Midye ve karidesin suçu ne?

Dinin kendi içindeki çoğulculuğu imha ederek, toplumsal çoğulculuğu yok sayarak totaliter siyasi rejime payanda haline gelmiş dini kurumlar, şu an yalnızca dine değil aynı zamanda toplumsal barışa da büyük zarar vermektedir. 

AYHAN TEKİNEŞ 31 Ağustos 2021 GÖRÜŞ

Diyanet midye, ıstakoz ve karides gibi deniz ürünlerinin haram olduğunu bildiren bir fetva yayınladı. Hemen akabinde sosyal medyada sarayın menüsünde de bu tür deniz ürünlerinin yer aldığı haberi çıktı; tarihçiler de Osmanlı saray mutfağında deniz ürünlerinin kullanıldığını gündeme getirince oluşan kamuoyu baskısı fetvanın geri çekilmesine sebep oldu. Fıkıhta oldukça ayrıntı sayılabilecek bir konu ekseninde üretilen tartışma, diyanetin totaliter tek-tipçi bir rejime özenen iktidarın, ideolojik baskı aracına haline dönüştüğünü de göz önüne serdi.

Dini metinlerde deniz ürünleri hakkındaki en açık ifade “Denizin suyu temiz; ölüsü de helaldir” hadisidir. Bu hadisten hareketle fıkıhçılar denizde yaşayan canlıları yemenin helal olduğu, hatta ölü deniz ürünlerinin bile yenebileceği hükmünü vermişlerdir. “Denizin ölüsü de helaldir” ifadesini Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife, balıklarla sınırlandırmış diğer İslam hukukçuları ise metinde bir sınırlandırma olmadığından dolayı, nassın metnini esas alarak tüm deniz ürünlerinin helal olduğu kanaatini ifade etmişlerdir. Ayrıca ’’Deniz avı ve deniz yiyeceği size helal kılındı ki size ve yolculara bir rızık vesilesi olsun’’ (Maide suresi 96) âyetinde de deniz ürünlerinin genel olarak helal kılınmış olmasından hareket eden İslam hukukçuları, balık dışındaki deniz ürünlerin de helal olduğu görüşünü benimsemişlerdir. Ancak Ebu Hanife her iki ifadeyi de literal olarak okumamış, bazı sınırlandırmalar getirmiştir. Peki Ebu Hanife’yi bu iki konuda farklı görüşe sevk eden nedir? diye baktığımızda karşımıza ilginç bir durum çıkıyor. Ebu Hanife, insanı merkeze alarak hukuki normları belirlemiş; dini metinleri muhtemel problemleri çözecek şekilde yorumlamaya çalışmıştır.

Ebu Hanife, dini metinlerin yorumunda, çoğunlukla lafzi (literal) değil gai (teleolojik) yorumu tercih etmiştir. Yorumlarında sağlığı, hatta insanların estetik duygularını bile dikkate almıştır. Hukuki normların belirlenmesinde insan merkezli yaklaşım önemlidir. Zira hukuk insanların problemlerini çözdüğü sürece bir anlam ifade eder. Aksi takdirde pekala bir baskı aracı olarak da kullanılabilir.  Ebu Hanife balık dışındaki deniz ürünleri hakkındaki görüşünü de insan tabiatından hareketle temellendirir. İnsan tabiatının hoş görmediğinden yani beğenmediğinden dolayı bu ürünlerin yenilemeyeceğini söyler. Zira bir ayette ‘’O (Peygamber)… onlara güzel şeyleri helal, çirkin şeyleri haram kılar’’ (Araf suresi 157) buyrulmuştur. ‘’Çirkin şeyleri’’ belirleyen insanın sübjektif algısıdır. Hanefiler insanın beğeni duygusunu bir gerekçe olarak ortaya koymakla aslında bu hükmün insandan insana şehirden şehre değişebileceğine, yani itibari olduğuna da işaret etmiş olmaktadırlar.

Denizdeki ölü balıkların yenilmesi, meselesini de yine Hanefiler, genel bir hüküm olarak kabul  etmezler, aksine bazı sınırlandırmalar getirirler. Şayet balık ölü olarak kıyıya vurmuşsa, ya da niçin öldüğü bilinmeden ölü olarak denizin üzerine çıkmışsa yenmez. Zira ölü balıklar bir hastalıktan dolayı ölmüş olabilirler. İnsanların sağlığını korumak için bu tür balık ölülerinin yenilmemesi gerektiğini söylerler. Buna göre ağa takılıp ölmüş olan bir balık yenebilir ama sağlığa zararlı olabilecek belirtiler taşıyan ölü balıklar yenilmez. Yine bu konuda da Hanefiler hadis metninin kapsamını insan sağlığını dikkate alarak sınırlandırma yoluna gitmişlerdir. Yeme-içmede sağlık ve estetik beğeni iki temel kriter olarak alınmış. Genel anlamlar taşıyan dini metinlere bu iki esas eksenli yorumlanmıştır.

Hukukta muhatapların durumuna göre ortaya çıkan değişkenlik dikkate alınmadan dini kurumların geneli bağlayıcı fetva üretmesi dayatmacı totaliter bir anlayışın ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Ayrıca toplumda yaşayan insanların önemli bir kısmı farklı mezheplere mensuptur. Toplumsal çoğulculuk yok sayılarak, tek bir görüşün dayatılması fetva kurumunun toplumsal gerçeklerden habersizliğini göstermektedir. Bir arkadaş sohbetinde muhabbet vesilesi olacak, çoğu zaman tebessüm ve espri konusu olan ayrıntı kabilinden bir görüşün bağnaz müftüler elinde nasıl bir ayrımcılık konusu yapıldığını görünce son yıllarda yaşanan dini kurumların yozlaşmasının hangi noktaya geldiğini de hayretle öğrenmiş oluyoruz.

Kılık kıyafeti tebliğ konusu haline getiren, toplumsal çeşitliliği görmezden gelerek herkese aynı hayat tarzını benimsetmeye çalışan zorbaların yol açtığı tahribat, yakınlaştırıcı ve kaynaştırıcı rol oynaması gereken dinin nasıl toplumsal bir çatışma aracı haline dönüştürüldüğünü de ortaya koymaktadır.

Ebu Hanife gibi insanların estetik duygularını dahi dikkate alan bir hukukçu çıkarmış bir kültür coğrafyasının bugün en küçük farklılıkları bile hoşgörüyle karşılayamayan bir bağnazlığa saplanıp kalması da anlaşılır bir durum değildir.

Dinin kendi içindeki çoğulculuğu imha ederek, toplumsal çoğulculuğu yok sayarak totaliter siyasi rejime payanda haline gelmiş dini kurumlar, şu an yalnızca dine değil aynı zamanda toplumsal barışa da büyük zarar vermektedir.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram