Nurefşan’ı duydunuz mu?

Her şey bir anda oldu, sessizliği çırpınışlar bozdu ve sesi bile çıkmadı belki Nurefşan’ın... Sahi bir an sudan kurtulup bağırabilseydi ‘İmdat!’ diye, dünyanın gürültüsünden duyabilir miydik?

MEHMET ŞAHİN 07 Mart 2021 YORUM

Nurefşan Teke annesi Neslihan Teke ile birlikte

– 18 yaz geçti, 18 kış… Mevsimler, takvimler değişti. Aynaya bak göreceksin, sen de değiştin. Hiçbir yas bu kadar uzun sürmez, sürmemeli…

– Ben yas tutmuyorum…

– Biliyorum, yas tutmuyor, dünde yaşıyorsun, hatta dünde bile değilsin; o güne
saplandın kaldın. Çık gel artık baba! Annem gitti, kabul et ama biz yaşıyoruz…

– Ben de yaşıyorum oğlum, sizinle seviniyor sizinle üzülmüyor muyum? Torunlarım beni mutlu etmiyor mu sanıyorsun?

– Baba senelerdir görüyorum, ne zaman kendini gülerken yakalasan fark ettiğinde sanki suç işlemiş gibi hemen yüzün düşüyor. Dalıyorsun yine eskilere…

– Abartmıyor musun? Hep yanınızda değil miydim? Duyan da sanki eve kapandım, kapıdan dışarı adımımı atmıyorum sanır.

– Babacığım yanımızdaydın hep tabii ki… Fakat, ben o ifadeni hiç unutmuyorum. Mezuniyetime geldiğinde bizimle güldün eğlendin, biz arkadaşlarla yanından uzaklaşınca kendini dışarı zor attın gözyaşlarını silmek için. O zaman çok üstünde durmadım ama zamanla fark ettim ki, bu sadece bir özlemin izleri değil, kopkoyu bir matem…

– Seni üzmek istemem oğlum ama, bunu sana anlatabileceğimi de sanmıyorum. Kalbimin dili olmalı, gönlüm konuşmalı bunun için. Ben o gün nasıl hayatta kaldım bilemiyorum. Öyle bir kederi ömrüm boyunca duymadım oysa. Bütün dünyanın ağırlığını bir zincire toplamış da boynuma asmışlar gibi başımı kaldıramadım günlerce. Beni ölümün o karşı konulmaz davetinden alıkoyan sizdiniz; sizin sevginizdi, çaresizliğinizdi. Bana ihtiyacınız olduğunu bilmesem belki ayakta duramazdım. Fakat, ötesine mâni olamıyorum. Elimde değil, ne zaman bir tebessüm çiçeği açsa dudaklarımda onun asıl yurdunun annenin yüzü olduğu geliyor aklıma, tutamıyorum kendimi…

Son cümleyle birlikte sesi hıçkırıklara boğulan adam Yüksek Seçim Kurulu’nun açıkladığı seçim yasaklarını okusa ağlardı radyoyu kapatan kadın. Öyle insanın içine işleyen bir sesi vardı aktörün. Bu oyunu defalarca dinlemişti; yazanın zihninde büyüttüğü büyük aşka duyduğu saygıdan çok, oynayanın sesiyle o sevdayı bu kadar gerçekçi kılmasıydı onu hikayeye çeken.

Türkülerde şarkılarda da öyleydi; her sesten aynı yükselmiyordu anlatılan sevda, ayrılık, hasret, hüzün… Okuyana göre değişiyordu sanki notaların taşıdığı. O Segâh eserde tüm solistler ‘Dönülmez akşamın ufkundayız’ diyordu ama, pek azının sesinde artık vaktin çok geç olduğunu anlatan keder vardı. ‘Derdim çoktur hangisine yanayım’ diye başlasa da türkü, her okuyanın sesiyle tazelenmiyordu yürek yarası…

Bazen bir görüntü insanın gözünden gitmez bazense bir ses kulağında kala kalır… Uca dağ başında gözünü ufka diken bambaşka duyar rüzgarın uğultusunu. Güneşin sarı tebessümüyle ısttığı yaz günlerini ağustos böceğinin nağmeleri tamamlar. Tutkunları için klasik bir arabanın güzelliği, yorgun motorunun sesi duyulmazsa eksik değil midir?

Kulağımızın topladığı sesler hem zihnimizde hem gönlümüzde bir tasnife uğrar. Bilmek, tanımak, sevip sevmemek ya da anlık duygu durumumuza göre hemen bazı sesleri ayırt ederiz. Çocuğunun sesini kalabalıkta bile tanımaz mı anne? İyi bir kulak orkestrada yanlış nota basan enstrümanı bile bulmaz mı? Fakat, dünya kaotik bir armoni sunar. Yani, bir açıdan bakınca karmakarışık ve sorunlu görünen gidişat başka bir açıdan müthiş bir düzenin parçası olabilir.

İnsan bunca uyaran karşısında bir tercihte bulunmak zorunda kalır. Ya hakikate kulak kesilecek onun bestesine güfte yazacaktır ya da, kendi ezberi neyse sadece ona uygun melodilere kulak verecektir. Sadece kendi ve kendi belirlediği çevreyi odağa alarak doğruyu yanlışı onların menfaati üzerinden tanımlayan da var. Sadece siyaset diye daraltmayın, kutsi hedefler için iyi niyetle çıkılan yollarda dahi bu illüzyon yaşanabilir. Semavi dinlerde olduğu gibi köklü öğretilerde de bencillik, kabilecilik, hizipçilik doğru bulunmamış, evrenle ilişkinin hakikat ve adalet üzerinden kurulması salık verilmişken bunca sapma neden? Tabii ki, insan olmaktan…

Tabiatı gereği her renge boyanabilen insan duyduğu her sese aldanabilir. Bu ille temel bir doğrudan sapmak değil, ‘oyun ve oyalanma’ya kapılmak şeklinde de tezahür edebilir. Duyması ve gereğince ilerlemesi gereken sese sağır olmasa da insan, onun yeterince güçlü duyulmasını engelleyecek diğer seslere haddinden fazla kulak kabartırsa, farkında olmadan yolu güçleştirebilir hatta işaretleri okuyamayacağı için kaybolabilir. Çocuğu için hiçbir fedakarlıktan kaçınmayacağını bildiğiniz bir baba, kendini tribün coşkusuna kaptırdığı ekran karşısında yan odadan gelen ağlamayı duymayabilir. Bir mercekle bu örneği büyüttüğünüzde, çok daha geniş alanlarda aynı sağırlığın hem şahidi hem mağduru olmuyor mu insanlık?

Soğuk, berrak su irili ufaklı taşlara çarpa çarpa yamaçtan aşağı inerken ya dallarda şakıyan kuşların şarkılarını tamamlıyordur ya da inleyen bir karacanın sesini gizliyordur. Büyük şehirlerde sürekli şikayet edilen trafik gürültüsü bazen iç sesimizi bile bastırıyor bazense bizi tam da o dinamik hayatın içinde tutuyordur. Maruz kalınan karşısındaki tepkiyle bilinçli tercihlerin hesabı bir olmasa gerek. Yani, kulak kesildiği dünyanın gerçeklerine kapılan insan kulağını tıkadığı alemin çağrısından sorumlu olmayacak mı?

Gözyaşları içinde izlenen bir kurmaca hemen yanı başındaki gerçek seslere sağır eder mi insanı? Duysa, duymak istese belki hakikate de kayıtsız kalmayacak ama, duymak da bilmek gibi bir sorumluluk yükleyecek omuzlarına. Hiç değilse aslını astarını araştıracak ve tavrını ona göre belirleyecek. Ne var ki duymasını, anlamasını istemeyenler ‘aladatmaca’dan ibaret bir dünyanın sesini açacak ve görece zihin konforunu korumasını sağlayacak. Oysa hakikate kör ve sağır kesilmeyenler için çıldırtıcı bir çağın içinden geçerken insan olmanın gereği, kitabi doğrularla avunmak değil, onları mümkün mertebe hayata geçirmektir.

O gece de kimbilir hangi kanalda hangi müthiş yapım gerçeklikten koparırken izleyenleri, nice hülyalara dalarak o yıldız şarkıcılar dinlenirken dışarıda da sesler vardı. Mesela dokuz yaşında bir çocuk çok kısa sürecek sandığı nehir yolculuğunun bitmeyecek bir uğultuya dönüşeceğinden habersiz, annesiyle ses çıkarmadan ilerliyordu tekneye. Her şey bir anda oldu, sessizliği çırpınışlar bozdu ve sesi bile çıkmadı belki Nurefşan’ın… Sahi bir an sudan kurtulup bağırabilseydi ‘İmdat!’ diye, dünyanın gürültüsünden duyabilir miydik? Sonra… Sonra sorgulayan tüm sesleri bastırmak için yaptığı gibi insanın, onun çıkmamış sesini, duyulmamış çığlığını yok saymak adına içinde terör ve çocuk kelimelerinin geçtiği gürültülü, küstah cümleler kurmak…

Durmak bilmeden hakikatin sesini bastırmaya çalışan o gürültülü orkestranın üyeleri: Nurefşan’ı duydunuz mu, dokuz yaşında bir çocuğun çığlığını işittiniz mi Meriç’ten?

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram