Kelimelerin yetmediği

Binlerce dil, milyarlarca sözcük ve günden güne zenginleşen bir mirasla her şeyin anlatılabileceğini düşünmek mümkün belki ama, çok zaman bu ifade çabası umutsuzca taş duvarlara çarpar.

MEHMET ŞAHİN 04 Nisan 2021 YORUM

Kendine ilişen zarar karşısındaki tutumuyla, hiçbir bağının bulunmadığı birinin uğradığı zarar karşısındaki tavrı, kişinin insan olabilme kapasitesine dair fikir verir. Türkiye’nin son yıllarda en çok karşılaştığı yardım çağrılarından birinin Tolstoy tarafından epey zaman önce Rusça ifade edilmiş olmasının ne önemi var; “Acı duyuyorsa canlıdır, başkasının acısını duyuyorsa insandır.”… Bu imdat çığlığını netice veren şartların tespiti de mühim, Tolstoy o saptamayı ‘Diriliş’te yapar; “Halk tükeniyor, alışmış bu tükenişe; çocuklarının ölmesini, kadınların kendi güçlerinin üzerinde yaptıkları işleri, herkesin, özellikle de yaşlıların yetersiz beslenmelerini olağan karşılar olmuşlar. Halk bu duruma yavaş yavaş geldi, durumun ciddiyetinin farkında değil ve bunun için de şikâyet etmiyor…”.

Satırların yazarı da böğrüne ok değmiş ceylan gibi inledi bir zaman fakat ne avcı ne de av köpeklerinin merhametini uyandırdı bu. Çünkü, zulüm kesif bir duman gibi çöktüğünde beldeye, ilk canı yananın yardımına koşulmayıp mümkün olabilecek en güçlü tepki konulmayınca yavaş yavaş tüm ciğerlere dolar. Kimi, o şartlarda bile elde ettiklerine sevinir kimi elindekileri tutabilmekle avunur kimi de acıyla uyuşur. O zehirli duman zalimin damarlarında dolaşırken normalleşir, sıradanlaşır. Türlü korku, menfaat beklentisi ya da hedefinden tamamen sapmış bir dava aşkıyla zalimin arkasında saf tutanlar inanmaya dünden hazır; mânâ taşına bir kez vurulsa parça parça dağılacak bahanelere, yalanlara hakikatmiş gibi sarılırken çağın çıldırtıcılığına kanmayanlar muvakkat da olsa dehşetli bir acıya tutulur. Vücudun ani bir tesir karşısında şoka girmesiyle, kendini kısmen kapatması, acının bir müddet hissedilmemesi gibi; böyle zamanlarda gönlü insanlık çizgisinde kalabilenler de kendi acılarını bir şekilde dindirirken başkalarının feryatlarına kulak verir. Korkutarak ya da vaat ederek insanları hizaya getirmeyi marifet sayanların ve onları yanıltmayanların pek de anlayacağı bir hal değildir bu….

Binlerce dil, milyarlarca sözcük ve günden güne zenginleşen bir mirasla her şeyin anlatılabileceğini düşünmek mümkün belki ama, çok zaman bu ifade çabası umutsuzca taş duvarlara çarpar. Anne babası kendisinden haksız yere koparılan 12 yaşında bir çocuğun pençeleştiği ağır hastalıktan kurtulabilmesi için, idarecilerin akıl çizgisine değilse bile vicdan sınırlarına davet edilmesi anlaşılmaz olur mu?! Günlerce sıra beklediği halde hastanede tedavi edilemeyen kadının ölmeden önceki isyanı yeterince anlaşılır değil mi? Bu isyan, imkansızlıktan ziyade yalanlara, hep bir peri masalı anlatarak mutlu sona inandırmaya çalışanların mevcutta bir eşkıya öyküsü yaşatmalarına değil mi?

Hukuki bir gerekçe olmaksızın tutulduğu cezaevinden annesinin mezarına toprak atacağı birkaç saat için bile izin alamayanın ruh halini hangi sözcükler anlatır? Oğlunun cenazesinde dahi bileklerinden çıkarılmamış kelepçeyle duaya kalkan ellerin sahibi hangi kelimelerle şikâyet etmiştir yapılanları? Defalarca seslendiği halde haksız yere konulan yurt dışına çıkış yasağı vaktinde kaldırılmadığı için çocuğunu kaybeden anneyi teselli edecek sözcükler kimin dağarcığında? Devletin kanun defterinde yazan neyse dışına çıkmamış, sadece güçlü olanın haklı da olduğunu kabul etmeme kabahatini işlemiş insanlardan çalınan yılların hatta hayatların telafisi hangi sözlükteki kelimelerle mümkün? Yerküreyi saran salgında harıl harıl siyasi ayinler düzenlenirken, yokluğa mahkum edilenlerin bir bir canlarından geçmelerinin sorumluluğunu da tümden kendilerine yükleyecek bir dini anlatı bulmak zor mu?!

Çok şiirini okudu çok andı adını ama, Necip Fâzıl’ın ağladıkça anlayan ‘Reis Bey’ini anlamadı ‘Reis’leri… Anlatılamayan anlatamayana göre değişse de çekilen ıstırap aynıydı, bildiği bir yer vardı Orhan Veli’nin, her şeyi söylemenin mümkün olduğu… Epeyce yaklaşmıştı üstelik, duyuyordu fakat anlatamıyordu…

Zulmün yedi bölgenin değişmez tek mevsimine dönüştüğü ülkede anlatma çabası anlamsız değil, beyhude hiç değil. Umudu hırpalayansa, anlama arzusu dahi duymayanların tüm mevsimlerde menfaat devşirme hırsı. Durmak, dinlenmek bilmeyen çarkları düşman bellediklerini öğütmekle dönmüyor sadece. Bilmeden araya sıkışıp o gürültülü işleyişi sekteye uğratan kendilerinden bile olsa, pudra şekeri gibi ufaltılmalı, yoksa ‘Kutlu dava’ya hâlel gelir, ‘Milli beka’ tehlikeye girer! Kolayca kazanılan para anlatır belki hesapsızca harcanan hayatları… Kıymetin faydan kadardır çünkü; anlamadan, anlaşmadan biat etme, ettirme üzerine kurulu düzenlerde.

O düzeni benimseyenlerin anlaması beklenemez; milletvekili olup ayrıcalıklar elde etmiş birinin bunu ranta çevirmek yerine, kimin canı yanıyorsa, memleketini dahi sormadan yardımına koşmasını. Seçilip o dünya cennetine konmanın hırsıyla, kendisine oy vermeyecekleri dükkanında vurmakla yetinmeyip hastanede öldürenlerden anlamasını bekleyemeyiz, adliye önlerinde adalet nöbeti tutanları…

İkna etmek için önlerindeki ekranda akan metinler yetmezse, polisler meydanlarda anlatır, ev baskınlarında anlatır… Yine anlamazsa insanlar savcılar sinemacıları imrendirecek kurgu iddianamelerle anlatır. Olmadı, parti teşkilatının emektar avukatları küçük bir teşekkür bâbında kendilerine sunulan hâkim cübbelerine bürünerek anlatır; suçları olmasa da bazı insanların cezalandırılmasında kamu yararı olduğunu… Anlamaya teşne zihinler muhataplarını yormaz ne de olsa.

Peki, bir arada yaşamanın hakka riayet hukuka itimattan geçtiğini kabul ederek buna uygun yaşayanlar nasıl anlasın halkın oylarıyla seçilmiş bir mebusun vekilliğinin yok yere düşürülmesini? Hızla evrilen rejimde açık haksızlıklara dahi itiraz edecek vicdan sahibinin kalmadığını? Bu zorba değirmenine bir kez girenin üstü başı değil sadece, beyninin de zulme bulanmadan çıkamadığını? Kendisine verilen rozetin niçin kapıları açtığını unutmuş olan kolluk kuvveti esaslı bir kadrolaşma operasyonuyla oraya gelmişse, ona siyasetin değil, hukukun emrinde olduğunu anlatabilecek bir söz ustası bulunur mu?

Gereken söz bulunur, söylenir fakat tesir sadece söyleyenin kabiliyetinde değildir. Yoksa, her ağızlarını açtıklarında ‘Allah, Kitap’ diyenlerin iktidarında, milletin iradesinin tecelli ettiği Meclis’ten, iki rekât namaz kılmasına dahi izin verilmeden yaka paça gözaltına alınır mı vaktinde başörtülülerin eğitim hakkı için kendini paralayan muhafazakar bir vekil?!

Meriç’te bebeklerin boğulması, zırhlı araçların çocukları kovalaması, yok yere işinden atılmış bir polisin tedavi edilmediği için hücrede plastik sandalyenin üstünde vefat etmesi gibi anlatılamayan, anlatmaya kelimelerin yetmediği görüntülere eklendi halkın seçtiği bir milletvekilinin itiş kakış gözaltına alınması ve ardından hastaneye kaldırılmak zorunda kalınması…

Çok zaman tarihi ve doğal güzelliklerini anlatmaya kelimelerin yetmediği söylenen ülkede, sözcükler artık zulmü anlatmaya güç yetiremiyor…

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram