“Mağduriyetler” rejimi

Türkiye’de demokrasi ve darbeler hatta “kalkışmalar” arasında önemli bir bağlantı mevcut. Bu bağlantının merkezinde, farklı siyasi marazların da sebebi olan “mağduriyet” var. Türkiye siyasi tarihinde, mağdur üretiminin ve akabinde bu mağduriyetten sadece politik değil, sosyal ve ekonomik rant kazanıldığını biliyor, hâlâ da tecrübe ediyoruz.

ALİN OZİNİAN 23 Ağustos 2021 YAZARLAR

Yargıtay 28 Şubat davasında verilen müebbet hapis cezalarını, geçen hafta onadı. Kararın ardından 14 sanıkla ilgili hızlı bir infaz süreci başlatıldı, haklarında yakalama kararı çıkarıldı. 80 yaşından büyük bazı sanıkları için ibraz edilen sağlık raporları dikkate alınmadı, bazı tutukluların F tipi cezaevine nakledildiği belirtildi.

28 Şubat’ı, halkın seçtiği hükümetin görevinin engellenmesini, sivil siyasete yapılan müdahaleyi tartışmak, “postmodern darbe” olarak tarihe geçen olayı ameliyat etmek anlamsız. Neyin ne olduğu, çok açık. Savununlar, “gerekliydi” diyenlerin düşledikleri sistem de demokrasi ile aralarındaki mesafenin büyüklüğü aşikâr.

Fakat, Necmettin Erbakan’ın başbakan, Tansu Çiller’in başbakan yardımcısı olduğu 28 Şubat 1997’de olağanüstü toplanan Millî Güvenlik Kurulu toplantısı sonucu açıklanan kararlarla “irtica”ya karşı başlayan ordu ve bürokrasi merkezli süreçin istenilen değil, tam tersi bir işlev gördüğü gerçeği de var.

Erbakan’ın istifası ve 54. Türkiye Hükûmetinin dağılması, Refah Partisi tabanının daha da konsolide olmasına sebep olurken, “ya irtica ya Kemalist-demokrasi” dışında bir denklemi gerçek görebilenler ve evrensel bir demokrasi arayışındakiler için de bir dönüm noktası anlamına geldi.

28 Şubat ve AKP’nin Bitmeyen İktidarı

AKP’nin yüzde 34,28 oy ile 2002’de iktidara gelmesi ile 28 Şubat sürecinin doğrudan bağlantısı olduğunu düşünenler oldukça çok. Diğer yandan, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü hedef alan ve siyasetin doğal akışını sekteye uğratan bu sürecin mimarlarının yargılanması bugünün gerçekliğinde yeni bir anlam kazanıyor.

28 Şubat başta olmak üzere, kendi tabanını hedef alan farklı süreç ve uygulamalar uzun süredir AKP için bir rövanş, dahası 19 yıl sonra kan kaybeden, belki de siyasi ömrünün en kötü dönemini yaşayan Erdoğan’ın kitlesini konsolide etme amacına açıkça hizmet eden araçlar.

Türkiye’de demokrasi ve ifade özgürlüğü ve darbeler hatta “kalkışmalar” arasında önemli bir bağlantı mevcut.
Bu bağlantının merkezinde, farklı siyasi marazların da sebebi olan “mağduriyet” ve “mağdur olma” duruma var.

Türkiye siyasi tarihinde, mağdur üretiminin ve akabinde bu mağduriyetten sadece politik değil, sosyal ve ekonomik rant kazanıldığını biliyor, hala da tecrübe ediyoruz.

En Mağdur Hep AKP

Erdoğan tarihteki darbelerin haklı mağduriyetlerin “kocamanlaştırılması” ve kendi kanadının mutlak ve en büyük mağdur grubu olması konusunda, büyük çalışmalar yaptı. Kendi tabanına yapılan gerçek mağduriyeti, diğer grupları baskılamak, onların mağduriyetlerini hiçe saymak olarak kullandı.

15 Temmuz ile bu “mağdurluk tekeli” kendini aştı. Muhalif kesimleri dövmek için kullanılan sopanın yerine, işine gelmeyen kim, ne varsa, yok etmeye maddi manevi her anlamlarda çökmeye, işine gelenler üzerinde ise mutlak bir hakimiyet kurmaya, her şeyi ama her şeyi tek adam kontrolünde yönetmeye, daha doğrusu yönetememeye dönüştü.

AKP’nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı ve eski İçişleri Bakanı Efkan Âlâ,’nın CNN Türk’te Hande Fırat’ın sorularını yanıtladığı program, son dönem özetlenirken, ana başlıklarında biri olabilmeye aday bana göre.

15 Temmuz gecesini herhangi bir kanıta, kayıta değil, tam anlamıyla kendi istediği gibi anlatan Âlâ, 15 Temmuz’un “önemli simalarından” Hande Fırat’ın mantığının bile kabul edemeyeceği, CNN Türk’ün sadık seyircisinin bile “nasıl olur?” sorusunu soracağı cümleler kurdu.

“Darbecilerin” o gece uçuşunun engellenmeye çalışıldığını, dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Abidin Ünal’ın Ankara’da sinyal bozucuları kullanarak duruma el koyduğunu söyleyince, Fırat — Ünal’ın o saatlerde İstanbul’da bir düğünde olduğunu, hatta “darbeciler” tarafından derdest edildiğini belirtti, Âlâ bir an durdu ve işte tam bilemiyoruz bunları diyerek geçiştirdi.

