Kutsal metinlere atıf ve suç ortağı alimler

Eğer devlet başkanı problemleri çözmek ve tartışmak yerine muhalefeti susturmak için kutsal metinlerden alıntı yapıyorsa otoriter bir rejimde yaşıyoruz anlamına gelir. Ve eğer alimler uyarıları dinlemeyen yöneticilerle ilişkilerini kesmezlerse onların yaptığı her işte suç ortağı olurlar. 

AYHAN TEKİNEŞ 18 Aralık 2021 GÖRÜŞ

Özgürlüğün kriteri nedir? Halk devlet başkanını ve bürokratları eleştirebiliyorsa özgür bir ülkede yaşıyoruz demektir. Şayet problemleri çözmek ve tartışmak yerine devlet başkanı muhalefeti susturmak için halkın değer verdiği kutsal metinlerden alıntı yapıyorsa otoriter bir rejimde yaşıyoruz anlamına gelir. Öte yandan alimler ayet okuyarak devlet başkanını eleştirebiliyorsa bu da özgürlük göstergesidir. Devlet başkanı ayet okuyarak politik hatalarını örtmeye çalışıyor, alimler de ona bir cevap veremiyorlarsa bu durum otoriterliği simgeler. Politikacıların her meselede konuşup uzmanların susmak zorunda olduğu bir toplum sağlıklı bir toplum değildir. Ancak bazen devlet başkanları insanları motive etmek, yol göstermek ya da ikna etmek için halkın kabul ettiği otoritelere, değerlere, geleneklere veya inançlara atıf yapabilir. Keza bu durumda da yine karşıt argümanlara açık olmalıdır.

Otorite argümanları yöneticilerin elinde gücü pekiştirme aracına dönüşebilir. Nitekim Emevi sultanları halkı susturmak için ayet okuyup, görüşlerinin tartışılmasına izin vermeden fikirlerini dikte ediyorlardı. Halbuki Hz. Ali minbere çıktığında harici militanları mescit içinde ayet okuyarak, ona karşı çıkabiliyor ve eleştirebiliyorlardı. Mescit içinde tenkit amaçlı okunan ayeti duyunca Hz. Ali “Hak söz, ama yanlış mana kastediliyor” diyerek, ayete değil ayete dayanılarak üretilen argümana karşı çıkmıştır. Halifenin halkın huzurunda kendisini eleştirenlere cevap vermesi, hatta onlarla tartışması düşünce özgürlüğüne verdiği önemi göstermektedir.

İlim adamlarının politikacıları eleştirilerinde de dini naslara referans verdiği birçok örnek vardır. Yöneticiler şayet insaflı ise bu eleştirileri kabul etmiş, hatta eleştiren ulemayı ödüllendirmek istemiştir. Bu tür durumlarda birçok alim sultana karşı kendilerini borçlu hissedeceklerinden dolayı verilen ödülleri de kabul etmemiştir. Bağımsızlıklarını korumak ve eleştiri haklarını kaybetmemek için sultanlara yakın olmayı arzulamamışlardır. Sultanların verdiği görev ya da parayı kabul ettikleri takdirde toplum içindeki itibarlarının zedeleneceğinin farkındadırlar. Hatta bir insanın dini bilgisiyle yöneticilerin işlerini kolaylaştırmayı İmam Malik “sefillik/düşkünlük” olarak niteler. İmam Maturidî’ye göre devlet yöneticileriyle görüşen alimlerin onları uyarması hatta yaptıkları hukuksuzluklar konusunda onları tehdit etmesi zorunludur. Eğer idareciler uyarılarına olumlu karşılık vermezse alimlerin idarecilerle birlikte görünmesi doğru değildir. Şayet kendilerini dinlemeyen yöneticilerle ilişkilerini kesmezlerse onların yaptığı her işte onların suç ortağı olurlar.

Sultanları eleştirmek için tehdit ve uyarı içerikli ayetleri okumak alimlerin öncelikli görevidir. Nitekim Emevi Halife’si Süleyman b. Abdülmelik (ö.99/717) Medine’ye geldiğinde devrin ünlü alimlerinden Ebu Hâzım’ı sorguya çeker. Biz niçin ölümden korkuyoruz? diye sorar. Ebu Hâzım, çünkü dünyanızı güzelleştirmek için ahiretinizi heba ettiniz, diye karşılık verir. Süleyman, Allah katında durumum ne olacak bilebilseydim, deyince Ebu Hâzım, kendini Allah’ın Kitabı’na arz et, onda “İyi insanlar naim cennetlerinde, nimetler içindedir. Yoldan sapan günahkârlar ise cehennem ateşindedir” (İnfitar 13/14) ayeti vardır, der. Sonra Emevi hanedanının zorbalıkla, halkın rızası olmadan hilafeti ele geçirdiğini, binlerce insanı öldürdüğünü ve toplumdan koptuğunu Halife’nin yüzüne karşı söyler. Orada bulunanlar kendisini uyarınca da “Allah alimlerden, gerçekleri açıklamaları ve gizlememeleri için söz almıştır” diyerek onları susturur. Uzun konuşmanın sonunda sultan, Ebu Hâzım’a bir kese altın hediye etmek ister ama kabul etmez, evine gönderir ancak Ebu Hâzım altınları geriye gönderir.

Bu konuda ilginç bir örnek de Abbasi Halife’si Ebu Cafer Mansur (ö.775) ile Musul halkı arasındaki anlaşmadır. Mansur halife olunca Musullular, hayatları üzerine ant içerek Halife’ye isyan etmeyeceklerine dair söz verirler. Ancak bir müddet sonra ahitlerini/beyatlarını bozup isyan ederler. Halife, daha sonra Musul’u yeniden kontrol altına alır. Musullulara ne yapması, nasıl davranması gerektiğini ulemaya danışmak ister. İçlerinde Ebu Hanife’nin de bulunduğu devrin önde gelen fakihlerini huzuruna toplayıp fikirlerini sorar. İçlerinden birisi, yapılan anlaşma gereği Musul halkını katledebileceğini ama affederse kendisinin lütuf ve ihsanı olacağını, söyler. Mansur, Ebu Hanife’ye aynı soruyu yöneltir. Ebu Hanife, onlar sana ellerinde olmayan bir hakkı, -yani canlarının alınması hakkını- vermişler; sen de senin olmayan bir hakkı -insanların canını alma hakkını- onlara şart, koşmuşsun. Bir insanın canı yalnızca hukuki cezalarda ve kısasta helal olur. (Konuyla alakalı hadise işaret ediyor) Bunun dışında kimsenin insanların canları üzerinde tasarruf etme hakkı yoktur, diye cevap verir. Mansur diğer fakihleri huzurundan çıkarıp Ebu Hanife’yi takdir eder, ‘’Sen haklısın’’ der.

Yöneticiler uygulayıcı konumdadır. Onlara danışmanlık yapan, aydınlar ve alimler yöneticileri uyarmakla yükümlüdür. Aksi takdirde yapılan zulümlerde suç ortağı olurlar. Politikacılar hatalarını kapatmak ya da halkı kandırmak için kutsal değerlere sığındığında ilk muhalefet etmesi gerekenler din alimleridir. Aksi takdirde dinin toplumsal değeri kaybolur.

Yöneticilerin problemleri çözmek yerine halka ayet okuyup nasihat etmeye başlaması otoriterlik işareti olarak algılanabilir. Politikacılar çözüm önerisi içermeyen tavsiyelerle, halkı teselli etmek ya da eleştirilerden kurtulmak için bazen otorite argümanlarına başvurur. Bu durumda din adamları politikacıları uyarmalıdır. Dinin siyasete alet edilmemesi ve politik hataların dini naslarla perdelenmemesi gerektiğini söylemeleri gerekir. Politikacı ayet okumuşsa zımnen kendisinin ayetlerle eleştirilmesi konusunda kapıyı aralamış demektir. Bu durumda görev, din adamlarına düşmektedir. Gerçekten Kur’an’a inanıyorlarsa, politikacıların hatalarını Kur’an’a dayanarak açıklamalıdırlar. Şayet sükût ederlerse, belki dünyevi makamlarını ve servetlerini korurlar ama tüm itibarlarını da kaybederler.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram