‘Türkiye’deki 4 milyon Suriyeli de on binlerce Afgan da mülteci haklarından mahrum’

İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi Başkanı Metin Çorabatır: Polonya sınırındaki göçmen krizinde Türkiye'nin suçlanması haksız. Tabii el altından başka şeyler yoksa. Türkiye'deki 4 milyon Suriyeli, mültecilere tanınan uluslararası hiçbir haktan yararlanamıyor. Hiçbir hakkı olmayan on binlerce Afgan göçmen var.

MEHMET ŞAHİN 17 Kasım 2021 SÖYLEŞİ

Belarus-Polonya sınırında bir sığınmacı krizi bir insanlık dramı yaşanıyor.  İltica ve Göç Araştırmaları Merkezi Başkanı, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Türkiye eski sözcüsü gazeteci Metin Çorabatır bu dramı konuştuk!

Yunanistan ve İtalya sığınmacılar için Avrupa’nın giriş kapısı olarak görülüyor. Şimdi Polonya- Belarus sınırında bir kriz var. Belarsu bilinen geçiş alanı mıydı?

Bu boyutta değildi. Her zaman Rusya üzerinden Belarus’tan bu Baltık ülkelerine geçişler oluyordu ama şimdiki kriz, boyutları itibariyle yeni. Avrupa Birliği Komisyon Başkanı Ursula von der Leyen bir hibrit göçme krizi olarak niteledi durumu. Kastı da şu, Belarus’un kasıtlı olarak bu insanları getirip uçaklarla sınıra yığdığına dair bir iddiası var. Tabi tartışılabilecek bir iddia bu. Dolayısıyla bu rotada ilk defa böyle bir krizle karşılaşıyoruz. Evet, bir takım rotalar var. Daha kolay rotalar, daha çok alışılan rotalar, bilinen rotalar ama oralardaki geçişleri engelleyici adımlar atılıyor devletler tarafından. Muhakkak insanlar bir başka rota er veya geç buluyorlar. Belarus’un bilinçli olarak getirip getirmemesinin ötesinde, bu insanlar gelme arzusu veya zorunluluğu içindeler. Geldikleri ülkelere baktığımız zaman, hangi ülkeler?

AB ‘HİBRİT KRİZ’ OLARAK TANIMALADI: BELARUS SİYASİ KRİZ ÇIKARMAK İSTİYOR

İşte Suriye vatandaşları var, Irak vatandaşları var, Afgan vatandaşları var, Yemen vatandaşları var. Orta Doğu ülkelerinin hepsi mülteci üreten ülkeler. Bağdat’ta daha geçen gün başbakanın evi roket saldırısına uğradı. Pek çok kişi için Irak güvenli bölge değil. Seçimlerden sonra bu güvensizlik arttı. Suriye için zaten konuşmaya gerek yok. Birleşmiş Milletler raporları var, İnsan Hakları Kuruluşlarının raporları var. Şu anda Suriye’de geri gönderilmeye elverişli bir ortam yok. Zulüm, baskı, şiddet zaten devam ediyor. Afganistan… Bütün dünya “Afganistan’dan kaçanlara kapıları açın” diyor komşu ülkelere.  Dolayısıyla evet, bu rota bu boyutta yeni kullanılmaya başlandı. Bir de bu “hibrit” sözünün, “melez” sözünün karşılığı şu anladığım kadarıyla; Belarus bir siyasi baskı kurmak amacıyla bu insanları getiriyor. Çünkü biliyorsunuz Belarus ile Avrupa Birliği arasında epeydir bir sürtüşme var. Belarus’taki seçimleri Avrupa Birliği kabul etmedi. Bir takım tutuklamalar oldu. Sonra bir rejim aleyhtarının uçakta getirilirken zorla indirilmesi ve tutuklanması olayları var. Avrupa Birliği açısından baktığımızda, Belarus bu yaptırımlara karşı, bir karşı bir cevap, misilleme yapıyor.

Polonya yani Avrupa Birliği sınırına dayanmış bu insanlar göçmen mi yoksa mülteci olduğu tartışmaları sizce yerinde mi? AB mevzuatına da uygun mu göç açısından?

