Neresi gurbet, neresi sıla: “Aile Mezarı”

“Kovulduğun ülkede, oğlunun mezarını bekleyenler de olabilir” der bize romanında Herkül Millas. Hayatta hiçbir şeyin yekpare olmadığının altını çizer, nefretin de sevginin de.

ALİN OZİNİAN 06 Eylül 2020 YAZARLAR

“Belki mutluluk mutsuzluğun yokluğudur.” der İstanbul’dan Atina’ya göçmeye zorlanan Polikseni teyzesi, İstanbul’u âşık olduğu Türk sevgilisi uğruna bırakmamak için öğrenciliğini ve askerliğini bahane eden Kimon’a.

Aslında sorgulama “Kimon, mutlu musun?” sorusu ile başlar. Ajda ile evlendikten yıllar sonra kızı ile Atina’yı ziyaret eden Kimon, Polikseni’nin bu sorusunun anlamını bilir. “Bir Türk ile evlenmenin zorluğuna değdi mi? Dünyayı karşına aldın! Aşk nasıl olsa biter, hala pişman olmadın mı seçiminden?” demek istemiştir teyzesi.

“Ben Ajda’yı sevdim. Mesele seçim meselesi değildi. Onsuz yaşayamazdım. Başka türlü davranamazdım. Alternatiflerim yoktu. Doğru yanlış, iyi kötü meselesi değildi.” der Kimon gençken Türk aşkına sahip etmeye “cüret” edememiş Rum teyzesine.

Artık Atina’da yaşayan, İstanbullu Rum Herkül Millas’ın “Aile Mezarı” adlı romanını geçen yıl Türkçe baskısına girmeden okumuştum. Sayın Millas, “Romanda bir de Ermeni kadın karakter var, düşüncelerini merak ediyorum, okuyunca yaz” demişti romanı paylaştığı mailinde.

Millas’ın yazıları hep derinden etkiledi beni, hep, bu roman da öyle. İstanbul’da ötekinin Rum ve Ermeni “versiyonları” olarak farklı zaman dilimlerinde yaşamış olsak da içimizde, tenimizde hissettiğimiz çok benzer olay var. Bu benzerlikler hem mutluluk hem hüzün veriyor bana. Tuhaf.

Geçen hafta, ameliyata girerken anestezi doktoru hadi 10’a kadar sayalım dedi, 4’e kadar sayabildim. Sonra “Aile Mezarı” romanında bence en önemli karakter olan Polikseni’nin gördüğü rüyaların içinden geçmeye başladım. Polikseni’nin çocukluk aşkı Ali’yi gördüğü ama asla rüya mı gerçek mi olduğunun ayrımına varamadığı rüyaların. Tüm ailesini kaybettikten sonra, bir gece öldüğünü gördüğünü, uyumaya devam ederse gerçekten öleceğini bildiği ama uyanmamayı seçtiği son rüyasından geçerken ben uyanmayı seçtim! İlk kaleme alacağım yazıda da romanı anlatmayı koydum kafama narkozlu uykumda.

Millas’ın da dediği gibi bu bir aile romanı. 6-7 Eylül olaylarından hemen sonra başlayan hikayenin merkezinde politika yok, sadece politikanın etkilediği insanların acıları, kafa karışıklıkları ve çaresizlikleri var. Fakat roman trajediye “batık” değil, hatta yer yer tebessüm dolu.

Bence aynı zamanda bir “göç etmenin” hikâyesi bu, merkezinde ise “memleket” var. İstanbullu bir Rum’un memleketi neresidir? Yunanlılara göre Yunanistan’dır. Türklere göre de Yunanistan’dır. Fakat romanın İstanbullu kahramanlarının memleketi İstanbul’dur. Çünkü memleket büyüdüğünüz sokak, özlediğiniz çocukluğunuz, ilk öptüğünüz sevgiliniz ve sevdiklerinizin mezarlarıdır aslında…

1964’de 45 bin Rum, sadece “20 kilo eşya ve 20 dolarla” Türkiye’yi çok kısa bir süre zarfında terk etmeye zorlandığında, romanın pek de adil olmayan karakteri Adil bey müstehzi bir gülüş ile “Ayrıldığınıza üzülüyoruz ama en iyisi herkesin kendi evine ve vatanına gitmesidir.’ dediğinde “Burası bizim vatanımız” diyemeyen Rumların hikayesi bu…

Üç kuşak Rum bir ailenin göç etmek zorunda bırakılması ve ardından gelen iç hesaplaşmaları anlatan roman, Atina’da yeni bir mezar alınması macerası ve akabinde gelişen hatta düğümlenen olaylar üzerinden aslında hayatı anlatıyor. “Komünist” Adonis dedenin hayali olan bu mezar bir metafor belki de, bir “vatana” yerleşebilme, en sonunda bir toprak parçasına ait olma isteği…

“Bu hikâye aslında tek bir kişinin hikâyesidir.” diyen Millas, sanırım kendini kastediyor. Romanda çok fazla karakter olmasına rağmen, ana karakter olmaması tuhaf gelebilir, bence Millas kendi içindeki “bölünmüşlükleri” bu farklı karakterler üzerinden anlatıyor, tam da bu yüzden “ana” karakter yok. Ben en çok “filozof” lakabı takılan Kimon’u benzettim Millas’a (umarım okursa kızmaz). Kimon evrensel değerlere olan tutkusu ile sıkça meydan okur “cemaat ve aile kaidelerine” ama asla kültürünü inkâr etmez, vazgeçmez aslından hatta mezar için gerekli son maddi yardımı İstanbul’dan o yapar.

