Hiç yaşamadığı kadar travmatik bir dönemden geçiyor Türkiye. Kötü zamanları hep iyi zamanlarından fazla olmuştur bu ülkenin lakin böylesi hiç yaşanmamıştı. En ağır, en kanlı darbe dönemleri bile bitmişti, onların bir sonu vardı, neticede arızi haldi, geçti. Oysa bu dönem bir türlü geçmiyor. İstisna kural oldu. Üstte neşeli bir oyun sergilenirken, sahnenin altında seri cinayetlerin işlendiği bir tiyatroda gibiyiz. Aslında seyircilerin yarısı durumun (gerçeğin) farkında lakin kimse tepki vermiyor, veremiyor. Gerçeği gören seyircilerden artık dayanamayan bazıları ara sıra ayağa kalkıp sahnedeki oyunculara bağırıyor, verip veriştiriyor. Hiç kimse oyunun yapımcılarına değinemiyor. Ve ortaya öznesi olmayan tepkiler, muhalif tavırlar çıkıyor.

Bu giriş paragrafını bana düşündüren, Nobelli dünyaca ünlü romancımız Orhan Pamuk’un Ot Dergisi’ne verdiği röportaj oldu. Siyasi tartışmalardan uzak durmasıyla tanıdığımız yazar, ülkeyle alakalı hissiyatının ve toplumdaki karamsarlığın sorulması üzerine açmış ağzını yummuş gözünü. “Karamsar olanlar haksız değil. Eğer bugün de karamsar olmuyorsanız maşallah size” diyor. Sözlerinin devamı şöyle: “Türkiye’nin durumu çok kötü. Siyasi durumu çok kötü. Sandığa oy atma dışında demokrasi yok, fikir özgürlüğü yok. Sandığa oy atmayı da seçim kaybederlerse iptal ediyorlar. İstanbul seçimleri, Kürt belediye başkanları oya da sandığa da saygının sonuna geldiğimizi gösteriyor. Bu işi bu hale getirmiş olanlar hala yüzde 45, yüzde 50 oy alıyorlar.”

Böyle diyor Orhan Pamuk ama şu sorunun cevabı yok! Kim bunlar? Bu vahim tablonun sorumlusu kim? O konuya hiç girmiyor!

Daha ağırını da söylüyor Pamuk: “Bu kadar eşitsizlik, bu kadar kabalık, sopa zoruyla insanları sindirme kültürünün bu kadar yemi azıya alması kabul edilebilir bir durum değil” diyor.

Olur, kabul etmeyelim. Peki bu kadar ağır kötülüğün faturasını kime keselim? Kimden hesap soralım? Onu söylemiyor yazar.

Hisseli Harikalar Kumpanyası

Türkiye yıllardır “hisseli harikalar kumpanyası” gibi, dev tiyatro sahnesinden farksız bir oyunun içinde yaşıyor. İstisnalar hariç, herkes buradaki rolüne uyum sağlamış. Oyunun sahibi, yapımcısı, yönetmeni elbette Erdoğan ve AKP iktidarı. Gerek siyasi, gerekse toplumsal muhalefet, gerekse aydın kesim bu oyunda iktidarın kendilerine biçtiği rolü oynamaktan hiç rahatsız görünmüyor.

Roller (gündem) iktidar tarafından dağıtılıyor ve muhalifler de sahnedeki yerlerini alıyor. Muhaliflere biçilen rolün ana teması, vazgeçilmezi, “FETÖ” demeden zinhar muhalefet yapmamak. O sebepten yeni kurulmuş siyasi partinin sözcüsünün ilk açıklması, “iktidar FETÖ ile göstermelik mücadele ediyor” oluyor.

Yıllara yayılmış çoluk çocuğa kadar uzanmış ağır hak ihlallerine değinmek isteyen bile ancak şu cümleyi kurabiliyor: “Çaycısı, çorbacısı, bankanın önünden bile geçenler içeride, siyasi ayak ve parası olanlar dışarıda…” Yani bunlar niye içeride değil, dışarıdakiler neden dışarıda sızlanması.

Ülkedeki toptan çürümüşlüğe en eşsiz katkı muhalefetten geliyor. Artık “kriz” sözüyle bile açıklanamayacak, Karar yazarı İbrahim Kahveci’nin “buhran” dediği o derin ekonomik kırılma, yoksullaşma, yakınlaşma, o sefalet, muhaliflerin katkılarıyla iktidarın amaçları doğrultusunda çok güzel gizleniyor. Kısacası hepimiz çok güzeliz ve her şey çok güzel olacak…

Hukuk, Zeytinyağlı Dolma Değildir

Elbette bugün toplumda yaşanan çürüme ve buhranın temel bileşeni hukuk ve adalet. KHK’lar ile başlayan; kutuplaştırma, ötekileştirme ve korkularla desteklenen; kitlesel işsizlik ve kitlesel operasyonlarla takviye edilen hukusuzluk ve adaletsizlik, ülkeyi esir almış vaziyette. Ortada dev bir enkaz var ve toplumun ve tabi muhaliflerin kahir ekseriyeti böyle bir şey yokmuş gibi davranmaya devam ediyor.

O enkazın varlığına tamamen kayıtsız kalamayanlar veya şöyle diyelim, bu kayıtsızlığın ileride ağır sonuçları olacağından endişelenenler enkaza şöyle bir bakıp geçiyor.

Cumhuriyet yazarı Barış Terkoğlu şöyle yazdı mesela: “Hukuk, dostlarımız geldiğinde dolaptan çıkaracağımız yağlı dolma değildir. Düşmanlarını dahi tartabilen zamansız ve hassas bir terazidir. Yeniden kuruluş belki mahkemelerde değil ama kuşkusuz mahkemelerle olacak.” (Cumhuriyet/20.02.2020)

Cümle güzel, etkileyici lakin tam da yazarın dediği gibi hukuk onlar için hala dostlarını gördüklerinde dolaptan çıkardıkları zeytinyağlı dolma! Sadece dostlarına layık gördükleri özel yemek! Zira bu satırlar Kavala hatrına yazılıyor. Keşke aksini gösteren yazılar da okuyabilseydik.

Binde Birin Ayağına Basmak

Karar yazarı Ahmet Taşgetiren de şunları yazdı: “Bu Dönemde en çok ıskalanan şeyin adalet olduğu gerçektir. Büyük kitleler halinde soruşturmalar yapılıyor. Ve binde bir bile olsa insanların ayağına basılıyor. Binde bir bile on binleri ifade ediyor.” (Karar/23.02.2020)

Ahmet Bey aslında adil ve vicdanlı bir yazar olduğuna inanmamızı istiyor. Sık sık yazdığı bu tür yazılarla onca kötülüğün ve adaletsizliğin destekçisi olduğunu unutmamızı istiyor. Oysa bunu yaparken bile, kitlesel kırımdaki hata payını binde bir ile sınırlıyor. Kaba hesapla belki altı yüz binde on bin kişi… Gerisine yapılanı reva görüyor. Yazısına Prof. Ersan Şen’den yaptığı alıntıyla devam ediyor: “Hukuk bumerang gibidir. Yani geri döner sizi bulur, sizin getirdiğiniz kuralları size karşı uygulayanlar çıkar.”

Anlaşılıyor ki Ahmet Bey’in asıl derdi, ucundan kıyısından da olsa hukuk ve adalet değil! Asıl dert “bu uyguladıklarımız bir gün bize karşı uygulanır mı” korkusu! Bu da çürümenin bir başka boyutu!

Taşgetiren’in bu yazısından bir gün sonra Cumhuriyet yazarı Erdal Atabek’in yazdıkları  oldukça manidardı: “Zulüm bir gün biter, zalim o gün çöker. Tarihin konusu budur. Bugün hesap soran yarın hesap verir. Bugün yatan yarın çıkar. Zulüm kendini ele verir. (Cumhuriyet/24.02.2020)

Arada kaynamasın, muhalif gazetemiz Sözcü’nün yazarı Deniz Zeyrek de kısa süre önce CHP’nin hükümet tarafından kayyım atanarak el konulan Zaman ve Bugün gazetelerine verdiği desteğin yanlış olduğunu yazabildi. Oysa CHP o dönem kurumsal bir tavır almamış, sadece birkaç milletvekili destek vermişti. Demokrat yazarımız bu kadarını bile yanlış buluyor! Ülkedeki “muhalif demokratlığına” güzel bir örnek! En acısı bunları yazanın gazeteci sıfatı taşıması ve el konulan, gasp edilen o kurumlardaki insanlarla omuz omuza yıllarca haber takip etmiş olması!

Özgürlük İçeride mi Dışarıda mı?

Böyle bir yazı için sanırım en iyi kapanış, fikirlerinden dolayı tekrar tutuklanan Kürt aydını ve siyasetçisi Mahmut Alınak’ın cezaevinden gönderdiği ve muhalif gazetelerde tek sütunda verilen şu mesaj olmalı:

“Dışarısı büyük bir hapishane, burası ise o hapishanede bir özgürlük adası. Dışarıdaki sönük hayatıma burada güneş açtı. Herkese tavsiyem, bir defa bile olsa özgürlük adasına misafir olmalarıdır. Dışardaki korku duvarlarının nasıl yıkıldığını ve hayatlarının anlam kazandığını şaşırarak göreceklerdir. Beni merak etmeyin. Devletin polis ve ordusunun korumasında olan zavallılardan çok daha mutlu ve özgürüm.”

Fazla söze ne hacet! Aydınlarının, gazetecilerinin, sivil toplumcularının kendilerini ancak hapiste özgür ve mutlu hissedebildikleri bir ülke! Hayrını görelim! Ve öznesiz, yandaş, uyumlu muhalifliğimizle durumu idare edelim!