Olgunlaşmak ya da olgunlaşmamak…

Bağırmak gereken yerde susmak, yastıkları parçalamak yerine pencereden uzaklara bakmak, terk edilmeyi hakeden birine yine yeniden bir şans daha vermek, ağlanacak yerde ağlamamak mıydı olgunlaşmak? Kalbinizin içinde geçen, ruhunuzu derinden sarsan olaylara “mantıkla yaklaşabilmek” ve bu soğukluğu kutsamak mıydı?

ALİN OZİNİAN 01 Ocak 2022 GÖRÜŞ

“Bir tiksinme vardır. Çok özel bir tiksinme;
karşınızda durmadan yalan söyleyen biri olduğunda hissettiğiniz tiksinme…”
Pascal Mercier, Lizbon’a Gece Treni

İlgi ile yazılarını okuduğum, sohbetlerimize doyamadığım “Kızıl saçlı güzel kadın” yeni yıl tebriğinin bir yerinde, “Çok kafamıza takıyoruz, olgunlaştığımız bir yıl mı olsa acaba artık?” dedi. “Belki de…” deyince ben, ekledi — “Ölünce olgunlaşmak mümkün değil çünkü..”

Yine kafama taktım haliyle, düşünmeye başladım “olgunlaşmayı”. Ne demekti ki olgunlaşmak?

Ne lazımdı olgun olmak için? Zaman mı?

“Yaşlanarak değil yaşayarak tecrübe kazanılır. Zaman insanları değil armutları olgunlaştırır.” der Peyami Safa, önce bu sözler geçti aklımdan…

Ne lazımdı olgunlaşmak için? Tecrübe mi?

“Olgunlaşmak hiçbir şeye şaşırmamaktır.” diyordu Dostoyevski. Olup bitenden etkilenmemek mi gerekliydi olgunlaşmak için?

Daha az şaşırmak, daha fazla gülümsemek demek miydi olgunlaşmak? Kaybetmeyi öğrenmeyi kabullenmek belki de…

Sadece şaşırmayı değil, masumiyeti de kaybetmek; zaman öğretmiyordu her zaman, zaman sadece yaşlanmayı sağlıyor, bazılarına yorgunluk hissi veriyordu. Olgunlaşmak yorulmak mıydı hayattan?

Durgunlaşmaktı belki de yeterince hata yapmış olmak, bundan sonra yapacağınız hatalarda daha fazla bir şey kaybetmeyeceğinizi anlamaktı…

Demek ki törpülenmekti, özelliklerimizi yavaş yavaş yitirmek, üstüne üstlük bu gönüllü kaybı sindirmek, biçilen rollere tam uyum sağlamak ve bu teslimi andıran adaptasyon ile başardığını sanmak. Bu “başarı” için sevinmek, gururlanmak.

Sevdiklerin üzülmesin diye onlardan gizli gizli ağlamaktı belki de olgunlaşmak…

Herkesin bir “olgunlaştıranı” mı vardı hayatta? Hem sevmeyi hem unutmayı öğreten?

Bir insanın gülüşünü artık özlememek ya da özlemediğine kendini inandırmaktı ya da… Yokluğunda asla tamamlanamayacağını bildiği birinin gitmesine artık ses çıkarmamak, “Gidersen yaşayamam!” demeyecek kadar artık kendini sevmek, gururlu olmak mıydı olgunlaşmak?

Karda yürürken düştüğünde artık kendine kızmamak, ezberlere alışmak, sevdiğin biri kazık attığında görmezden gelmek miydi?

Öldürmeyen acının yaptığı şey miydi olgunlaşmak? Çocuğunu toprağa verdiğinde, arkadaşının tabutunu sırtlayınca mı başlardı yoksa? Dünyanın kötü bir yer olduğunu kabullendiğinde ya da?

Savaşlar çıktığında, savaşı durdurun, masumlar ölüyor diye bağırırken, kimse sesini duymadığında, onları anlayabilmek miydi olgunlaşmak? Görüşlerini, gündeme, siyasi ortama, gelirine göre değiştirilebilmek miydi?

Hayal kurmaktan vazgeçmekti belki de o kurulan mucizevi hayallerin korkunç gerçeklerle savaşamayacağına, hayallerin hep mağlup geleceğine inanmaktı…

Makul beklentilerin, zararsız, sorunsuz, risksiz planların insanı olabilmek; dayatılan renkli senaryoların ünlü oyuncusu olmak mıydı olgunlaşmak?

”Aklım almıyor, bunu nasıl yapar?” dememek, kimseye ve hiçbir şeye artık güvenmemeyi öğrenmekti belki de…

Sahip olamadığınız şeylerin, asla sahip olamayacağınız şeyler olduğuna dair kuvvetli bir ön kabul, mücadeleden vazgeçmek de olgunlaşmaya dair miydi peki?

Bir başkasının tesellisine ihtiyaç duymadan kendini gelebilmek, yalnızlığı sindirebilmek miydi?

“Yenilgi, yenilgim, parlak kılıcım ve kalkanım;
Gözlerinde gördüm,
Taç giymenin kölelik olduğunu,
Ve anlaşılmak için aşağı inmek,
Ve özü bulmak için olgunlaşmak gerektiğini,
Tıpkı dalından koparılıp yenen bir meyve gibi.” der Halil Cibran, oysa insan meyve değildi ki. İnsanın hamı da güzeldi; gençti, toydu, hesapsızdı, korkusuzdu, maceraperestti…

Evet, insanlar da zaman içinde meyveler gibi “olgunlaşıp” güzelleşebiliyor ve lezzetlenebiliyordu, ama bu olgunluğun bir sonraki durağı da çürümeydi… Olgunlaşmak çürümeye yakınlaşmak mıydı?

Bağırmak gereken yerde susmak, yastıkları parçalamak yerine pencereden uzaklara bakmak, terk edilmeyi hakeden birine yine yeniden bir şans daha vermek, ağlanacak yerde ağlamamak mıydı olgunlaşmak? Kalbininiz içinde geçen, ruhunuzu derinden sarsan olaylara “mantıkla yaklaşabilmek” ve bu soğukluğu kutsamak mıydı?

Sakinleşmek, durgunlaşmak, renklerini kaybetmek, heyecanını yitirmek, kavgadan kaçmak mıydı olgunlaşmak? Kavga edilmeyen bir hayat neye yarardı ki?

Böyle düşününce yılın ilk günü olgunlaşmanın, diğerlerini de olgunluğa davet etmenin makul olmadığını fark ettim. Mücadeleden, münakaşadan, delilikten vazgeçmek; hayallerin peşinden gitmemekti olgunlaşmak belki de, oysa ömrümüzün kalanında çok lazımdı bunlar bize…