Louise Glück: Dünyaya gücenmek

Louise Glück’in şiirini tek sözcükle tanımlamak gerekse “güceniklik” derdim. Dünyaya gücenmiş şairin sesi hem kızgınlık hem kalp kırıklığı hem de bağışlama vaadi içeriyor.

CAN BAHADIR YÜCE 11 Ekim 2020 YAZARLAR

Bazı edebiyat okurları Nobel ödülüne nasıl yaklaşılması gerektiği konusunda kararsızdır. Nice devi (Ahmatova’yı, Woolf’u, Borges’i, Auden’ı) görmezden gelmiş ödüle yeri gelir, burun kıvrılır. Yine de umulmadık bir seçim, ödülün çelişkilerini unutturmaya yetiyor.

Galiba bu yüzden Louise Glück’in ödüle değer görülmesi yazın çevrelerinde ortak bir sevinçle karşılandı. Bu ne anlama geliyor?

Ödülün Glück’in yarım yüzyıllık yapıtını onurlandırmaktan öte bir değeri var. 2020 Nobel’i akademinin son yıllarda yazın türlerini kanonlaştırma çabasının bir uzantısı sayılabilir. Akademi birkaç yıl önce Svetlana Aleksiyeviç’i ödüllendirirken gazetecilik ile kurmaca arasındaki sınırları belirsizleştirmek, röportajın da edebiyata dâhil olduğunu anımsatmak istemişti. Ödülü Bob Dylan’a vererek de aslında o eskimez soruyu yanıtladı: Şarkı sözü edebiyat mıdır? (Bir hayranı olarak, ödülün Dylan’a verilmesinin gereksizliğine değinmiştim.)

Louise Glück’e verilen ödül, akademinin lirik şiirin konumunu sağlamlaştırma çabası aslında. John Ashbery ödülü yıllarca beklemişti—Nobel’in ona verilmesi anlatımcı şiirin zaferi olacaktı. Oysa akademi henüz Ashbery hayattayken Dylan’ı onurlandırmayı seçti. Kraliyet Akademisi bugün de -siyasi havaya da uygun bir seçimle- diyelim Claude Rankin’i ödüllendirebilirdi. Ama beyaz, lirik bir şairi yeğledi.

Bu yüzden ödülün lirik şiirin alımlanışı konusundaki işlevi yadsınamaz. Ödüle değer görülen bir önceki lirik şair Tomas Tranströmer ile Louise Glück arasında dokuz yıl var. (Durum eskisinden farklı elbette: Brodsky, Paz, Walcott, Heaney ve Szymborska ödülü aynı on yıl içinde almışlardı.) Akademi on yılda bir şairlere saygı sunup lirik şiirin yarı-kutsallığını anımsatarak iyi ediyor. Üstelik bunu, şairlerin kitlelerde romancılar kadar heyecan uyandırmadığını bilerek yapıyor. Önceki gün New York Times bile -üstelik New Yorklu bir şairin- Nobel haberini ilk sayfada iki satırla, fotoğrafsız geçiştirdi.

Ödüle Glück de şaşırmış. Kendisiyle ayaküstü yapılan söyleşide, ödülün niçin lirik, Amerikalı, beyaz bir şaire verildiğini anlayamadığını söylüyor. Ben şaşıranların aksine, Glück’in konforlu bir seçim olduğu kanısındayım. Louise Glück yerele aitken (bunu bir erdem olarak söylüyorum) evrensel tat da taşıdığı, çocukluk ve ölüm gibi her kültürde merkezde olan konuları işlediği ve İngilizce yazdığı için aslında ödül için en elverişli adlardan biriydi.

Louise Glück’inki tam bir ‘eşik’ şiiri, bu da onu çekici kılıyor: Hem evrensel sayılabilecek özellikleri var hem de fazlasıyla New England havası taşıyor. (Belki bu yüzden Louise Glück bana hep bir güz şairi gibi gelmiştir.) Onun şiiri ne tam gizdökümcü (confessional) ne de koyu bir düşünce (intellectual) şiiri… Yine de itiraf şiirine daha yakın durduğu söylenebilir (Plath ya da Berryman’a—onlar kadar ‘geveze’ olmasa da).

Louise Glück yıllardır lirik şiirin imkânlarını genişletti. Kara alay, diyalog, ironiyi retorik araçlar olarak kullandı. Bütün iyi şairlerde olduğu gibi şiirinde konuşan “ben” tavizsiz bir otoriteyle ve özgün bir tonda seslenir. O ses çalışarak bulunmaz—bir şairde ya vardır ya da yoktur.

Glück o sesi ilk kitabından sonra pekiştirmeyi bilmişti. Sonra her yeni kitabında arayışlara girdi. Biçim değişikliklerinden kaçınmadı. Değişen biçime karşın şiirindeki anlatıcı mesafeyi öyle iyi ayarlar ki, okuru eşiğin hangi tarafında bıraktığı hemen anlaşılmaz. Küçük ustalık işaretleri ancak on yıllar içinde edinilebilecek bir bilgeliği imler. Bu yüzden, bir eleştirmenin dediği gibi, Glück şiirlerine girmek kolay, o evrenden çıkmak zordur.

Doğru yerde doğru sözcüğü seçmek ve ton ayarı: Glück’in şiir tekniğinin özeti. Sözdizimindeki titizliğinden dolayı şiirleri başka dile çevrilirken çok şey yitirecektir.  Türkçeye şiirlerinden önce Glück’in Proofs ve Theories (Kanıtlar ve Kuramlar) adlı deneme kitabının çevrilmesi gerektiği kanısındayım. O kitap şairin dünyasını tanımak için iyi bir yol haritası.

Louise Glück’in şiirini tek sözcükle tanımlamak gerekse “güceniklik” derdim. Dünyaya gücenmiş şairin sesi hem kızgınlık hem kalp kırıklığı hem de bağışlama vaadi içeriyor. Çaresizlik  ve ölüm karşısında neredeyse “tevekkül” diyeceğim bir kabulleniş, her şeye karşın iyimser bir gülümseyiş.

Glück “olmasa da olurmuş” denecek şiirler de yazdı. (Bu anlamda onda bir Bishop ya da Larkin mükemmeliyetçiliği yoktur.) Belki de kusursuz olmayışı onun şiirini sahici ve ulaşılır kılıyor. Louise Glück iyi çevirilerle küresel bir okur kitlesi edinebilir. Koyu Rilke etkisi de (ölüm takıntısı, metafizik yakarışlar, mitlere göndermeler) bunu kolaylaştıracaktır.

Şairin ailesine karşı acımasız olduğunu biliyoruz. İçi boş bir hayat yaşayan babasından ve baskıcı annesinden bir tür intikam aldığı, en sert ve kederli kitabına Ararat adını vermişti (Ağrı Dağı’na değil bir Yahudi mezarlığına gönderme). Glück’in babasının X-ACTO bıçaklarının icadına katkı sağladığını ise bilmiyordum. Klişe olsa da eleştirmenler şiirlerindeki can alıcı, ince darbelerle bıçak anekdotu arasında ilişki kuruyorlar. Çünkü lirik ama kalemin ucunu sivri tutmayı öğreten bir şiir onunki…

Bunları yazarken kalemliğimdeki iki düzine kurşunkaleme bakıyorum. Bazılarının ucu körelmiş— X-ACTO bıçaklı kalemtraşı önüme çekiyorum.