Mülteciler ve milliyetçiler

Sığınmacı krizini savunmasız, çaresiz insanlar üzerinden tartışmak en büyük yanılgı...

CAN BAHADIR YÜCE 15 Ağustos 2021 YAZARLAR

Neredeyse yirmi yıl olmuş: 2000’lerin başında, bir bayram sabahı, Küçükyalı’daki bir sahil kahvesinde oturmuştuk. Üç arkadaş: Bir Afgan, bir Amerikalı, bir Türk… 11 Eylül geriliminin sürdüğü günlerdi. ABD, Afganistan’a yeni asker yolluyor, Başkan Bush intikam söylevleri veriyordu. Bir Afgan’la Amerikan vatandaşının aynı masada buluşması nereden bakılsa tuhaftı. Biz konuşurken önümüze kahvaltıyı koyan garsonun şaşkınlığını unutmuyorum. 

Henüz öğrenciydik. Mültecilik, göç, yersiz yurtsuzluk gibi meseleleri değil, gelecek güzel günleri konuşuyorduk. O masadaki Afgan ile Türk sonra kader arkadaşlığı yaptılar. Aynı evi paylaşıp yemeklerini bölüştüler. Yıllar sonra başka bir ülkede buluştular. 

Afganistan’dan gelen göçmen Seher’in fotoğrafını görünce o sabahı ve arkadaşımı anımsadım. Selahattin Sevi’nin haberinde küçük kız daha iyi bir yaşam için yola düştüklerini anlatıyor. Arkadaşım da ülkesini o yaşlarda terk etmiş, Taliban yönetimi ele geçirince -Türk eğitimcileri tanıdığı için- Türkiye’ye gelmişti. Geçen hafta aramızda ayrılan babası ülkenin saygın isimlerindendi, şairdi. Başka koşullarda arkadaşımın bambaşka bir hayatı olabilirdi. 

Böyle insan hikâyeleri bize mülteci tartışmasında gözden kaçan noktayı hatırlatıyor: Sığınmacı krizini savunmasız, çaresiz insanlar üzerinden tartışmak en büyük yanılgı… Boğulana önce el uzatılır.

Kimse evini terk etmek istemez. Sığınmacılar üzerine en etkileyici filmlerden birini yapan Ai Weiwei, 23 ülke ve 40 mülteci kampı gezdikten sonra evini isteyerek terk eden bir kişiye bile rastlamadığını söylemişti. Başka topraklar ne vaat ederse etsin, evini geride bırakmak kolay değildir.

Sığınmacı krizinin bütün dünyada siyasi malzemeye dönüştüğünü biliyoruz. Göçmen karşıtlığı ABD’de popülist bir demagogu başkan yaptı, Macaristan ve Polonya’yı demokrasiden uzaklaştırdı, Fransa ve İtalya’da aşırı sağı güçlendirdi. 

Bugün dünyada evini terk etmek zorunda kalmış 80 milyondan fazla insan var. Bazı sığınmacı kampları yeni sayılır, bazıları o kadar uzun süre önce kuruldu ki (Lübnan’da çoğunluğunu Filistinlilerin oluşturduğu kamplar gibi) içinde aynı aileden üç kuşak yaşıyor. Mülteci olarak kampta doğup orada ölenler var. Onca yıldır bu soruna çözüm bulamamak, modern dünya düzeninin en büyük utançlarından biri. 

Ai Weiwei filmine “İnsan Seli” adını vermişti. Çünkü suyun doğasında akmak var, insanların özgürlüğe gidişi de doğal bir akıntıya benziyor. Buna ya engel koyarsınız (su güçlendikçe engeli yükseltmeniz gerekecektir, sonunda barajın yıkılma ihtimali de var) ya da akışı başka yöne çevirir, doğal bir çözüm arar, sorunu suyun kaynağında çözersiniz. İşte Weiwei filmiyle bunu anlatmak istiyordu.

Sığınmacı ‘sorunu’ mülteciler hedef gösterilerek, geri gönderilerek, arafta bırakılarak değil kökeninde çözülebilir. 

Halkı fakirlik içinde yaşarken sefa süren üçüncü dünya despotları, Batı emperyalizmi, küresel kapitalist düzen, “Şam’da namaz kılma” hevesine kapılıp milyonlarca insanı yurdundan eden çapsız siyasetçiler, krizi köpürtüp halkı kışkırtan sözde muhalifler, hatta Afganistan’da kız öğrencilere hâlâ eğitim veren birkaç okul zorbalıkla kapatılırken “Fetö okulları” deyip oralı olmayanlar… Bu krizde suçlu aranıyorsa çaresiz sığınmacılara en son sıra gelir.

Sözünü ettiğim fotoğrafta, her şeye karşın gülümseyen küçük Seher’in ellerinde Beşiktaş eldivenleri var. Daha iki gün önce Beşiktaş maçında mülteci karşıtı sloganlar atıldığından ola ki habersizdir. (Evet, Beşiktaşlı olmaktan utanmak da varmış.)

Asıl dikkatimi çeken, maçta “Mülteci istemiyoruz!” sloganıyla birlikte “Mustafa Kemal’in askerleriyiz!” diye bağırılmasıydı. Futbol sadece futbol değil: Bu bize ülkenin yakın geleceğine ilişkin bir fikir veriyor. Görünen o ki cenazeye dönüşen siyasal İslamcılık tamamen sahneden çekilince bir milliyetçi dalga gelecek. Mülteci krizini politik söyleme dönüştüren yerli Trump’lar ortaya çıkarsa şaşırmamak gerek.

Türkiye’de Kemalizm ilk kez bir tür muhalefet ideolojisine dönüştü. Bu duruş kurucu ideolojinin dokusuyla bir yere kadar uyuşacaktır. Belki Kemalizmin çatısı genişleyecek, koyu milliyetçiliği bir dalga halinde görebiliriz. Mülteci karşıtlığı artarken yeni bir sağcı/devletçi/ulusalcı anlayışın yükselmesi kolaylaşabilir.

Belki böylece, kendini ‘sol’da konumlandıran ulusalcı/Kemalist/milliyetçi siyasilerin aslında düpedüz ‘sağ’da olduğu artık anlaşılır.

Benedict Anderson o benzersiz yapıtında milliyetçiliğin doğasındaki bir çelişkinden söz eder: Bir ideoloji olarak milliyetçiliğin entelektüel sefaletine karşılık (düşünce tarihinde hatırı sayılır milliyetçi filozof yoktur) siyasi olarak hep işe yaraması… Muhtemelen buna yine tanık olacağız.

Mülteci sorununun mültecilerden çok insanlıkla ilgili olduğunu anlatan Ai Weiwei filminin başında Nâzım’ın şu dizeleri yer alıyordu: 

yaşamak denen şeyin,
su başındaki parsın, çatlıyan çekirdeğin,
ilk insanın hakkını istiyorum…

Mültecilerin istediği aslında ‘ilk insanın hakkı’… Çok şey mi istiyorlar?