Kesinlikle uluslararası standartlara göre menşei ülke dediğimiz bu ülkelerden geliyor bu insanlar ve bunlar da genelde seyahat dokümanları, pasaportları, gerekirse vizeleri -vizeleri de kaldırmıştı Belarus- parasıyla uçak bileti alıp Belarus’a uçtular. Burada bir taşımacılık olayı var, burada bir kasıt aranabilir ama sınıra gelen bu insanlar, çoğu çocuk 10 kişi öldü. Bu soğuk koşullarda, kış koşulları daha da artıyor, sınıra duvar örmek ve bu insanları içeri almamak da Avrupa Birliği ilkelerinin ve uluslararası mülteci hukukunun ihlali anlamına geliyor. Şöyle söyleyeyim; bu ülkelerin hepsi yıllardır mülteci üreten, istikrarsız, savaşın olduğu, can güvenliğinin, özgürlüklerin olmadığı ülkeler. Birleşmiş Milletler ile Uluslararası Göç Örgütü gayet haklı olarak 2 şey vurguluyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de bu konuda bir tavsiyesi var Polony, Letonya ve Litvanya hükümetlerine. Onlar da etkileniyorlar bu krizden. Bir kere bu sınırdaki insanlara acil insani yardımın eriştirilmesi lazım. Bunlar zor durumda. Isınmaları, başlarını sokacakları bir çadır şeklinde bir barınaklarının olması, yemeklerinin verilmesi, ilaç ihtiyaçlarının karşılanması, ısınmaları gerekiyor. Bu insani yardımın sınırın herhangi bir bölgesinde, Belarus ya da Avrupa Birliği tarafından sağlanması gerektiği şeklinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi uyarıda bulundu. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’n göre de bu insanların sınırdan içeri girmelerine izin verilmesi lazım ve orada sığınma başvurularının değerlendirilmesi lazım.

BELARUS’UN YARDIMIYLA GEŞDİLER AMA ÜLKELERİNDEN KAÇMAK ZORUNDA KALDILAR

Evet bir kısmı belki ekonomik sebeple hareket ediyor. Bunu bir fırsat biliyor. Belarus Devleti’nin yardımıyla geldiler, açtığı bir koridorla geldiler ama hakikaten neden kaçmak zorunda kaldılar? Neden Irak’ı, Suriye’yi terk etmek zorunda kalıyorlar? Bu ülkelerdeki koşullara baktığın zaman pek çoğunun bir kişiyi mülteci yapan gerekçesi olabilir. Burada hızlı bir şekilde Avrupa Birliği’nin, mesela Frontex’in Polonya hükümetine yardım etmesi gerek. Birleşmiş Milletler Yüksek Komiserliği Polonya’ya, Litvanya’ya yardım eli uzattı. Bu insanların sığınma taleplerini sınırın Polonya tarafında, güvenli tarafta veya Litvanya tarafında hızlıca da olsa değerlendirelim ve kaçmalarına, bütün bu meşakkati çekmelerinde haklı yapan, kişiyi mülteci yapan faktörler varsa onları artık Avrupa Birliği topraklarına alalım. Ama tabi Avrupa Birliği toprağına bu şekilde mültecileri alsalar da sorun bitmiyor. Bu sefer Avrupa içinde yeni bir kriz yaşanıyor. 2015 yılında işte Türkiye üzerinden yüklü bir miktarda insan geçişinde biliyorsunuz büyük bir kriz yaşanmıştı. Bu biraz ona benziyor. Sayılar daha az 2015-2016 yılındaki krize göre ama burada da Avrupa Birliği sınırlarının içine girdikten sonra kim sorumlu, kim bunları alacak, Yunanistan mı Polonya mı? Avrupa Birliği’nin kendi sınır ülkelerinde mi kalacaklar yoksa bunun içinde de mi bir yük paylaşımı olacak? Dolayısıyla yük paylaşımı uluslararası mülteci hukukunun en zayıf ve en dikkate alınmayan ama en önemli ilkesi. 1951 Cenevre mültecilerin statüsüyle ilgili sözleşmenin giriş bölümündeki en temel ilkelerden birisi, 4. Paragraf. “Bu bir uluslararası sorundur mülteci sorunu ancak uluslararası işbirliği ile çözülmesi gerekiyor.” deniyor ama bu işbirliği yapılmıyor. Ne Avrupa Birliği ile ona komşu veyahut da daha gerideki ülkeler arasında yapılmıyor.

AFGANİSTAN’DA KIZ ÇOCUKLARINI OKULA GÖNDEREMEYEN AİLELER TABİİ Kİ SIĞINMACI OLACAK

Aynı şey işte Türkiye 4 milyon insan barındırıyor. Onlara koruma sağlıyor ama yeteri kadar iş birliği yük paylaşımı yapılmıyor. Aynı şekilde Polonya’ya açın demek en temel hakkımız insan hakları savunucuları olarak demin dediğim sebeplerle. Bu insanların geldikleri ülkedeki koşullara baktığımızda çok büyük bir kısmı muhakkak geçerli bir sığınma talebi olan insanlar. İşte Afganistan’da Taliban ele geçirdi kontrolü ve herkes ayağa kalkıyor. İşte kız çocukları okula gidemiyor, Taliban’ın insan hakları ihlalleri son derece yoğun şeklinde. Peki bu insanlar nereye gelecekler? Ülkelerinden kaçmalarına ve onları mülteci olarak niteliyor uluslararası toplum. Ama Afganistan sınırındaki ülkelerde de doğru dürüst mekanizma yok, korunma mekanizması yok. İran’da bir mülteci koruma mekanizması uluslararası standartlarda yok. Sadece tolere etti geçen Sovyet İşgali zamanında. Dolayısıyla o insanlar Afganistan’da kızını, çocuğunu okula götüremeyen insan, Avrupa’ya gelip burada sağlam bir koruma sistemi içerisinde okutmak istiyor. Ama Polonya’ya girdi diyelim böyle baskı sonucunda bu sefer diğer Avrupa, daha gerideki, coğrafyanın daha batısındaki Avrupa ülkeleri de o zaman Polonya’ya, Litvanya’ya, Estonya’ya giren ve girebilecek insanları büyük bir ihtimalle kendi aralarında paylaşmayacaklar. Kendi içinde yeni bir kriz yaşanacak. Dolayısıyla burada sorun ülkeleri suçlamak değil, yaptırımlar işte başka sebeplerle olabiliyor. Dediğim gibi Belarus’taki seçimler yüzünden bir baskı ortaya koyuyor Avrupa Birliği ama mülteci konusunda bundan biraz daha uzaklaşmalı. Olayı siyasi boyutundan insani boyutuna, insan hakları boyutuna taşıyıp bu insanları muhakkak sığınma talepleri en azından adil bir hızlı bir sığınma sürecine sokulmalı bu insanlar ve değerlendirilmeli. İçeri alınıp ülkeler arasında paylaşılıp yeni bir hayata başlamalarına imkan tanınmalı.

DAHA EL ALTINDAN BİR ŞEYLER YOKSA TÜRKİYE’YE SUÇLAMALAR HAKSIZ  

Türkiye’yi suçlayanlar, Türk Hava Yolları ile taşındığını iddia edenler var. ABD Dış İşleri Bakanı Anthony Blinken doğrudan Rusya’yı hedef gösterdi. Ama ortada insani bir kriz var. Sorun çözülebilir mi, iddiaların doğruluk payı var mıdır?

Maalesef biraz zor. Türkiye’yi suçlamaları haksız ve adalete uygun değildir. Görebildiğim kadarıyla… Daha el altından bir şeyler yoksa. Bu insanlar Erbil, Şam ya da başka havaalanlarından direkt olarak Belarus’a uçtular. Belarus buna imkan tanıdı veya bir kısmı bağlantı uçaklarıyla geldi sanıyorum İstanbul Havaalanı’ndan. Şöyle bir yanlış anlama olmasın: Bu sınırda gördüğümüz insanlar Türkiye’deki koruma sisteminden geçici koruma olabilir, uluslararası koruma olabilir. Oradaki insanlar değiller. Tacikistan, İran, Özbekistan, gelebilirlerse Türkiye sınırına dayanırlarsa Türkiye alsın diyecek. Peki ondan sonra orada kalsın diyecek. Bu ülkelerin hiçbirinde bu insanlara yeni bir hayata başlayacak yeteri kadar bir koruma entegrasyon mülteci statüsü imkanları yok. Şimdi Rusya’ya baktığımız zaman da Putin de cevap verdi. ‘Bizim hiçbir dahlimiz yok. Afganistan’a bakın. Siz oradan çekildiniz bu insanlar geliyorlar’ dedi. Önemli olan burada bu politik tartışmalar bir yere götürmez bizi. İlkeler konusunda hareket etmemiz lazım. Uluslararası hukuk ilkeleri çerçevesinde, mülteci hukuku çerçevesinde. Siyasileştirmemek lazım. Dediğim gibi Türkiye’yi suçladı eline ne geçti. Nitekim THY ve Türk Sivil Havacılık durdurdu yeşil pasaport veya benzeri seyahat belgesi olanların dışındakileri uçurmamaya başladı. İşte AB’nin bu uçuş yasakları Belarus’a yönelik olarak koyduğu yaptırım şeklindeki uçuş yasakları, Türkiye’yi normal olarak bağlamıyor. Çünkü AB’nin bir ülkesi değil üye ülkesi değildir. Ona rağmen işbirliği yaptı ve bazı yetkilileri de AB’nin Türkiye’ye teşekkür ettiler. Bu çerçevede bu insanlar doğrudan daha çok, mülteci üreten ülkelerden geliyorlar. O ülkelerde ciddi insan hakları ihlalleri veya devletlerin bunları kontrol edememe durumları var.

BELARUS’TA İNSAN HAKLARI İHALELLERİ VAR VE SIĞINMACI KORİDORUNU BİLİNÇLİ AÇTILAR

Afganistan, Yemen, Suriye, Irak.. hep bu ülkelerden geliyorlar ve burada artık bu olayda bir şey aramanın ötesinde şu andaki bu insanların durumuna bakmak lazım. Bu insanlar nereye gidecek. Belarus bunları Minsk’e başkente daha içeriye yaklaştırmıyor. Orada Belarus’un insan hakları ihlalleri var kesinlikle. Tabii bu koridoru bilinçli açtılar. İşte birden bire bu insanlar, siz dediniz ya yeni bir rota mı, evet, böyle en ufak bir sistem içindeki en ufak bir açığa bu insanlar hemen sarılıyorlar. Çünkü hakikaten yeni bir hayata kavuşmak ölümden zulümden kaçmak ihtiyaçları var. Geldiler burada çok kötü koşullarda sınıra saplandılar. Daha insani olarak bildiğimiz bir takım insani ilkelere insan hakları ilkelerine sahip çıkması gereken birlik, AB’nin, insanları içeri alması lazım ve en azından hızlı bir şekilde sınırın Polonya Litvanya taraflarında mülteci veya sığınma taleplerinin adil bir şekilde değerlendirilmesi lazım. Mülteci hukukunun en temel şeylerinden birisi, hangi yolla gelirse gelsin, isterseniz devlet bu işte hibrit dediği şeyin, AB yetkilisinin yolu ile gelsin, önemli olan bu insanların hakikaten girmek istedikleri bölge dışında bir korumaya imkanları var mı, koruma sağlamaya imkanları var mı. Şu an itibariyle yok. Dolayısıyla AB’nin kapıları açması gerekiyor. Bu yapılana kadar bunun için diplomatik müzakereler ne kadar yapılır. AB, Belarus bu yaptırımları kaldırtmak için kullanıyor diyorlar. İşte araçsallaştırma suçlaması ile karşı karşıya Belarus. Görünen o ki bu suçlamalarda da bir önemli geçerlilik payı var. Ama buna karşılık zaten bu yaptırımlar sistemi neticede insanları etkiliyor. Hükümetleri fazla etkilemiyor, devletlerin onları yönetenleri etkilemiyor.

MÜLTECİ KENDİ ÜLKESİNDE HAYATI VE ÖZGÜRLÜĞÜ TEHDİT ALTNDA OLAN İNSAN DEMEK

Türkiye’nin de özellikle 2011 Suriye iç savaşından itibaren yaşadığı bir sığınmacı sorunu var. Göçmen mi kaçak mı sığınmacı mı bu konuda bir yanlış kullanım var. Doğrusu nedir?

Şimdi mülteciden başlayalım. Mültecinin tanımını uluslararası sözleşmeler, Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası sözleşmeler tanımlıyor. 1951 Cenevre Sözleşmesi bunun en iyi tanımını yapan, güncel tanımını yapan, 1967’de bu tanım biraz daha genişletildi. Bir de daha sonraki uygulamalar ve yerel bölgesel anlaşmalarla tanım biraz daha şey yaptı. En kısa itibariyle mülteci, ülkesinin korumasından yararlanamayan, bu yararlanamama sebebi de hayatı ve özgürlüğü ülkesinde tehdit altında olan ve bu yüzden ülkesini terk etmek zorunda kalan kişi. Hangi sebeplerle tehdit altında kalıyor işte 1951 Cenevre Sözleşmesi, dini inanç, siyasi görüş, ırk, milliyet, ait olduğu sosyal grup gibi 5 tane sebep sayıyor. Artı savaş, iç savaş, işgal gibi olaylar da buna eklenince yani kendi ülkenizden onun korumasından yararlanamadığınız için kaçmak durumunda kalan kişiye mülteci deniyor. Sığınmacı bu sürecin başlangıçtaki bir aşaması. Tıpkı bu şimdi yaşadığımız Polonya sınırındaki olaya bakarsak. Diyelim ki bu insanlar sınırda o telleri deldiler geçtiler. Geçtikleri anda tabii normal koşullarda hemen gaz püskürtülüp bunlar geri itilmemeli ama geldiklerinde Polonya toprağına bastıklarında, biz sığınıyoruz, Suriye’den kaçtık, Afganistan’dan kaçtık, Taliban’dan kaçtık demeleri lazım. Dedikleri anda sığınma talep eden kişiler, İngilizce ‘asylum seeker’, Türk hukukunda sığınma başvurusunda bulunan kişiler olarak geçiyor. Bu kişinin bir iddiası var ve o iddia henüz doğrulanmadı. Belki ekonomik sebeple başka bir sebeple geldi ama bu insani koridoru kullanmak istiyor. Onun için bir prosedür var. O prosedür tamamlanıp da evet siz hakikaten bir korku yüzünden haklı bir korku yüzünden kaçmışsınız deninceye kadar da daha sınırlı haklar kullanılarak o ülkede geri gönderilmemek koşuluyla kalma imkanı sağlanmalı. Bu kişilere sığınmacı, sığınmacı kavramı biraz Türkçe’ye uyuyor ama İngilizce dediğim gibi sığınma talep eden kişi, asylum seeker, olarak aynı sürecin daha erken bir aşaması. Hakkında kişinin temel bir karar esas bir karar verilinceye kadar. Göçmen, çok daha geniş bir kavram. Yani herkes göçmen olabilir. İşte siz alıp bir iş bulabilirsiniz yurtdışında BBC’de. Bir iş teklifi alabilirsiniz. Pasaportunuzla oturma müsaadesi hakkınız ile gider orada 3 yıl 5 yıl bütün hayatınız boyunca kalabilirsiniz.

KAÇAK GÖÇMEN İFADESİ YANLIŞ VE SUÇLAYICI DÜZENSİZ GÖÇ DEMEK GEREK 

Türk işçi vatandaşlarımızın, Almanya’ya 1960’lı yıllarda gitmesi. Almanya’nın davetiyle bir göç hareketi bir sığınma hareketi deyip. Dolayısıyla eğitim amaçlı, sağlık amaçlı, evlilikler amaçlı pek çok nüfus hareketleri göç kavramının altında. Bir de düzenli göç ve düzensiz göç olayı var. Düzenli göç işte demin dediğim gibi bir iş teklifiniz oluyor gideceğiniz ülke sizi kabule edeceğini söylüyor. Normal ikamet izni alıp çalışma izni alıp, belirli bir süreyle belki süresiz o ülkeye gidiyorsunuz. Ama bu yol oldukça kapalı. Çok sınırlandı. Ancak çok özel yetenekleri olan eğitimleri olan insanlara açık Avrupa için veya gelişmiş ülkeler için. Bazı insanlar da tam kişiyi sığınmacı yapan mülteci yapan koşullar olmasa bile yine de düzensiz olarak insan kaçakçılarına para vererek, yeni bir hayat kurma amacı ile gidiyor. Düzensiz olarak giriyorlar. Pasaportları yok bir şeyleri yok. Yine belki bu sınırda gördüğümüz insanların bir kısmı da ekonomik sebeple gidebiliyor. Şimdi günümüzde bu ekonomik göçmen ve mülteci kavramları arasında ayırt etmek de çok zor. Mesela Afganistan’da bir yandan Taliban’ın şeyleri var büyük bir insan hakları ihlallerinin yaşandığını biliyoruz. Bir yandan da yıllardır süren çok büyük bir açlık ve kuraklık var. Afganistan’dan çıkıp yollara kendisini Belarus Polonya sınırında bulan bir insanın, hakikaten Taliban’dan mı kaçtı yoksa açlıktan mı kaçtığını ayırt etmek çok zor. Bu kavramlar birbirinin içine giriyor. Dolayısıyla insani olarak bakmak lazım. Birçok konuda artık bu kadar net mülteci tanımına dar anlamda giriyor, yoksa bunun arkasında bunu körükleyen kuralıklar açlıklar da mı var. Bu konuda karar vericilerin, mülteci statüsü belirleyici kişilerin, çok geniş, insan haklı hukukundan da destek alarak sadece mülteci hukuku değil, onun oradaki tanımları insan hakları hukuku çerçevesinde de yorumlayarak, konjonktüre de bakarak geldikleri ülkedeki siyasi durumlara da bakarak yorumlamaları şu andaki temayül. Dolayısıyla düzensiz göçmen de herhalde biraz sözü dolandırdım ama düzensiz olarak ama sağlam bir sığınma talebi olmadan bir ülkeye giren kişiler. Genelde bu kişilerin yolu mültecilerle kesişiyor. Aynı araçlarla aynı kaçakçılara para vererek geliyorlar. Onun dışında da kaçaklar dediğimiz, artık kullanılmaması gereken şey. Düzensiz göçmen de olsa bu insanlar insandır. Kaçak dediğiniz zaman baştan bu insanı suçlamış oluyorsunuz. Kaça lafı bir kanun dışılığı içeren bir söz. Onun için bugünkü literatürde düzensiz göçmen daha tercih edilen bir kavram oluyor.

TÜRKİYE’DEK 4 MİLYON SURİYELİ CENEVRE SÖZLEŞMESİ’NİN SAĞLADIĞI HAKLARDAN MAHRUM 

Siz Türkiye’nin soruna yaklaşımını nasıl nasıl tanımlıyorsunuz? 

Gelenlerle ilgili bir kere hep böyle kullanılan siyasi amaçla kullanılan, Türkiye kapılarını neden açtı, Türkiye davet etti filan deniliyor. İşte Suriye rejimini zayıflatmak için filan. Bunlara katılmak zor. Çünkü uluslararası kabul bu insanların rejimlerinin baskısı, sert müdahaleleri yüzünden ülkelerini terk etmek zorunda kaldıkları şeklinde. Onun için bütün uluslararası platformlarda Suriye’den gelen insanlar mülteci. Bunu kabul ettiğimiz zaman da mülteciye kapılarınızı açmak, bugün Polonya’nın yapmadığı ama yapması gereken şeyi, Türkiye o zaman yaptı. Türkiye o zaman duvar örmemişti, çit örmemişti, dikenli tel örmemişti. İnsani bir açıdan. O zaman da tam yeni bir mülteci hukukunun hazırlığı taslağının üzerinde son noktalarının rötuşlarının yapıldığı bir dönemdi. O ilkelerin Türk hukukuna yerleştirilme çabası vardı. 2011 senesinden bahsediyoruz. Türkiye o zaman doğru bir kararla bugün Polonya’nın bugün Yunanistan’ın yapmadığı işi yaptı. Dolayısıyla o konuda takdir de topladı uluslararası toplumun takdirini. Türkiye o zaman Suriye’den duvar örmüş olsaydı, hazır bir duvarı olsaydı, çok daha insanları Esad rejiminin insafına, insafsızlığına bırakmış olacaktı. Ülkeye geldikten sonra Türkiye’nin uygulamada eksiklikleri oldu. Bir kere her şeyden önce, yasa, bu bahsettiğim yabancılar uluslararası göç yasası, Suriye krizinden 3 yıl sonra, 2013’te parlamentomuz tarafından, oy birliği ile, bütün partilerin oyu ile kabul edildi. Ve yürürlüğe de 2014’te geçti. O yüzden hükümetin elinde yasal bir araç yoktu. Ta 1994’ten kalan bir çok da tadilata uğramış, sorunları olan, eksikleri olan bir yönetmelikti Türkiye’nin uluslararası mevzuatı. O arada işte eski uygulamalardan faydalanarak, önce misafirler denildi. Diğer dini bir takım kavramlar kullanıldı. Ensar ve muhacir kavramları kullanıldı. Ne kullanılacağının hukuken karşılığı yoktu Türk hukukunda. 2014’te yasa yürürlüğe girdi. Ama ilk reaksiyon da daha yasa girmeden bu ilk yıllarda, yine sizin dediğiniz gibi, daha geçmişte Türkiye birçok özellikle işte İran İslam devrimi oldu. Ardından Irak’ta arka arkaya 2 tane 1988-1991 göçleri oldu. Kafkaslardan, Balkanlardan pardon, Bosna göçü, Kosova göçü oldu. Kitle göçleri ile karşılaştı bu dönemde Türkiye. 1970’lerin sonu ile 1980’lerin başı ile 1990’ların ortalarından sonuna kadar. Oralarda yine bir yasa yoktu ve devletin kendi geliştirdiği bir takım reaksiyonlar vardı. Suriye krizinde de bu reaksiyonlar devreye sokuldu. O alışkanlıklar, devlet tecrübesi. Neydi bunlar. Birkaç unsur sayabilirim size. Kamplarda tutmak esastı mesela. Boşnakları Bosna’dan gelenler, daha sonra Kosova’dan gelenleri, Bulgaristan’dan gelenleri, Jivkov döneminden zulmünden kaçanları, Kırklareli’ndeki kampta tutmak esastı. Suriye krizinde de kamplar ilk cevap şeklindeydi. Geçici olacakları varsayılarak kamplara alınmaya. 1 kamp arkasından öbür kamp, toplam 26-27 tane kamp kurdu Türkiye. Bir reaksiyon buydu. İkincisi hangi kavramla kavramsallaştıracağını bilemedi. Misafir dedi, Suriyeli dostlar dedi, ensar-muhacir dedi kanun çıkana kadar. Dolayısıyla böyle bir el yordamıyla uygulamalar yaptı. Yine bir özelliği Türkiye’nin geleneksel olarak krizlerdeki, şimdi bugünlerde kamuoyunun büyük bir çoğunun bu insanlara mülteci dememesinin sebeplerinden birisi, bu kamplara uluslararası toplumu sokmadı Türkiye bir süre. BM mülteciler yüksek komiserliği orada bulunmadı. Uluslararası STK’lar girmedi. Bunların girmemesinin anlamı şuydu, oradaki bilgi kamplarda olup bitenlerle ilgili bilgi ve bu insanların geliş sebepleri, sadece Türk hükümetinin bildirileri ile açıklamaları ile lanse.

HİÇ BİR ŞEKİLDE ANLAMIYORUM, KİMSE MÜLTECİ KONUSUNA DOKUNMAK İSTEMİYOR 

Halbuki bu da işte Türk hükümetinin bu söylemine, kasıtlı veya kasıtsız inanmak istemeyen şüphe duyan insanlar için yok öyle değil böyledir diye insanların mülteci olduğu kamuoyuna temelde hükümet bildirileri ile açıklamaları ile iletildi. Muhalefette hayır bunlar davet edilmiş insanlar dedi. Oysa BM’nin orada Türkiye’de çok eskiden beri Türk hükümeti ile iş birliği yapan özellikle mülteciler yüksek komiserliğinin kamplara alınması, onun tecrübesinden faydalanılması gerekiyordu. Böyle ilk başlarda bir bocalama oldu. Daha sonra yasa çıktı. Yalnız yasa da AB ile o sırada, tam üyelik şeyi içinde hazırlanmıştı. Suriye krizi hesaplanmadan hazırlanmıştı. Yasada bu geçici koruma hakkında da fazla bir şey yoktu. Sadece 91. Madde. Kitle halinde bir göç olursa bütün bunun düzenlemesini yasa alıp, hükümetin eline bırakıyordu. Ama yasanın en büyük zaafı, bugün de süren bir zaaf, hiçbir şekilde sebebini anlayamadığım ama Türkiye’de hiçbir grubun, en sağdan en sola dokunmak istemediği, bu Türkiye coğrafi kısıtlama ile 1951 Cenevre sözleşmesine taraf. Şu anda işte 4 milyon kadar mülteci var ve onlara 1951 Cenevre sözleşmesinin ön gördüğü hakları tanımıyor Türkiye. Birtakım dönem içinde eğitim hakkı olsun, sağlık haklarını en baştan tanıdı. Birtakım kolaylıklar veriyor. İş iznine başvurma imkanı tanıdı. Ama bütüncül bir şey yok. Bu insanlar bugünden referans alırsak Polonya sınırından. Bu insanların Polonya’nın içine girmesi mülteci statüsü, mülteci olup olmadığının belirlenmesinden hemen sonra, eğer mülteci olduğuna kanaat getirilirse, normal koşullarda, onlara mülteci statüsü verilecektir. Ve ilk başlarda ilk birkaç sene, dil öğrenmeleri, Polonya’nın veya yerleştirilecekleri başka ülkelerde, AB ülkelerinde, o ülkeye entegrasyonu için kolaylıklar sağlanacak. Bir becerisi yoksa ekmek parasını kazanacak, yeni beceriler edindirilecek. Ondan sonra da yavaş yavaş toplumun içinde eriyecek bu insanlar. Tabii ki kendi kültürlerini muhafaza etmek koşulu ile istedikleri oranda. Türkiye’de bu erime olmuyor. Hep böyle toplumun bir tarafında yarın gidecekler gibi burada en büyük zaafımız var.

TÜRKİYE’DE YILLARDIR HİÇBİR HAKTAN YARARLAMAYAN ONBİNLERCE AFGAN GÖÇMEN VAR

Siz sahada yaptığınız araştırmalarda bir risk görüyor musunuz?  Bir asayiş riski teşkil ediyor mu şu an Türkiye’nin bu konuda görece rahat davranması?

Şimdi şöyle, kontrol, sınır kontrolü, kitle göçü dediğimiz sınırda mesela şu anda, tedbirli olduğu için, hemen çitler geldi. Halen zorlanıyor Polonya bile zorlanıyor. Yunanistan Türkiye sınırına duvarlar örüldü. Ama Türkiye o zaman böyle bir göçe hazırlanma durumunda değildi. Hazırlığı yoktu. Şimdi Afganistan sınırında da bilmiyorum sınırı gezdiniz mi. Çok uzun bir sınır Türkiye’nin İran sınırı. Ve o sınırda da zor bir coğrafya var. Bugünkü gazetelerde var. Evet Türkiye 3 metre boyunda yüksekliğinde 145 Km uzunluğunda sınırın bir bölümünü kapatan bir duvar ördü. Bunu modern elektronik cihazlarla da kontrol ediyor. Drone’larla da kontrol ediyor. Ama sınırın bazı bölgeleri var ki hakikaten burada duvar örmek, hendek kazmak, drone uçurmak da çok zor. Bir de karşımızda bu insanlara yardım eden, hakikaten, bu her bir yolu patikayı mağarayı bilen kaçakçılar var. Bu insanlar her yolu deneyebiliyorlar ve insanları geçirebiliyorlar. Ama yine bugünkü gazetelerden öğrendiğimiz 1600 kişi son 1-2 ay içinde sınırdan giriş yaparken yakalanmış durumda. Düzenli yani mülteci akınlarını böyle bir ciddi bir kitle göçü olduğunda, düzenli olarak düzenlemek çok zor. Tek tek pasaportlarıyla düzenlemek çok zor. Bu son aylarda hani Afganlılar grup grup geliyorlar, erkekler geliyor, ellerinde silah. Bu tamamen siyasi amaçlı. Şiddetle karşı çıktığımız. Niye gelsinler böyle askerler gelmiyor. Siviller geliyor mülteciler geliyor. Afganistan’da nitekim işte tam bu söylentilerin arkasında Taliban kontrolü ele aldı. Taliban’dan kaçan insanlar. Sadece erkekler değil çok sayıda Afgan kadın çocuk bu insanların arasındaydı. Benim kanaatim gittim o sıralarda gözlemlerde de bulundum. Van’da Tatvan’da bu kaçakçıların insanları geçirdikleri dönemde. Dediğim gibi kadın, çocuk, aile çok fazla. Ve bugünkü Türkiye’nin içindeki on yıllardır Türkiye’de kalmış hiçbir haktan faydalanamayan, on binlerce Afgan mülteci var. Bunların çoğu aile içinde aileleri var, çocukları var. Onlar da gidemiyor. Nitekim 2019’da Türkiye sınıra gidebilirsiniz engellemeyeceğim dediği zaman gidenlerin çoğu Afganlılardı, ailelerdi. O Edirne sınır kapılarında gördük. Bugün Polonya sınırında gördüğümüz gaz sıkmaları, insanlık dışı davranışları Yunanistan da aynı şekilde sınırdan içeri girmemeleri için yaptı. Yani hızlı bir panik halinde insan kaçışının olduğu yerde bunu düzenlemeniz zor. Ama içeri girdikten sonra yasal düzenlemeler ile onların haklarını tam olarak verirseniz, bu hem bulundukları ülkeye hem de o insanların yeni bir hayat kurmasına yardımcı olacaktır. İnsan haklarına erişmiş olacaklardır. Biz çalışıyoruz mültecilerle değişik projeler çerçevesinde. Çok güzel insanlar, çalışkan insanlar. Yeni bir hayat kurmak istiyorlar. Eğitime önem veriyorlar. Ama maalesef elinde silah grup grup takım takım bölük bölük gelenler edebiyatı, tamamen 2023 seçimlerine odaklı bir söylem olarak görüyorum. Ana muhalefet partisi liderimiz sayın Kılıçdaroğlu, saygılarımı sunarım ama, ısrarla diyor ki, Esad rejimi ile el sıkışacağız ve bunları göndereceğiz. Oysa BM, daha yeni sık sık tazeliyor, monitör ediyor, izliyor. Bugün Suriye’de insanların geri dönmelerine müsait bir ortam yoktur. Geri dönenler Ürdün’den Lübnan’dan bunlar çok büyük işkencelere, yargısız infazlara maruz kaldılar, kalıyorlar. Onun için bunu da bu raporları, özellikle bazı Avrupa ülkeleri hükümetleri işte, sıfır mülteci alacağız falan. Mültecilerin statülerini Suriyelilerin statüsünü kaldıracağız diye orada da benzer bir mülteci karşıtlığı var. Ama BM olsun insan hakları örgütleri olsun gözlemcileri olsun bunlar kuvvetle karşı çıkıyorlar. Şu an Suriye’den böyle bir ortam yok. Afganistan’da zaten insanlar bıraksanız boşaltacaklar Afganistan’ı büyük ölçüde. Dolayısıyla kontrolü zor bir olay yani. Böyle normal bir turist hareketi gibi öğrenci hareketi gibi sınırdan, sağlık amacıyla gelenlerin hareketi gibi içeri alın, otellere yerleştirin altyapı hazır. Bu tür olaylar olmuyor. Bocalama muhakkak oluyor. Türkiye’nin bugün aldığı mülteci sayısı dediğim gibi 4 milyon. Avrupa ülkeleri birkaç bin alınca kendi içlerinde büyük bir sorun yaşanıyor. Bugün yaşadığımız enflasyon olsun, diğer sorunların bir kısmı bu kaçınılmaz olarak birden bire 4 milyon kişi nüfusunuza eklendi. 10 yıl gibi bir zamanda, öngörülen doğal artış hızının çok üstünde bir hızla arttır. Bütün hizmetlere erişim, eğitim sağlık hizmetleri tabi Türk bütçesine önemli bir yük oldu. AB’den de yardım aldık. Ama yetersiz kalıyor bunlar. Benim kanaatim normal statülerini tanımlarsak, verirsek, yardıma ihtiyaçları olmadan ayakları üzerinde duracaklardır, kalkınacaklardır. Mesela bir Suriyelinin bir dükkan açması, küçük bir ticaret yapması bile önünde bir sürü engel var. Hep tersinden bakılıyor. İşte yanımdaki Suriyelinin açtığı bakkal vergi ödemiyor.

ÇALIŞMA HAKKI VERMEDİĞİN SURİYELİ NASIL YAŞAYACAK, NEYLE GEÇİNECEK?

Vergi almıyor ki veya izin vermiyor ki. Ama o adam da evine ekmek götürmek için küçücük bir ticarethane açmak zorunda kalıyor. Kredi alamıyor. Hiçbir destekleri yok. Çoğu kayıt dışı çalışıyor. Bu sefer de bizim ekmeğimizi işimizi elimizden aldı diyorlar. Ama çalışma hakkı olmayınca bu insan başka neyle geçinecek. Bu sefer kaçak olarak çalışacak, kayıt dışı çalışacak. Böyle sistemin en büyük eksikliği bir entegrasyon, kapsamlı bir entegrasyon ekonomik boyutu ile sosyal boyutu ile kapsamlı bir şeyin olmaması. Şunu söyleyeyim mesela Bulgaristan seçimleri yapıldı. Bir Bulgar Türk’ü, etnik olarak Türk olan bir adayımız 3. oldu. Bundan belki gazetelerimiz basınımız olumlu bahsetti. Şimdi tabii Bulgaristan’daki Türk nüfusu oraya yerleşmiş, oranın yüzyıllardır bir parçası olmuş bir nüfus. Ama Avrupa’daki örnekleri de dikkate alırsak. Türkiye’deki seçimlerde bir Suriyeli iyi bir politikacı, Türkiye’yi uluslararası alanlarda da temsil edecek bir insan seçime girsin ve ön saflarda yarışmasın. İşte bu vatandaşlığa getiriliyor. Vatandaşlık tamamen olumsuz olarak görülüyor. Oysa artık çok kültürlülük günümüzün önemli bir unsuru. Kabul görülen bir unsur. Onun için yasal mevzuatı düzeltmemiz lazım başta. O zaman Türkiye’nin yüklendiği birçok yük, kendiliğinden bir zaman akışı içinde kalkacaktır.

 

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram