Mutlu olmak zorunda mıyız?

O zamanlar bana çok yaşlı gözüküyordu “Mutlu hayat yoktur, mutlu anlar vardır...” diyen dedem; acı çekemeyecek, efkarlanamayacak kadar ihtiyar... 57 yaşındaki bir erkek hakkındaki yargıları farklı oluyor 6 yaşındaki bir kız çocuğunun...

ALİN OZİNİAN 09 Ocak 2022 GÖRÜŞ

“Yaşamak için ihtiyacım olan inceliğin
birazını sadece melankolimde bulabiliyorum.”
Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk, Wilhelm Genazino

Kulüp dizinin ikinci sezonun son bölümünde bir sahne vardı. Uzun süredir mutluluğun, geciken mutluluğun bu kadar güzel tasvir edildiğini görmemiştim.

Matilda’nın yardım isteyerek Çelebi’ye koşması ve sarılmasının ardından Çelebi, yani çaycı Aziz çok uzun yıllardır düşlediği mutlululuğa kavuşmuştu.

Matilda’nın babasının yanında çaycı olarak işe giren, Matilda’yı başkasına kaptırsa da, onu başkasına asla layık görmeyen Aziz, sonunda çok istediği ama belki de gerçekleşeceğine kendi bile inanmadığı o anı yaşamıştı işte. Matilda da artık seviyor, hatta güveniyordu Aziz’e…

“Mutlu hayat yoktur, mutlu anlar vardır…”

Böyle derdi babamın babası; canım dedem, rakı sofralarının sonlarına doğru, biraz hüzünlü, biraz da boşvermiş. Kim bilir neler düşünüp diyordu bunu, aklından kimler geçiyordu…

O zamanlar bana çok yaşlı gözüküyordu dedem, acı çekemeyecek, efkarlanamayacak kadar ihtiyar… 57 yaş bir erkek hakkındaki yargıları farklı oluyor 6 yaşındaki bir kız çocuğunun…

O zamanlar çocukların yanında hayata dair çok şey konuşuluyordu, şimdi çok dikkatliyiz oysa; “kandırıkcılık” yapıyoruz çocuklara ilişkilerimizde..

Küçük bir çocuğun, hayatın tamamen mutlu olamayacağı fikri ile karşılaşması korkunç ve acıtıcı bir gerçeklik gibi gelse de hayatta mutlu anların mutlaka olduğu bilgisini ona aktarmak da bir o kadar ümit verici.

Neydi mutluluk? Nasıl ulaşılırdı mutluluğa? Mutlu olmak için ne yapmak gerekiyordu? Sürdürülebilir miydi? Sürdürülebilir olduğunda hala mutluluk olur muydu? Kaç kişi ile yaşanırdı bu mutluluk?

Ölçülür müydü? Tartılır mıydı? Dışardan bakan görür müydü mutluluğu?

Başkası mı hediye ederdi bize mutluluğu, yoksa çalışıp mı kazanırdık? Acaba mutluluk “içimizde” miydi?

Son zamanlarda insanlar mutluluk hakkında çok konuşur ve çok düşünür oldu. Mutluluk norm olma yolunda ilerliyor sanki, yeni bir kural koyuluyor hayatımıza hem de rızamızla: “Mutlu olmak zorundasın, yoksa hayatın yaşamaya değmez!” diyor birileri.

Saplantı haline geldi mutlu olmak. Mutlu olmak zorunda hissediyoruz kendimizi nedense çoğumuz. “Sağlıklı” olmayı mutlu olmak kabul ediyoruz. Olumlu duygularla dolu olmadığımız zaman kötü hissettiğimizi düşünüyoruz.

Duygular hiyerarşisi değil mi bu? Mutluluk en yüce olanı artık çoğumuz için.

Mutluluk, öfkeden, hayretten, ilgiden, korkudan daha yüksek, daha kıymetli bir yerde.

Güven, gurur, heyecan, yalnızlık, dostluk, şefkat. Bunlar hep önemsiz, varsa yoksa mutluluk…

Acıdan, kederden, kasvetten, pişmanlıktan bahsetmiyorum bile, hiç sevmiyoruz onları, yok etmek istiyoruz.

Her acı sağlıksız mı? Yaşanması gereken üzüntü neden bu kadar kötü, neden bu kadar korkutucu? Olgunlaştıran o acılar değil mi bir yerde bizi.

İyi hissetme saplantısı yüzünden, kederi buyur edemiyoruz artık hayatımıza, hep mutlu olma talebi ile hırpalıyoruz kendimizi, acıyı öteleyecek kadar zorbalaşıyoruz.

Sevdiğimizi kaybettiğimizde hissettiğimiz acıyı bile yaşamak istemiyoruz, 3 gün sonra bu ayrılığı başımızdan savmak için doktora gidip bu acıdan azad olmak için ilaç istemek neden artık doğal?

Acı duymanın bu kadar radikalleşmesi bir yerde sevgiye, kaybedilen sevilene de saygısızlık değil mi?

Bazı insanlar acıyı daha olgunlukla, tevekkülle kabul ediyor, bir diğeri dağılırken, ezilirken o altından kalkabiliyor. Biri için acı onu enkaza dönüştüren bir darbe iken, başkası için daha iyi bir gelecek için kamçı oluyor. Acı ondan kaçmayanı ödüllendiriyor belki de.

Mutsuzluğumuz için yine mutsuzluk, öfkelendiğimiz için yine öfke duyuyoruz… hak vermiyoruz bu duyguların bizi sarmasına… böylece doğal olan duygularımıza olan tepkimiz onları zehirlemeye başlıyor, mutsuzluğumuz hastalıklı bir hal alıyor…

Acıyı hissetmemek için kendimizi duvarlara vuruyoruz; tatillere, alışverişlere, satın alınan hazlara… Farkı şeyler satan alarak acımızı, mutluluk ile takas ederiz sanıyoruz…

Mutsuzluklarımızın sebebi günahlarımızı bile günah kabul etmiyor, salakça meşruiyetler atıyoruz… Günahı reddetmenin daha büyük günah, suçu red etmenin daha büyük suç olduğuna aldırmadan, kendimizi kandırarak… durmadan kendimizi kandırarak…

Yalnızlık da mutsuzluk ile eşdeğer bir çoğumuz için, delice korkuyoruz yalnız kalmaktan. Mutluluk yeminleri değil, geçim kontratları imzalıyoruz adına evlilik diyerek…

Yalnızlıkla yüzleşmekten delice kaçıyoruz ne kadar keyifli ne kadar doğurgan olduğunu anlamıyoruz bile…

Mutlulukla ilişkimiz de tuhaf; sahip olmak üzerinden anlıyoruz mutluluğu; bir kişiye, bir eve, bir arabaya sahip olmanın mutluk olduğunu sanıyoruz. Oysa bu “zaferlerin” ardından geliyor çoğu yıkım. Sahip olmak, sahip olunanı yaşatmak, yeşertmek, beslemeye dönüşmüyor.

Benciliğimizle beslenen sahip olmacılık; bir eksik, bir açık, bir yara oluyor ve o yara hiç kapanmıyor. Mutsuz insan kendini suçlamaya başlıyor, mutlu bir hayat yaşamadığı için kendinde eksiklikler buluyor. Durmadan kendine soruyor, mutlu muyum? Mutluluk avı sinir bozucu bir sürece dönüşüyor.

Mutsuzluk, öfke, kızgınlık, hüzün, acı gibi duyguların da bize ait ve tüm duyguların geçici olduğunu kabul etmeyince gelmiyor o mutlu anlar, gelse de biz görmüyoruz…

Mutluluk gelene kadar diğer duygularla da kucak kucak yaşamaz mıyız? Mutsuzluklarımızı da sevemez miyiz?

Uzun süren mutsuzlukların ardından Matilda’nın bize de koşacağı, inanamayacağımız kadar mutlu olacağımız o ana inanmaz mıyız? Bunun çok kısa süreceğini bile bile.