta toplanmıştır. Pardoe, İstanbul halkının çok okuduğunu vurgular ve belki de İngilizlerden sonra en çok okuyan halk olduğunu söyler. Pardoe’yu İstanbul’un çok dilliliği, çokkültürlülüğü şaşırtmış, yazar toplumsal yapıda sınıflar arası geçişin kolaylığını, kastların olmayışını “Bugünün kasabı yarının generali olabilir.” diyerek hayranlıkla aktarmıştır. Miss Pardoe aynı zamanda İstanbul’daki sosyal değişime de tanıklık etmiştir, özellikle İstanbul’un değişen kadınları konusundaki cümleleri dikkat çekicidir: “Alnı bir taç gibi saran ve renklerinin zenginliğiyle diğer giysilerin koyu renklerini şenlendiren haşmetli sarık sokaklarda neredeyse hiç görülmez olmuş, artık birkaç Türk yan yana geldiğinde uzaktan gelincik tarlasını andırıyor. İpekli veya yünlü kumaşlardan yapılmış dökümlü giysiler bir kenara atılmış ve yerlerini kötü dikilmiş, kaba mavi elbiseler almış; bir zamanlar kaşmir yününden yapılmış kuşakların sardığı beller artık iki pirinç düğmeyle cendereye alınmış.” Pardoe’nun kitapta Türk kadını hakkındaki gözlemlerinin yanı sıra İstanbul’daki mutfak kültürü, Ramazan âdetleri gibi konularda da ayrıntılı tasvirleri mevcut. Bayan Max Müller ise İstanbul’dan Mektuplar adıyla kitaplaştırılan anılarında şehrin doğal ve kültürel güzelliklerine hayranlığını, “İnsanların gezmek için yıllar yılı neden Roma’ya, İsviçre’ye gittiğini anlayamıyorum. Birkaç gün daha yolculuk etseler İstanbul’a, tamamen yeni bir dünyaya ve yılın bazı zamanlarında kesinlikle mükemmel olan bir iklime varabilecekken…” sözleriyle ifade eder. Müller’in tüm hayranlığına rağmen şehir tasvirlerinde satır aralarında da olsa oryantalist bir eğilim kendini hissettirir.

Galata Köprüsü’nden insan manzaraları

POPÜLER TARİH VE DEDEKTİF ROMANLARINDA İSTANBUL

Bizans tarihçisi James Goodwin’in İstanbul’da saray hayatını ve haremi anlattığı Nazar Boncuğu (An Evil Eye) romanında aynı zamanda 19. yüzyıl İstanbul’unun sokaklarını, şehrin caddelerindeki köpekleri, kadınların kıyafetlerini ve kahvehane âdetlerini okuruz. Michael David Lukas’ın ise yine çok satan romanı, II. Abdülhamid dönemindeki bir Yahudi kızının hikâyesini anlattığı İstanbul Kâhini şehrin tarihini benzer şekilde kurgular. İngiliz edebiyatında İstanbul’u tarihî açıdan ele alan bunun gibi birçok roman var. Reynold Spector’ın Konstantinopol’a Gülümsedi (She Smiled on Constantinople), Edwin Pears’ın Konstantinapolis’in Düşüşü (Fall of Constantinople) ve Theodora Fraza’nın yine aynı adlı romanları bunun örnekleri. İstanbul’un tarihî ve doğal gizeminden birçok yazar bahsetmiştir. Bu gizem aynı zamanda şehrin dedektif romanlarına da sahne olmasına yol açmış. İlk akla gelen örnek İstanbul’da konaklayan Agatha Christie’nin ünlü dedektifi Hercule Poirot’nun yine başkahraman olduğu ve sinema versiyonu da ilgi gören Doğu Ekspresi Cinayeti. İstanbul’la polisiye romanın ilişkisi adeta bir zincire dönüşmüş ve İngiliz yazar Barbara Nadel tarafından Agatha Christie’nin Pera Palas’ta kaldığı odayı mekân tutan bir roman yazılmıştır. Nadel İstanbul’u konu alan pek çok polisiye roman yazmış, bu romanların dördü “Türkiye Polisiyeleri” üst başlığıyla dilimize çevrilmiştir. Yazarın dedektif kahramanı Çetin İlkmen’in çözmeye çalıştığı cinayetlerin arka planındaki İstanbul, serideki kitaplardan birinin adı olan “Arabesk Türkiye Polisiyeleri” ifadesini doğrular gibidir.

BALKAN EDEBİYATI’NDA İSTANBUL

Balkan edebiyatlarında İstanbul’un hep hayranlıkla resmedilen bir imge olduğunu görürüz. Osmanlı döneminde imparatorluğun parçası olan pek çok Balkan ülkesinin sözlü ve yazılı edebiyatında İstanbul konulu eserler var. Through Foreign Eyes: İstanbul in World Literature adlı kitaptan öğrendiğimize göre bu isimler arasında yaşadıkları ülkenin dilinde yazan Türk asıllı Balkan şairleri, İstanbul’dan “anavatan” diye bahseden Romanyalı şair Emel Emin, Boğaz’ın mavisini öven şiirler yazan Makedonyalı şair Necati Zekeriya, Aşiyan mezarlığından dem vuran Bulgar şair Sabri Alagöz, Kosovalı şair Fahri Mermer ve “İstanbul’da neden kendimi bir yabancı gibi hissediyorum” diye soran Türk asıllı Kosovalı şair Taner Güçlütürk sayılabilir. Bununla birlikte, 18. yüzyılda yaşamış Arnavut şair Nâzım’ın divanının da yeryüzündeki cennet olarak tasvir ettiği İstanbul’a yazdığı şiirlerle dolu olduğu bilinir. Balkanlar’ın Maksim Gorki’si olarak tanınan Panait İstrati Akdeniz adlı romanında İstanbul’un doğal güzelliklerinden bahsederken Galata’ya, Boğaz’a övgüler düzer. Yazar, Kyra Kyralina romanında ise turistik bir edebiyat çerçevesi çizerek İstanbul’un turistleri en çok cezbeden güzelliklerini ve şiş kebap, ayran, nargile gibi Türk kültürüne has şeyleri sıralar. Büyük Yunan şair Kavafis Tarabya’yı bir şiirle selamlamıştır. Bulgaristan edebiyatına bakıldığında ise İstanbul’un bir kültür merkezi niteliği taşıdığı görülür. Konstantin Velichkov ve Hristo Brizitsou gibi kalemler şehri özlenen ideal bir kültür merkezi olarak anmıştır metinlerinde.

DE AMICIS’İN HAYRANLIĞI

İtalyan yazar ve şair Edmondo de Amicis, Constantinopoli adlı kitabında “Köprüde dikilince bir saat içinde tüm şehri yürürken görürsün,” diye anlatır İstanbul’u. De Amicis özellikle İstanbullu kadınlar hakkında ayrıntılı tasvirler yapar, onların küçük ayaklarına ve gamzelerine hayran kalmıştır. İstanbul sokaklarındaki modaya da değinen De Amicis, kadınların giydiği feraceleri uzun uzun anlatır. Şiirlerinde tasavvufun etkisine rastlanan, İrlandalı Türk şair olarak da bilinen James Clarence Mangan da hayranlıkla bahsetmiştir İstanbul’dan, “Lâ ilâhe, illallah!/ Boğaziçi, Boğaziçi bize engel olmadı/ Her gün neş’e içinde/ Yeşil Boğaziçi’ni/ Bir yelkenliyle geçtik” dizeleriyle. Tunuslu şair Muhammed Es-Senusi’nin şiirleri de benzer bir hayranlıkla doludur: “Hilafetin merkezinin bu eşsiz güzelliğini/ Kelimeler kifayetsiz kalır anlatmaya/ Bunu tasvir edebileceğini iddia eden her kimse/ Yıldızlara dikmiştir gözünü.” İstanbul dünya edebiyatında gezi notlarıyla, mektuplarla, romanlarla, ilham ettiği şiirlerle yüzyıllardır temsil ediliyor ama bir de satır aralarında saklı gölgesi var şehrin, İstanbul’u evi yapan Amerikalı yazar James Baldwin’in eserlerine düşen gölge gibi. Baldwin, romanlarında İstanbul’dan bahsetmez ama 1962’den sonra dönem dönem yaşadığı bu şehirde yazar romanlarını hep. Sorulduğunda şöyle tanımlar şehri: “Kim olduğumu ve ne yapmam gerektiğini tekrar bulabildiğim yer. Yeniden başlamak için hiçbir şey yapmadan öylece durabildiğim yer.”

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram