Nubar’ı seçmek, Terziyan’ı korumak: Ermeniler bitti, “Ermeni Sorunu” bitmedi

Ne kadar yer, ne kadar hak verirlerse o kadarına razı olur ama hayat gönüllerin ton ton amcası Nubar Terziyan’ın tüm yaşadıklarını, emeklerini, suskunluklarını görüp yine de evladı gibi sevdiği “Taçsız Kral’a” kağıt üzerinde sembolik bir amcalık yapmasına bile izin vermez. Nubar’ı seçmenin, Terziyan’ı korumanın ceremesidir bu kuşkusuz.

ALİN OZİNİAN 27 Haziran 2021 YAZARLAR

Geçen haftalarda yine bu köşede, “Sormadığımız sorular ve Yeşilçam’dan gerçek öyküler” adlı bir yazı yazmıştım.

1960-80 arasında altın çağını yaşayan Türk Sinemasının adının “Türk” olmasına rağmen, oyuncularının önemli kısmının azınlıklardan; Ermeni ve Rum’un yanında Kürt, Arap, Laz, ve Çerkeslerden oluştuğunu aktarmış, “Eskiden kardeş gibiydik, kim Ermeni, kim Rum, kim Alevi bilmezdik, sormazdık…” tuhaf cümlesinin anlamını ve Yeşilçam’daki ötekilerin hayatlarından kesit sunmuştum.

Yazının devamını getireceğimi “vaat etmiştim”, lakin memleketimizin ateşli, hareketli, akıllara zarar gündemi izin vermedi.

Türkiye’de taş çatlasın 60 bin Ermeni var. Ermeni olduğunu bilen, kabullenen, Ermeni gibi yaşayanları kapsıyor bu sayı. “Nenesi Ermeni” olanlar, “dedesi dönenler” falan hesapta yok, onun saymamız mümkün değil.

Kim saydım biliyorum diyorsa, yanılıyor. O iş karışık.

Evet, taş çatlasın 60 bin Ermeni var, ama Ermeni konusu her hafta Türkiye gündemde. Şaşırtıyor bu beni. AB üyelik hayalinden uzaklaştıktan, demokratikleşme terk edildikten sonra, siyasal anlamda karşılığı olan, kısaca oy getirebilecek bir grup değil Ermeniler.

Peki neden her gün bir “Ermeni sorunu” ile karşılaşıyoruz?

Çünkü bazı “dertlerden” nehire de atsak, en derine de gömsek kurtulamıyoruz.

Bir yerden çıkıp buluyor bizi. Hortluyor.

Saadet Partili Oğuzhan Asiltürk’ün aslında Malatya Hekimhanlı Durmuş Durduyan olduğunu iddia edildi. Eski Milletvekili Feyzi İşbaşaran ortaya attı bu iddiayı. Karıştı tabi ortalık.

Olabilir de, olmayabilir de. Hiç bilgim yok Oğuzhan beyle ilgili, araştırma yapmaya değer bir konu da değil benim için doğrusu. İnsan Türküm diyorsa Türktür, döndüm diyorsa dönmüştür.

Bunu kaşımak Türkiye Cumhuriyet’inin 100 yıllık asimilasyon siyaseti ile çelişir.

Siz değil miydiniz, hepimiz Türküz diyen, tamam işte, Oğuzhan olmuş, AsilTürk olmuş adam, daha ne?

Soykırımdan kurtulmak için belirli bir kısım Ermeninin din değiştirdiği biliniyor. Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu’nun çok sevdiği bir konuydu bu, listeleri vardı hatta.

“Kürt Aleviler Ermeni dönmesidir” demişti, hızını alamamıştı devletin her yerindeler “Elimde Ermeni dönmelerin listesi var” diyerek yeni bir tartışma daha başlatmış, tepkiler çoğalınca “yok söylemedim” demişti.

Ermeniler dönse bir dert, Ermeni kalsa ayrı bir dert anlayacağınız. Ne yapsalar olmuyor.

Sadece dönen Ermeniler değil ki konu, ülkenin her yerinde “Ermeni izi” fışkırıyor.

Son olarak, Kayseri Melikgazi’de 18’inci yüzyılda yapılan Surp Toros kilisesinin tahrip edildiğine dair haberler geldi. Mahalle Muhtarı Mehmet Yılmaz, “Gördüğümüz durum içimizi acıtıyor” demiş. Kaçıncı kilise bu dümdüz edilen… Sayısını aklımızda tutamıyoruz artık. Defineciler bu aylar gelinde kendine hâkim olamıyor, “Ermeni altını” aramaya çıkıyorlar. Hep bir umut işte…

Ermeni kilisesi olduğuna göre, Ermeni altını aradığına göre, hatta bu Ermeniler gittiğine göre, daha önce burada olduklarına inanıyoruz öyle değil mi?

Yoksa inanmıyor muyuz? Bu konuda da aklımız çok karışık.

Aslında her konuda aklımız karışık. Misal yüksek sesle ezan okunmasından rahatsız olanlara “Ermenistan’a ve Yunanistan’a gidin” diyen Ayasofya’nın eski kayyım imamının da kafası karışık.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde “hoca” olmasına bakmayın, hocaların da aklı karışabilir. Neden Yunanistan, neden Ermenistan?

Neden İran, neden Azerbaycan’a gidin demiyor. Yoksa? Yoksa bu ülkelerde ezanın nasıl okunduğunu, Türkiye’deki gibi sokaklardan duyulmadığını bilmiyor mu hoca? Yok canım, sanmıyorum.

Neyse, konumuz Yeşilçam’daki ötekilerdi. O konuya devam edecektik. Ülkenin sahipleri olan ama öteki hissetirilen ve öteki hissedenleri…

Dünyanın en tatlı masal anlatıcısı, Hababam Sınıfı’ın Hafize anası Adile Naşit’in, Ermeni sanatçı Amelya Hanım’ın kızı Adela olduğunu çoğumuz bilemedik.

Ailece yetenekliydiler, anneannesi meşhur kantocu “Küçük Verjin”di. Adela’nın annesi Amelya anne tarafından Ermeni, baba tarafından Rum’du, Kemani Yorgo Efendi’nin torunuydu.

İrma Felekyan’ı ise Toto Karaca olarak tanıdık. Oyuncu Mehmet Karaca ile evlenen Toto, ünlü tiyatrocu annesi Mari Felekyan ve teyzesi Vartiter Felekyan’ın yolundan gitti, 1960’ta İstanbul Tiyatrosu’nun kurucuları arasında yer aldı. Cem Karaca’nın annesi Toto Karaca 1992’de vefat ettiğinde, cenaze merasimi Kumkapı Ermeni Kilisesi’nde icra olundu, Şişli Ermeni Mezarlığı’ndaki aile kabrine defnedildi.

Yeşilçam’ın Ermenileri listesi böyle uzayıp gider fakat bir hikâye var ki, tüm bu olup biteni, kimlik ikilemlerini, Ermeniliğin neden cüzzam gibi saklandığını, sanatçıların kimliklerini özgürce yaşayamama nedenlerini içimizi yakarak yüzümüze vurur bana göre…

1951 yılında Yıldız dergisinin açtığı yarışmada birinci seçilen Ayhan Işıyan sinemaya geçerken kendisi ve yanındakilerde bir endişe belirir; soyadı onun Ermeni sanılmasın neden olabilir rahatsızlığı ile soyadı ‘Işık’ olarak değiştirilir.

Yıllar geçer, Ayhan Işık kariyerinde dev adımlar ile yükselir. Nubar Terziyan Yeşilçam’da evladı gibi sevdiği, kendisine “babam” diyen Ayhan Işık’ın 1979’daki beklenmeyen ölümüyle yıkılır.

Oğlundan ayırmadığı Ayhan, henüz 50 yaşındayken beyin kanaması sebebiyle hayata veda edince Terziyan, Hürriyet gazetesine şu ilanı verir: “Oğlum Ayhan, Dünya fanidir ölüm herkese nasip ama sen ölmedin, zira geride bıraktığın bizlerin ve milyonların kalbinde yaşıyorsun. Ne mutlu sana. Çok kısa oldu senin için hayat. Ruhuna Fatiha nur içinde yat. Amcan: Nubar Terziyan”

Bu ilanın yayımlanmasının ardından Ayhan sinemaya yelken açtığı ilk yıllarda beliren korkular hortlar. Işık’ın vefatından sonra bile Ermeni olarak algılanmasından endişe duyan ailesi bir “açıklama” yapma gereği duyar ve aynı gazeteye şöyle bir ilan verir: “Önemli bir düzeltme. Amcan Nubar Terziyan imzasıyla çıkan ilanla sevgili varlığımız Ayhan Işık’ın hiçbir ilişkisi yoktur. Görülen lüzum üzerine üzüntüyle duyururuz. Ailesi.”

Işık’ın ölümüyle çok sarsılan Terziyan son darbeyi kaldırmaz, hüngür hüngür ağlar bu ilanı görünce, ne yapacağını bilemez. Acısına bir de derin kırgınlık eklenir.

Türkiye’nin Ermenilere reva gördüğü siyaseti teninde yaşamıştır oysa Nubar, Yirmi Kur’a Nafıa Askerliği’ni, Varlık Vergi’sini, 6-7 Eylül’ü…

Anılarında bütün detaylarıyla anlatır yaşadıklarını. 6 Eylül gecesi Osmanbey’de zemin kattaki evinde oturmuş keyifle gazete okurken, gözü dönmüş bir güruhun sesleriyle irkildiğini, çığrından çıkmış kalabalık ile burun buruna geldiğini. Balıkpazarı’nda oturan kız kardeşinin evine Türk bayrağı asmaya giderken, yolda gözü dönmüş kalabalığın ortasında kaldığını, Aya Triada kilisesinin yakılmasını küçük kurnazlıklarla engellediğini ve daha neler neler…

Ne olursa olsun, başına ne gelirse gelsin yeri yurdu Türkiye’dir. Bırakıp gitmez, gidemez.

Ne kadar yer verilirse, ne kadar hak verirlerse o kadarına razı olur ama hayat gönüllerin ton ton amcası Nubar Terziyan’ın tüm yaşadıklarını, emeklerini, suskunluklarını görüp yine de evladı gibi sevdiği “Taçsız Kral’a” kağıt üzerinde sembolik bir amcalık yapmasına bile izin vermez.

Nubar’ı seçmenin, Terziyan’ı korumanın ceremesidir bu kuşkusuz.