Bunun tarafsız bir televizyonda ve yayında yapılamayacağını söylemeye gerek yok sanırım. Sadece Âlâ değil, 15 Temmuz ile ilgili bugüne kadar Başbakan başta olmak üzere bir çok bürokrat hatta asker de oldukça tutarsız açıklamalarda bulundular. Darbeciler ile “ölümü göze alarak dövüşerek” gazi maaşı bağlananların hikayeleri ise ayrı bir konu, artık mizaha dönüşmüş durumda.

Özetle, AKP-MHP ve (tam olarak isim koymanın, birbirinden ayırmanın giderek zorlaştığı) bazı siyasi-askeri grupların oluşturduğu iktidarın yanı sıra, rejimin isteyerek ya da istemeyerek payandası olan bazı muhalefet grupları da 15 Temmuz’un üzerine gidemedi.

Aydınlatılmayan 15 Temmuz ve Tek Adam Yargısı

15 Temmuz konusunda akla kara hukuk çerçevesinde değil, tamamen Erdoğan’ın isteği arzusunda şekillendi. Cumhuriyet tarihinin en önemli ve en karanlık olaylarından biri aydınlatılamadı.

Bu korkunç geceyi Türkiye’ye tam olarak kimlerin yaşattığını hala bilmiyoruz, belki de hiç bilemeyeceğiz. Lakin, işaret edilen, suçlanan ve bedel ödetilenler gruplar konusundaki toptancı yaklaşım ve hukuksuzluğunun kimin eseri olduğu açık.

15 Temmuz’dan sonra yavaş yavaş geliyorum diyen otoriter ve totaliter rejim Türkiye’yi esir almış durumda. Batı’dan tamamen kopuldu, İslamcı anlayış her alanda muktedir oldu, Avrasyacılık mutlak hakim bir rol üstlendi.

Her ne kadar rejim bileşenlerinin NATO ile anlaştığı yorumları yapılsa da Türkiye bugün hem NATO, hem dünya için güvenilmez, ne yapacağı belli olmayan bir ülke. Orta Doğu, Doğu Akdeniz ve Kafkaslardaki saldırgan ve yeni düşmanlar, savaşlar arayan ve bulan dış politika anlayışı da 15 Temmuz’dan sonra daha keskinleşti.

Sınır tanımayan iktidar “Tek adam rejimi” adını alırken, muhalefetin yetersizliği ile demokratik değerler ve hukuk devleti refleksleri yerle bir edildi.

Tüm bunlar olurken, yönetenler aksini iddia etseler, uzaya çıkıyoruz deseler de, Türkiye doğal olarak güçlenemedi. Sadece yargı değil, eğitim sistemi de çöktü, ekonomi gerilerken, toplumsal değerler, dengeler alt üst oldu. AKP tabanının bile bir kısmı, yoksulluktan perişan, hırsızların bu derece itibar görmesinden rahatsız, yangınların söndürülememesinden endişe eder oldu.

Karamsarlık, AKP’nin oylarının düşmesine neden olurken, Cumhurbaşkanı gittiği yerlerde çay fırlatmaya, olup bitenden haberi yokmuş gibi davranmaya devam ediyor. Basına nasıl sızdığı belli olmayan görüntülerde ise sağlığının pek de iyi olmadığı görülüyor.

“Bu durumun böyle sürmesi mümkün değil!” diyenler aslında konuya iyimser yaklaşıyorlar diye düşünüyorum, bazı çöküşlerin, hele büyük çöküşlerin oldukça yavaş olduğunu biliyoruz. Hatta bazı “büyük devletlerin” kimin üzerine devrileceği belli olmadığı için çökmelerinin istenmediği, kozmetik olsa da ayakta kalmalarının desteklendiğini de.

28 Şubat ve Yeni “Darbeler”: Rejim için Tutunacak Bir Dal

Türkiye’de her an yeni darbe tehditlerinin gündeme gelmesi, eski hatta daha eski darbelere mücadele ve “darbecilerinin” cezalandırması bu açıdan bakarsak yavaş yavaş yıkılan rejimin aradığı tutunacak bir dal.
Peki bu dal, bu rejimi çeker mi? İşte üzerinde durulması gereken soru bu.

Taliban’ın Afganistan’ı ele geçirmesi ile başlayan süreçte, Taliban’ın Afganistan’ın emperyalistlere karşı verdiği mücadeleyi ve kazanımı “yerli ve millinin zaferi” olarak gören İslamcı ve Avrasyacıların yanı sıra, Türkiye kamuoyunda yine yoğun bir laiklik övgüsü duyulmaya başladı.

Laiklik vurgusu Türkiye için oldukça önemli, çünkü dünyada seküler olmayan gerçek demokrasiler yok, ama bu söylem, tek başına oldukça yetersiz Kemalist bir sloganın ötesine geçmeyi başaramıyor.

Diğer yandan, Türkiye’ye yerleşen ve gitmeye hiç niyeti olmayan Siyasal İslam’ın, tüm ötekilerin sahip olduğu eşitlik hakkını tanımak istemeyenlerin ve yerli yersiz durumlarda “Burası Türkiye Cumhuriyeti!” diyerek laik Cumhuriyetin vazgeçilmez olduğu vurgusu ile geldiğini unutmamak gerekiyor. Büyük mağduriyetler, büyük zaferler getirdiğine göre, mağdurlar yaratmadan, seküler yeni anlayışlara odaklanmak gerekiyor. En azından gelecek için.