Kayıhan Güven’in ardından: Ama yok, ama yok

İletişim fakültesinde en büyük şansımız, Kayıhan Güven gibi bir hocaya sahip olmaktı. “Gazetecilik nasıl yapılır”ın kitabını kim yazmalı deseler, onun adını veririm.

HATİCE YAŞAR 10 Ocak 2021 PORTRE

Hafta başında basın camiası için büyük bir kayıp yaşadık. 90’lardan itibaren gazetecilik yapan pek çok meslektaşımızın yetişmesinde büyük katkısı olan hocamız Kayıhan Güven’i yitirdik.

İnsanların yarattığı etkiyi, ne yazık ki onları kaybettiğinizde dramatik bir şekilde anlıyorsunuz. Ölüm haberinin ardından, yetişmesine katkı sağladığı basın camiası üyelerinin Güven’in peşi sıra yazdıkları bunu gösteriyor. Meğer ne çok etkisi varmış üzerimizde. Hani bir ekol desek yeridir. Çünkü istisnasız, tedrisatından geçen her öğrenciye yerleştirdiği alışkanlıklar var. Disiplin, çalışkanlık, titizlik, entelektüel çabaya övgü, idealizm…

1993 yılında büyük hayallerle girmiştim Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin kapısından. Sanki 100 yıl önceymiş gibi geliyor şimdi. Gazetecilik ve Türkiye o kadar değişti ki, sanki başka bir yüzyıldaymışız gibi. “Büyük hayallerle” diyorum, çünkü gazetecilik benim için, dünyayı değiştirebileceğimize, daha iyi bir yer yapabileceğimize dair bir imkân vaat ediyordu. Meslek o ideallerle öğretildi bize. Çevre haberciliği, sağlık haberciliği, siyasi habercilik ne derseniz deyin, gazeteciliğin kamu adına yapılan bir görev olduğu bilinciyle yoğrulduk. O okuldaki en büyük şansımız, Kayıhan Güven gibi bir hocaya sahip olmaktı. “Gazetecilik nasıl yapılır”ın kitabını kim yazmalı deseler, onun adını veririm. Eğer “Gazetecilik eğitimi nasıl olmalıdır?” diye bir şablon yaratacaksak, tutup Kayıhan Güven’in modelini tüm iletişim fakültelerine uyarlamalıyız. O kadar doğru, o kadar net bir model. O modeli gazetecilik bölümlerinde uygulayabilseydik muhtemelen bugün farklı bir medyadan söz ediyor olurduk.

Kayıhan Güven, iletişim fakültesi okuyanlar için bir şanstı. Çünkü, fakültede okulun içinde bir okul yarattı. Marmara Üniversitesi Haber Ajansı adlı birimin kurucularındandı. Ben de o ajansın ilk dönem çekirdek kadrosundaydım. “Haber nedir, nasıl yazılır”dan tutun, on parmak yazı yazmaya, okumamız gereken kitaplara, İstanbul’u keşfetmeye, fotoğrafın dünyasına girmeye… Buraya yazarak sığdıramayacağım verimli, bir o kadar güzel bir dönem. Haberle, fotoğrafla, gazetecilik aşkıyla yoğrulduğumuz, dayanışmayı, dostluğu yaşadığımız inanılmaz bir dönem.

‘AMA YOK, AMA YOK’

Öğrencilerinden biri olarak sadece kendimden örnek vererek bile yarattığı farkı anlatabilirim sanırım. Onun tedrisatından geçip de medya dünyasına girdiğimde sanki on yıllardır gazetecilik yapan biri gibiydim. Medya, henüz buna hazır değildi ama… İletişim fakültelerinden mezun olup gelen gazetecilerle karşılaştırdığımda habercilik, foto muhabirliği yönünden çok öndeydik. Hani ilkokul birinci sınıfa giden bir çocuğun okuma yazmayı bilip sınıfta sıkılması durumu gibi. İçimizden taşan bir enerjimiz vardı. Haberi koklayabiliyorduk, görebiliyorduk, iyi yazabiliyorduk, dili iyi kullanıyorduk, vicdanlı gazetecilik yapmak gibi bir derdimiz vardı. Çalışkandık, titizdik, disiplinliydik. Bunlar, Kayıhan Güven’in özellikleriydi. Onunla birlikte çalışırken bu özellikleri içselleştirmiştik.

Kesinlikle mazeret kabul etmeyen bir yapısı vardı. Bu yüzden “ama” kullanılmasını kabul etmezdi. Yazıyı yetiştiremediğim bir an olmuştu, cümleyi “ama” diye bitirdiğimde “Ama yok, ama yok” diye kızmıştı. Hâlâ “ama” kullanmamaya çalışırım mesela. Dilbilgisi kurallarına dikkat ederim, ‘de, da’yı ayıramayan yazılar gördüğümde gerilirim. Hâlâ işini iyi yapmanın çok iyi bir özellik olduğuna inanırım. Hâlâ fotoğraf çekmeyi severim, çünkü onunla çok güzel siyah-beyaz fotoğraflar çektik. Çok güzel sergiler açtık. Çok güzel ödüller kazandık.

Gerçek gazeteciliğin, Güven’in yarattığı ekolün önemini, herhalde en çok bu dönemde anlıyoruz. 90’lar gazeteciliğinden 2020’lere, yaşanan “değişim”e bakınca hayıflanmamak, karalar bağlamamak elde mi? En basit bir haberi dahi yazarken, nerede “belirtti”, nerede “ifade etti”, nerede “savundu”, nerede “vurguladı” diye biten cümleler kullanmamız gerektiğini idrak eden gazetecilikten, geldiğimiz dönemin gazeteciliğine… Şimdilerde sayılı birkaç mecranın dışında, ruhuna Fatiha okuduğumuz gazetecilik…

Bugün artık, ne yazık ki böyle gazeteci yetiştiren bir anlayış yok. Kimsenin böyle bir derdi olduğunu da sanmıyorum. Neticede haber merkezlerine giden ‘basın bültenleri’ni olduğu gibi alıp yayınlarsanız daha mutebersiniz. Gazetecilik, kamu adına yapılan bir meslek olmaktan çıkıp iktidar aygıtı haline gelince, haber yazarken dili doğru düzgün kullanmanın, ‘de, da’ları ayırmanın, ‘story’ yazmanın da bir anlamı kalmıyor. Bugün çok iyi eğitim almış, camianın tozunu attırabilecek pek çok nitelikli muhabirin köşelerine çekilmesi de boşuna değil.

Kayıhan Güven, Fotoğraf: Muammer Yanmaz

Gazeteciliği, bu alanda bir ekolü konuşurken memleketin genel atmosferinden bağımsız kalamıyorsunuz ne yazık ki… Hâlihazırda ülkenin en prestijli üniversitelerinden birine yapılan rektör ataması ve buna yönelik tepkiler ortadayken, üniversitelerin bilim merkezleri, eğitim merkezleri işlevini görmezden mi geleceğiz? Zamanında çok doğru bir şey yapan Kayıhan Güven’in binbir zorlukla –sırf gazeteci yetiştirebilmek uğruna- katlandığı zorlukları düşündüğümüzde, bugün bunun gerçekleşme olasılığını nasıl görmeliyiz?

Ara Güler ve Kayıhan Güven, Fotoğraf: Muammer Yanmaz

Kıssadan hisse, işini doğru dürüst yapan insanlara ihtiyacımız var. Onların yarattığı farka, onların yol göstericiliğine ihtiyacımız var. Kayıhan Hoca gibi iş disiplini, mesleki birikimi, entelektüel kapasitesi olan binlerce akademisyen var. Belki de yapmamız gereken tek şey, önlerine engel koymamak.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram