Kırk

Kırk yaşıma girdim bugün. Ama “sanki bin yaşındayım, o kadar hatıram var…”

CAN BAHADIR YÜCE 04 Eylül 2021 YAZARLAR

Kırk yaşıma girdim bugün.

Gençliğin son demleri ya da yaşlılığın başlangıcı: Hangisi olursa olsun, Yeraltı Adamı’nın dediği gibi, “Kırk yaşındayım artık; şaka değil, kırk yıllık koca bir ömür…” 

Hem hiç bitmeyecekmişçesine uzunmuş hem de çok kısa sürmüş gibi…

Yıllar önce —nasıl unuturum— Kalender Sokak’ta sevdiğim denemecinin kırkıncı yaş gününü kutlayışımızı anımsıyorum. O büyük dört ve sıfır gözüme ne uzak görünmüştü! Yirmilerimin ortasındaydım. Kırk, çok sonra ulaşılacak bir eşikti. Otuza varmak bile gençliğe veda gibi görünüyordu gözüme.

İşte şimdi kırka ulaştım. 

Ama “sanki bin yaşındayım, o kadar hatıram var…”

Otuzuma girdiğim gün New York’un taşrasında bir kafede oturup kendimi bir şiirle ödüllendirmiştim (Arturo Belano ve Ulises Lima’yı da anarak… Bugün onları hayalinde var eden Bolaño’ya daha yakınım.)

İnsan nerede, ne zaman öleceğini düşünür ama kırk yaşına nerede, nasıl gireceğini düşünmez. Yine de kırkımı şirin bir Amerikan kasabasında, sakin bir üniversite kampüsünde bir akademisyen olarak karşılamayı ummazdım. (Yirmilerimde sorulsa bunu düşünmeden kabul ederdim—gelgelelim koşulların bizi buna mecbur bırakmış olması biraz gücüme gidiyor.)

Kırk yaşıma girdim bugün. 

Erken kalktım, her zamankinden biraz daha özenli traş oldum. Derse girdim. Sonyaz serinliğinde oyalandım. Eylül başında doğanlar talihlidir: Okul yılı sanki doğum gününüzle birlikte başlar. Her yaş yeni bir sayfa açılır.

İnsan gençken ne cesur, ne toy: Yaslı Mızıka’ya “ilkgençliğe veda” diye yazdığımda 19 yaşındaydım. İlkgençlikteki denizci olma hayallerim bittiği için öyle düşünmüş olmalıyım. Hayatımı sularda geçirme düşü şiirlerde kaldı. Yirmilerimizde şiirin dünyayı değiştireceğine inanıyorduk. Bugün çekmecede bekleyen şiirleri yayımlamak için acelem yok—dünyanın değişmeyeceğini biliyorum.

Sanırım Poe’nun öldüğü yaşta olduğuma inanmam zaman alacak. Bu yaşa ulaşamayanları da unutmuyorum: Crane’i, Rimbaud’yu, Dylan Thomas’ı… Zafer Ekin otuzunu bile göremedi.

Avuntuysa avuntu: Necatigil, kırk yaşında henüz Eski Toprak’ı yayımlamıştı. (Gerçek Necatigil 45’inden sonra başlar.)

Kırklarında insan yaşadıklarını daha iyi tartarmış. Bazı şeyleri kırkından önce öğrenmiş olduğumuza seviniyorum. Doğruluğuna inandığımız safta durduğumuza seviniyorum.

Auden zevklerin kırk yaşında yerleştiğini söylüyor. Kimi türkülerin artık daha dokunaklı olması, Sidney Bechet’nin daha çok iç burkması bundan mı? Şair haklıysa artık daha iyi bir okur olabilirim. Bazı kitaplar ancak kırkından sonra okunmalı…

Başka bir ülkede, başka bir hayata başlayan insan olduğundan daha genç sayılmalı mı? Ömrümüzün bazı parçaları başka bir hayata aitmiş gibi geliyor bana…

Dostoyevski’nin anlatıcısı, “Kırkında fazla yaşamak ayıptır…” diyordu. Gençlikte albenili olan sözler yıllar sonra ne kadar gülünç görünüyor. Karanlık varoluşçu cümleler kurmak yerine “Düşmana inat / bir gün fazla yaşamak” demeye zamanla alışıyor insan.

İlerleyen yaş da tıpkı sürgün gibi, kişiye başını geriye çevirerek yaşamayı öğretiyor. Ama şimdi yapacak işler var. Nasılsa bir gün “sonra işte yaşlandım” diye mırıldanırken bulacağız kendimizi. Beni geride bıraktıklarımızdan çok karşılaşacaklarımız ilgilendiriyor.

Kırk yaşındayım.

Şimdi bazı defterleri kapatıp yeni bir sayfa açabilirim.