Kavala’sız 1000 gün: Bu düzen tüm hukuksuzlukları ile tarihe geçecek

Osman Bey’e ne kadar kötülük yapılırsa yapılsın, onun yüreğinin kararmayacağından eminim. Ona ne kadar zulmetseler de, Osman bey karşısındaki canavara dönüşmeyecek...

ALİN OZİNİAN 27 Temmuz 2020 YAZARLAR

Bin gün oldu. Sivil toplum gönüllüsü ve iş insanı Osman Kavala’nın 13 günlük gözaltı süresi ardından tutukluluk kararı verilerek cezaevine gönderilmesinin bininci günü geldi çattı.

2017’den bu yana 4 kez tutuklandı, 3 kere tahliye ve 1 kere de beraat ettiği halde, Osman Kavala, bin gündür ceza evinde. Kavala hakkında ilk iddianamenin 5 ay sonra düzenlendiğini da hatırlamakta yarar var.

13 Mart 2020’de, Kavala’nın avukatları tarafından Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin, Osman Kavala hakkında vermiş olduğu hak ihlali ve derhal tahliye edilmesine dair kararın uygulanmadığına ilişkin dilekçe sunuldu. 20 Mart’da Kavala TCK 309. maddede düzenlenen Anayasal Düzeni Ortadan Kaldırmaya Teşebbüs Etme suçundan bir kez daha re’sen tahliye edildi.

7 Nisan’da ise, İstanbul 3. Sulh Ceza Hakimliği tarafıdan dosya üzerinden yapılan tutukluluk incelemesi neticesinde Osman Kavala’nın tutukluluk halinin devamına karar verildi.

15 gün sonra, Kavala’nın avukatları tarafından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na TCK’nin 328. maddesi uyarınca casusluk suçlamasından tahliye kararı verilmesi talep edildi. Mayıs başında Kavala’nın tutukluluk halinin devam etmesinin hak ihlali olduğu gerekçesiyle Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuruda bulunuldu.

12 Mayıs’da, TC Devleti Hükümeti’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin vermiş olduğu hak ihlaline karşı yaptığı itiraz reddedildi. Kavala’nın tutuklanmasının hak ihlali olduğu ve siyasi amaçla gerçekleştiği kesinleşti.

Kavala’nın avukatları tarafından tahliye kararı verilmesine ilişkin talepler durmaksızın reddediliyor.

Avukat Köksal Bayraktar’ın da altının çizdiği gibi, ilk günden bu yana tutukluluğun uzatılması için hukuki oyunlar oynanıyor. İlk aşamada Kavala’ya yöneltilen iki suçlama vardı. “Anayasal düzeni yıkmakla” ilgili suçlamanın yargı makamlarınca kendiliğinden geri çekildi ve soruşturmanın sadece “Hükümet’i devirme” suçlamasını düzenleyen 312. maddeden yürütüldü. Kavala bu suçtan da beraat edince, yerine yeni bir suç icat edildi: Casusluk.

Kamu görevlisi bile olmayan Kavala’nın hangi gizli dosyalara erişebildiği ve bunları kimler ile paylaşmış olacağı hakkında hiçbir cevap verilemiyor. Ayrıca casusluk ile ilgili yöneltilen suçlamaların 7 yıl öncesine dayandığını hatırlarsak, 7 yılda niçin hiçbir soruşturma açılmadığı sorusunun cevabı da yine havada kalıyor.

Hukuksuzluk ile devam eden bu “hukuki sürecin” ne zaman, nasıl sonlanacağını tahmin bile edemiyoruz, sadece bin günü geride bıraktık. Bin gündür bir insan “suçu” ispat edilmediği halde ceza evinde. AİHM kararı bile hukuku tedirgin etmiyor.

Türkiye’den ve yurt dışınından sayısız insan AKP hükümetine “bu gidişe durun!” çağrısı yapıyor. Artık hukuk ile ilgili konularda hükümete çağrı yapmanın absürtlüğünü bile kabul etti batı ama yine de ses yok, tam bir kan davası güdüyor AKP Kavala’ya. Neden? Gerçekten bilen yok…

27 Temmuz’da dolan binici gün nedeniyle Kavala’nın eşi Prof. Dr. Ayşe Buğra ve avukatları bir basın açıklaması gerçekleştirdi. Buğra konuşmasında “Bizim hayatımızdan çalınan 1000 gün telafisi imkansız bir kayıp oluşturuyor. Eşimin annesi 90 yaşını geçmiş bir insan ve oğlunu bir daha görüp göremeyeceğini düşünüyor. Yargı sürecindeki acayipliklerinden rahatsız olmayanlar bunlardan vicdani bir rahatsızlık duyabilirler mi bilmiyorum. Ama bu 1000 günlük tutukluluk süreci artık işkence sözü kullanılarak tarif edilecek bir hal almış durumda.” dedi.

Ayşe hanım benim zihnimde hala, Kavala beraat ettiği gün onu arabanın içinde karşılamayı beklerken eşinin cezaevinden adliyeye götürüldüğü ve tutuklandığı andaki hissiyatı ile duruyor. Eşi ile eve gideceği için aylardan sonra rahat bir nefes alan kadının, tekrar ve tekrar yaşadığı o derin hayal kırıklığı hala canımı çok acıtıyor.

Türkiye’de insanlar, masum insanlar son yıllarda korkunç deneyimler yaşadı Doğum yaptıktan birkaç saat sonra cezaevine dönen genç kadınlar… Hasta çocuğunu ölümünden önce birkaç gün görmesine izin verilemeyen tutuklular… Cezaevindeki hasta babası için farkındalık yaratmaya çalışan, gençliklerini yaşayamadan olgunlaşmış zorunda kalan tutuklu çocukları… Anne babalarının cenazesine gidemeyen cezaevindeki insanlar…

Hepsi ve daha çoğu gözümüzün önünde yaşanıyor ve Ayşe Buğra’nın dediği gibi bu artık işkence… Hem de sonu ölümle biten bir işkence…

Kavala’nın ve diğer masum insanların yaşadıkları ve devam eden yargı süreçleri Türkiye’nin ne halde olduğunun yalın bir yansıması. Gerçeklik yok artık, yalanlarla dolu bir hayal aleminde yaşıyor insanlar. Bu rüyadan uyanmak istemeyenler de çok… Muhalefet olduğunu savunanlar bu ortamda siyaset yaptıklarını iddia ediyorlar. Basın ise mesnetsiz ve asılsız bir bilgi kirliliğini insanları uyuşturmak için her gün düzenli olarak pompalıyor, hiç vicdanı acımadan hem de…

Kavala ile yaklaşık 15 yıl önce, Elmadağ’daki Anadolu Kültür ofisinde tanışmıştım. Sivil toplum çalışmaları çerçevesinde yan yana gelmiştik. O dönem ben de aktif olarak Türkiye-Ermenistan bölgesel STK çalışmaları ile ilgileniyordum. Kavala iki halk arasında daha fazla neler yapabileceğini düşünüyordu. Oysa o güne kadar, bir çok çalışmaya yoğun destek vermişti ve vermeye devam ediyordum. Kadın çalışmaları, kültürel ve sanatsal çalışmalar, diyalog çalışmaları, demokrasinin tesisi için workshoplar, azınlıklar hakları, LGBTİ’nin desteklenmesi, çocuk hakları, mültecilerin durumu, ekonomik kalkınma çalışmaları, edebiyat, sözlü tarih ve daha aklıma gelmeyen bir çok alanda yapılan işleri destekliyor, yan yana gelemez denen insanları atnı masa etrafına topluyordu…

Türkiye’nin her yanında, Bursa’dan Kars’a projeler yapılıyordu. O yıllar sadece Osman bey ile değil, onunla birlikte çalışan insanlar ile de çok güzel dostluklar kurdum. Canı gönülden memleketlerinin daha yaşanılır, daha özgür, daha demokratik olması için didinen insanlar ile arkadaş olduk, çalıştık, ortak bir hayali paylaştık…

Osman bey tüm iyi niyeti, adanmışlığı, bilgisi, nezaketi ve ince ruhu ile Türkiye’nin tüm insanları kucaklayabilecek ender geniş yüreğe sahip bir insan. Bir kadının başörtüsü ya da bir çocuğun etnik kökeni onun karşısındaki bireye bakış açısını değiştirecek ölçütler değil. Bu yüzden kimseye yardımını, kimseye ilgisini ve zamanını esirgemedi geçmişte Osman bey… Herkes için didindi. Bugün yine yapacağına da eminim.

Haziran başı Le Monde’da yayınlanan söyleşisinde şöyle diyor Kavala:

“Ayrı bir tuvaleti olan tek kişilik bir odada kalıyorum. Masa ve yatak odanın üçte birini kaplıyor. Zamanımın büyük bir kısmını pencerenin yanında bulunan masamın başında okuyarak, düşünerek biraz da yazarak geçiriyorum… Gündüz komşumla paylaştığım avluya çıkabiliyorum. Günde iki defa birlikte yürüyoruz, yürürken üzerimizden geçen martı gruplarını kaçırmamaya çalışıyoruz. Tabii bulutları da seyrediyoruz. Şu sıra avlumuz kalabalıklaştı, serçeler üst köşelerdeki yuvalarına yerleştiler. Yakında yavrular da görünür. Onların cıvıltılarını dinlemek, erkek ve dişilerin yuvaları etrafındaki hareketlerini izlemek de bir ayrıcalık. Onlar da bize alıştı, avluya çıktığımızda uçma vakti geldiğini fark edip aşağıya süzülmeye başlıyorlar. Bütün bunların sayesinde tabiatla bağımız tamamen kopmamış oluyor…”

Osman Bey’e ne kadar kötülük yapılırsa yapılsın, onun yüreğinin kararmayacağından eminim. Ona ne kadar zulmetseler de, Osman bey karşısındaki canavara dönüşmeyecek…

Ama bu hükümet ve yarattığı düzen, insanlığı, bulutları ve serçeleri seven masum insanları hiç uğruna hapsetmesi ile hep hatırlanacak. Bu düzen tüm zülümleri ile tarihe geçecek.