Romanın baş karakteri olmasa da okuyucunun en yakınlık hissettiği karakter sanırım Polikseni. Ailenin kavgalarında hep yatıştırıcı olan, anlayışlı ve oğlu Aristos’u çok küçük yaşta toprağa veren – mezar nedir çok iyi bilen bir kadın Polikseni.

“Aristos’un ölümüyle birlikte evlilikte sanki bir şey daha yok olmuştu. Bir zamanlar var olmuş olan ve şimdi eksikliğini hissettiğim bir şey. Herhalde sevgi değildi bu, çünkü o zaten baştan beri yoktu.” diyen Polikseni genç bir kızken Ali’ye âşık olmuş fakat teklifini Türk olduğu için reddetmiş, “uygun bir Rum beyle” evlenmiştir.

Romanın en vurucu noktalarından biri Polikseni’nin oğlunun mezarına İstanbul’da olan kuzenlerinin “zamasızlıktan” bakamadıkları gerçeğidir. Atina’ya giden ailenin en büyük derdidir bu, her pazar ziyaret edilen bu mezar kime emanet edilecektir? Minik bir ücret karşılığında eski apartmanlarının kapıcısı Nuriye üstüne alır bu vazifeyi ama kısa zaman sonra ölür Nuriye.

Yıllar sonra İstanbul ziyaretinde mezarı bakımlı gören Polikseni şaşırır. Soruşturur ama mezara sahip çıkanın kim olduğunu anlayamaz. “O bey her pazar geliyor” dedikleri için tüm pazar günü bekler mezar başında. Çiçekler ile gelen genç adamın Nuriye’nin oğlu Hasan olduğunu anlar. Hasan Artistos’un arkadaşıdır. Sarılıp ağlaşırlar, biri annesini, biri evladını kaybetmiş iki eski tanıdık. “Ben burdayım, gözünüz arkada kalmasın” der Hasan.

“Kovulduğun ülkede, oğlunun mezarını bekleyenler de olabilir” der bize Roman. Hayatta hiçbir şeyin yekpare olmadığının altını çizer, nefretin de sevginin de.

65 yıl önce, 6-7 Eylül olayları yaşandı bu topraklarda. “1955’te Taksim İstiklal Caddesi’nde üzerinde ‘yabancı’ isimler yazılı olan Rum, Ermeni ve Musevi “zenginlerin” dükkânları ‘kontrol edilemeyen’ bir kalabalık tarafından tahrip edildi. Sonuç olarak, yağmalara polis müdahale edemedi ve galeyana gelen halk, kontrol altına alınamadı…” dedi resmi tarih ve resmi basın.

Devlet, suçu, o zamanki Demokrat Parti hükümetine; hükümet de solculara atarak işin içinden çıkmak istediler. 27 Mayıs darbesinden sonra kurulan Yassıada Mahkemeleri’nde ise olayın, Başbakanı Menderes’in provokasyonu sonucu olduğu iddiası ortaya atıldı, ancak en sonunda aslında hükümet onaylı ya da en azından hükümetin bilgilendirildiği bir derin devlet, “Özel Harp Dairesi” operasyonu olduğu ortaya çıktı. Olayların, “Türk Gladiosu” olarak tabir edilen yapının “muhteşem bir örgütlenmesi” olduğunu övünerek itiraf eden ise General Sabri Yirmibeşoğlu oldu.

Yaklaşık 400 kadına tecavüz edildiği sanılmakta. Kayıtlı olan 60 tecavüz olayı var ama bu rakam daha yüksek, kadınların utandığı için anlatmadıkları düşünülüyor. Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı, Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutköy, Bebek, Moda, Kadıköy, Kuzguncuk, Çengelköy ve Adalar’da meydana gelen olaylarda, resmî kaynaklara göre, 4.214 ev, 1.004 işyeri, 73 kilise, 1 sinagog, 2 manastır, 26 okul ve birçok mezarlık ve aralarında çeşitli işyerlerinin bulunduğu 5.317 tesis saldırıya uğradı ve tahrip edildi.

12 kişinin öldüğü, 300 yaralının olduğu olaylarda, tahrip edilen mezarlıklar, yollarda sürüklenen cesetler, cesetlerin altın dişlerinin söküldüğü olaylar ve saldırıya uğrayan hatta sünnet edilen din adamlarının da olduğu kayıtlara geçmiş. Kısacası olaylar, yıllar sonra DP’lilerin “biz bir iki cam kırılacağını sanmıştık” boyutunu bayağı zorladı.

Ülkenin homojen hale getirilmesi için devlet azınlıklara 1920’li ve 30’lu yıllarda aleni bir asimilasyon politikası uyguladı ve hep gitmeleri istendi. “Düşmanı” dışarı atarken sermayelerini Türkleştirmek en büyük hedefti. Başarılı da olundu. “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyaları, “Varlık Vergisi Kanunu”, “20 Kura Askerlik” düzenlemesi ile Ermenilerin, Rumların ve Yahudilerin bıkması, usanması, korkması ve gitmesi, en önemlisi ekonomideki liderliklerine son verilmesi hedeflenmişti.

Türkiye’nin bugünkü durumu ortada, şu an çok daha acil ve önemi sorunlar, mücadeleler var fakat belki Millas’ın romanını okuyarak, en azından gidenleri, gittiklerinde neler yaşadıklarını, bu topraklar ile olan bağlarını anlamaya çalışmak iyi gelir ruhumuza. Ne dersiniz?

d ‘Çok içli dışlıydın o Rum kızla’