Otorite ve özgürlük

İlk dönemlerde egemenler ve egemenlik fikri kutsanmış, toplum ve birey egemenlerin mülki telakki edilmiştir. Bu indirgemeci fikirlerin kalıntılarından toplum bilimlerini arındırma yolunda epey mesafe alınmıştır. Ancak İslamcılar totaliter siyaset anlayışını din üzerinden hala pazarlamaya çalışmaktadır.

AYHAN TEKİNEŞ 02 Mayıs 2021 YORUM

İnsanı içinde yaşadığı evrenden farklı kılan özgür iradesi, rasyonal algı kabiliyeti ve şuurudur. Aklî bilgi edinme süreçlerinin denetlenebilmesi ve objektif bilginin imkânı aklî bilgi ile iç hislere ve iradeye dayalı irfani bilginin tefrik edilmesine sebep olmuştur. Kelam ve tasavvuf ilimleri akıl ve derin şuur arasındaki bu farklılık üzerine şekillenmiştir. Davranış ve tutumlarla alakalı normlar da fıkıh ilminde ele alınmıştır. Hem İslam ilimler tarihinde hem de genel düşünce tarihinde nazari ve ameli yani teorik ve pratik bilgi alanları -aralarında karşılıklı etkileşimler olsa da- farklı değerlendirilmiştir.

Modern siyaset teorilerinin ortaya çıkışında matematik ve geometri gibi akli ilimlerin önemli etkisi olmuştur. Descartes’ın matematik ve geometrinin metotlarını felsefi düşüncede başarılı bir şekilde uygulaması Batı düşüncesinde yeni bir dönemi başlatmıştır. Toplum bilimlerinin Kartezyen metoda dayanarak incelenmesi gerektiği fikrinden hareket eden Thomas Hobbes (1679), doğru aklın doğru ilkeleriyle yönetim ilkelerinin belirlenmesi gerektiğini öne sürer. Ona göre Tanrı’nın iki çeşit krallığı vardır, “doğal ve peygamberane”. Peygamber’ler vahiy yoluyla Tanrı’nın yasalarını bildirir. Tabiattaki yasalar ise akıl yoluyla bilinir. Akıl, Tanrı’nın yasalarının anlamak ve yorumlamak için esas olmalıdır. Dolayısıyla “Gerçek din ile Tanrı’nın krallığının yasaları aynıdır”. Bir ülkede egemenlerin koyduğu yasalara uyulması zorunlu olduğu gibi Tanrı’nın Peygamber’ler yoluyla bildirdiği yasalara uyulması da zorunludur. “Tanrı bütün egemenlerin egemeni olduğundan” dolayı O’na itaat edilmesi zorunludur. Ancak Tanrı’nın ne söylediği önemlidir, O’nun ne söylediği de yalnızca devlet kilisesi tarafından belirlenmelidir. (Leviathan)

Görüldüğü üzere din, tabiat yasaları ve siyaset arasında kurulan rasyonel ilişki, monarşi ve ruhban sınıfının gerekliliği sonucunu doğurmuştur. Tabiatta olduğu gibi düzen ve rasyonalite arayışı ister istemez toplum bilimlerinde hatta din alanında da kesinlik fikrinin önem kazanmasına sebep olmuştur. Devleti tek bir kişi yönetmeli, din hakkında da yalnızca devlet kilisesi yetkili olmalıdır, düşüncesi akıl yasaları ile açıklanmaya çalışılmıştır. Hatta Hobbes, yönetici egemeni adeta Tanrı ile insanlar arasında bir konuma yerleştirir. Ona göre kral ya da devlet başkanı Tanrı’nın yeryüzündeki halifesi ve temsilcisi olduğundan dolayı neredeyse insanların üstünde Tanrı’nın altında bir yetkiye ve dereceye sahiptir. Hobbes’un egemenlik kavramı üzerinden tasarladığı politik düzen, halkın sosyal sözleşme yoluyla yönetim hakkını tek bir yöneticiye devretmesini öngörmektedir. Dönemin şartları gereği korku ve güvenlik kaygısının belirlediği bu egemenlik tasavvuru kilise otoritesine dayalı Orta çağ devlet anlayışı ile modern siyaset bilimi arasında bir geçiş dönemidir. Hobbes bir yandan tek bir kilisenin (İngiliz kilisesi) otoritesine vurgu yaparken diğer yandan doğa yasalarına ve doğa durumuna vurgu yaparak, rasyonel ama mekanik bir toplum bilim ve siyaset teorisi kurgulamıştır.

Tabiatta gözlemlenen düzenlilik ve kanunlar, Yaratıcı’nın var etmesi ve iradesi ile gerçekleşmektedir. Evrendeki düzenin varlığı, her şeyin ilahi kudrete boyun eğdiğini göstermektedir. O halde insanlar da ilahi yasalara boyun eğmelidirler. Lakin tabiattaki yasalarla toplumsal yasalar arasında yapısal farklar bulunduğu unutulmamalıdır. Toplum bilimlerinin tabiat bilimlerine indirgenmesi toplum bilimlerinin ve siyasetin tartışmaya kapalı kesin kurallarla sıkı sıkıya düzenlenmesini, fikri gelişim ve özgür iradeye kapıların kapatılması sonucunu doğurur. Halbuki her iki alan mahiyet itibarıyla birbirinden farklıdır. Birincisi bilgi diğeri ise değer alanıdır.

Fizik alemde akıl ve gözlemle bilginin sürekli ilerlemesi, yeni terkiplerle farklı bilimsel hakikatlerin keşfedilmesi mümkündür. Değerler alanında ise normlar bağlayıcı olsa da bağlayıcılık değerleri arasında bile farklar vardır. Ayrıca normlar tabiat kanunları gibi zorunlu ve tek tip değildir. Norm ve değerlerin farklı dereceleri olduğu gibi muhatapların durumuna göre de farklılık gösterir. Normatif bilginin bağlayıcılık değerini tabiatta cari kurallarla eşitlemek, toplum hayatında da evrendeki gibi zorunlu, değiştirilemez tek tip bir düzenin gerekliliği sonucunu doğurur ve özgür iradeyi devre dışı bırakır.

Fizik alanıyla sosyal alan arasındaki temel fark sosyal olaylarda özgür iradenin etkisidir. İrade ve şuur olayların akışını etkiler, niyetler davranışların mahiyetini değiştirir. Ayrıca tarihsel ve toplumsal şartlar, insanların sübjektif nitelikleri ve içinde bulundukları özel durumlar, toplumsal ilişkilerdeki çeşitlilik de insan ve toplumla alakalı normların itibari değerlere sahip olmasını gerektirir. Bundan dolayı toplumsal hayat ve devlet yönetimi gibi hızlı gelişen alanlarda temel değerlerin belirlenmesi yeterlidir. Böylece insan aklına ve tecrübeye alan bırakılmış, sosyal hayatın değişim ve gelişme süreçlerinin önüne set çekilmemiş olur.

Mevdudi, tabiat kanunları üzerinde Allah’tan başka bir varlığın otoritesi olduğuna inanmanın ve sosyal hayatta Allah’tan başka bir mercinin yasama yetkisi bulunduğuna inanmanın şirk olduğunu iddia eder. Tabiatta cereyan eden hadiseleri ve var olan düzenliliği açıklamak için putperestler, bir takım bâtıl inançlar icat etmişlerdir. Arap müşrikleri yağmurun yağmasını gökyüzündeki bir yıldıza, ürünlerin bereketini putlara bağlamaktaydı. Ölülerin fizik âlem üzerinde etkisi olmadığını vurgulamak ve putperestliğe kapı aralamamak için İbn Teymiyye, ölülerden şefaat, yani aracılık istenmesinin şirk olduğunu söyler. İbn Teymiyye’nin görüşünü Mevdudî sebepler âleminde sebeplere uymak şirk değildir ama sebepleri etkileme gücü bulunmayan bir varlığa sebeplerin üzerinde bir otorite vermenin şirk anlamına geleceği argümanıyla açıklar. Bu argümanını desteklemek içinde şöyle bir örnek verir. Bir kişinin hizmetçisinden su istemesi ya da doktordan tedavi talep etmesinde sakınca yoktur. Çünkü sebepler âleminde sebeplere uymak gerekir. Sebeplere riayet şirk değildir. Ancak ölmüş bir insandan istenildiği takdirde şirk olur. Zira onun sebepler üzerinde bir etkisi yoktur. Zira Yaratıcı’ya sebepler ve tabiat kanunları üzerinde bir otoritesi olduğundan dolayı dua edilir, kulluk yapılır. (Dört Terim, İlah)

Aslında İbn Teymiyye ve Mevdudi fizik âlemle değerler âlemini birbirine karıştırmıştır. İnşai bir dua ve talep cümlesi her zaman bilgi ve inanç belirten haberi bir cümlenin içeriğini karşılamaz. İnşaî cümleden yani talepten, bilgi üretmek için harici karinelere ihtiyaç vardır. Bundan dolayı ister yaşayan bir kişi ister vefat etmiş bir insan olsun onun dua ve talep cümlesinde zikredilmesi ya da ondan doğrudan bir şey istenilmesi kendisine ilah olarak ibadet edildiği ya da yaratmaya gücü yettiğine inanıldığı anlamına gelmez.

Ayrıca Mevdudî, Allah’a ait olan yaratma sıfatının tabiat kanunlarına ya da putlara verilmesinin şirk olduğu düşüncesinden hareketle Allah’a ait olan hüküm koyma yetkisinin Allah’tan başka varlıklara verilmesinin de şirk olması gerektiği çıkarımını yapar. Böylece yaratma ile kanun yapmayı, fiziki yaratma ile norm ve değer belirlemeyi eşitler. Zira ona göre tabiatta olduğu gibi sosyal ve politik alanda da zorunlu kanunlar vardır. Bu değişmez yasalar da vahye dayalı olmalıdır. Bundan dolayı dünyevi yasalar şirk, bu yasalara uymaya zorlayan yöneticilere itaat de bir nevi ibadet yani onlara kulluk etmek anlamına gelir.

İlk bakışta ilahi sıfatların tecellilerinin benzerliği üzerinden yapılmış bu karşılaştırma tutarlı gibi görünse de Cenab-ı Hakk’ın diğer sıfatlarının tecellileri ile karşılaştırıldığında kıyastaki tutarsızlık hemen fark edilecektir. Allah’ın Şâfi, yani hastaları iyileştiren ismi vardır ama hekimlere tedavi olmanın mahzuru olmadığı ifade edilmiş hatta tedavi teşvik edilmiştir. Rezzak ismi vardır ama rızık kazanmak için çalışmak teşvik edilmiştir. Cenab-ı Hakk’ın yoktan var etme, hayat verme, öldükten sonra diriltme ve mahşerde insanları yargılama gibi kudret ve azametinin tecellileri olan ve O’na mahsus olduğu özellikle dini naslarda vurgulanmış sıfatlarıyla, fizik âlemde tecelli eden tekvini ya da bir başka deyişle fiili sıfatların tecellileri arasında fark vardır. Fiili sıfatlar Mevdudi’nin de kabul ettiği gibi sebep-sonuç ilişkisi içinde tecelli eder. Sebeplere riayet akla ve tecrübeye değer vermek anlamına gelir. Tabiat bilimlerinde aklı delil kabul edip toplum bilimlerinde bir kenara bırakmak kendi içinde çelişkilidir.

İslamcı siyaset teorisyenleri Niccolo Machiavelli ve Thomas Hobbes gibi modern siyaset teorisinin oluşumuna katkıda bulunan ilk dönem yazarların fikirlerini izlemişlerdir. Halbuki modern siyaset felsefesi tabiat bilimlerinin metotları kopyalanarak kurgulanmıştır. Kartezyen metotta matematik ve geometri, fizik âlemi kavramaya ve şekillendirmeye yardımcı olduğu gibi siyaset biliminde de toplumu fiziki bir nesne gibi şekillendirme rolü oynamıştır.

İnsanın yeryüzünde Tanrı’nın halifesi olarak tabiatı şekillendirdiği gibi toplumu da şekillendireceği varsayımı siyaset biliminin kurucu fikirlerindendir. Siyaset bilim teorisinin şekillendiği ilk dönemlerde egemenler ve egemenlik fikri kutsanmış, toplum ve birey nesne olarak algılanmış hatta egemenlerin mülki telakki edilmiştir. Bugün bu indirgemeci ve despotik fikirlerin kalıntılarından toplum bilimlerini ve politikayı arındırma yolunda epey mesafe alınmıştır. Ancak İslamcılar benzer argümanlarla totaliter siyaset anlayışını din üzerinden hala pazarlamaya çalışmaktadır.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram