Devlet bana ödülü tırnaklarımı sökerek verdi: Bir Mahzuni Şerif portresi

Çünkü bilirler ki, Aşık Veysel o tarihe kadar kimseyi ayakta karşılamamıştır. Neden Mahzuni'yi ayakta karşıladığını sorarlar. Aşık Veysel, ‘Susun, gelen Pir Sultan olsa gerektir!’’ cevabını verir. İşte O Mahzuni, 'devlet neden size ödül vermedi' diye sorana 'Devlet bana ödülü tırnaklarımı sökerek verdi' karşılığını verir.

FİKRİ DOĞAN 12 Aralık 2021 PORTRE

‘Bahr-i Ahdar ne durur kulzüm ü cüdunda habab

Katre-i feyzi nedür ebr-i dür-efşan-ı kerem…’

Sultan Fatih döneminin ünlü şairlerinden Ahmet Paşa’nın ‘Kerem Kasidesi’nde geçen bir beyitle açalım bugün yazıyı. Aşağı yukarı şöyle diyor Ahmet Paşa, ‘Senin cömertlik denizinin büyüklüğü yanında Hint Denizi nedir ki, cömertliğinin inci saçan bulutunun yanında bir damla nedir ki?’

Rivayete göre Ahmet Paşa rahmetlinin başı beladaymış bu kasideyi yazdığında. Fatih Sultan Mehmet kendisini affetsin diye yazmış Kerem Kasidesi’ni. Affetmiş de padişah, hediyelere boğmuş kendisini…

Niye bu beyitle açtık. Arz edeyim efendim. Aklıma ne zaman Neşet Ertaş ya da Mahzuni Şerif gelse, arkasından bu beyit gelir. Öyle sonsuz gelir onların derinliği bana. Sen Allah’ın Maraş’ının Berçenek köyünden çık. Ama öyle beslen öyle yetiş ki, ‘Çağdaş Pir Sultan’ desinler sana. E Neşet Baba’yı yazdık bu hafta da Mahzuni’yi yazalım mı ne dersiniz? Hem sıkılmadık mı siyasetin münafık yüzünden…

1939’da doğup 2002’de hayatını kaybeden Aşık Mahzuni öldüğünde geriye 20 bin türkü 464 plak, 59 kaset, 8 kitap ve 8 evlat bıraktı.

‘İşte Gidiyorum Çeşm-i Siyahım’dan tutun, Han Sarhoş Hancı Sarhoş’a, Dumanlı Dumanlı’dan Kanadım Değdi Sevdaya kadar 20 bine yakın şiir ve türküden bahsediyoruz. Bakın Maraş’ta kahvede otururken, şehri terk etmesi için domuz kurşunu sıkan düşmanlarının silahından çıkan saçmalarla ölen yakın arkadaşı için yazdığı ‘Dom Dom Kurşunu’ndan bahsetmiyorum. Hani şu düğünlerde halay parçası yapılan ‘Dom Dom Kurşunu!

O ZAMANLAR ÇOCUKLAR YA KIŞIN DOĞARDI YA DA PAKLA YOLMA ZAMANI 

Çiçek böcek türküleri yapsa el üstünde tutulup, milyonlarla oynanırdı ama ‘emek’ dediği ‘eşitlik’ dediği için hapislerde, sürgünlerde ömür tüketti. 60 yıllık ömründe saraya, saltanata, taca, tahta isyan etti -amma velakin türkülerini söyleyenler saray soytarısı haline geldi-

Bir Anadolu ereni, bir devrimci, bir emekçi, bir başeğmez, bir dünya vatandaşıydı. Hayatına bakın, bugünlerde başınıza gelenleri daha iyi anlarsınız…

Hadi başlayalım öyleyse…

Afşin ilçesinin Berçenek köyünde yaşayan Zeynel Cırık ve Döndü Cırık çiftinin oğlu olarak doğduğu tarih bile belli değildir aslında Mahzuni’nin. Nasıl olsun? Yokluk zamanı devir. Ülke 2. Dünya Savaşı’na girmemiş ama kıtlıkla savaştan kırılmış. Rahmetli dedem ‘’Ben iki büyük kıtlık gördüm, biri büyük seferberlikte diğeri küçük seferberlikte’’ derdi. ‘Dede küçük seferberlik ne zaman?’ diye sorduğumuzda, ‘’İkinci cihan harbi işte. Çok büyük kıtlık oldu memlekette o zaman’’ diye anlatırdı Mahzuni’nin yani küçük Şerif Cırık’ın doğumu da tam bu döneme rast geliyor. Millet geçim derdinde. Çocuklar ya ‘harman zamanı’ doğardı o vakitlerde, ya ‘pakla yolum zamanı.’ En bilineni ise nüfus memurlarının yazdığı ‘01-01- bilmem kaç’ olanıydı. Memurlar babaya sorardı ne zaman doğdu diye, ‘Kışın’ cevabı alınca yazardı ’01-01-…’’

Neyse bir rivayete göre 1939’da doğuyor Mahzuni Şerif diğer rivayete göre de 1940’ta. Ana-baba rençber. Köyün ağasının yanında çalışıyor ikisi de. Aile Horasan ehlinden… Mahzuni kendi doğumunu anlatırken, ‘Babamın ve anamın da dediği doğruysa, 1943 yılının Ocak 3’ünde doğmuşum.’’ der. Mahzuni’ye göre asıl doğum tarihi 1943’tür ancak kayıtlarda 3 Ocak 1940 olarak geçer.

Büyüyüp mektep çağı gelince babası Şerif’i Elbistan’ın Alembey köyündeki Lütfi Efendi’nin medresesine gönderir. Ne köyde ne de çevre köylerde okul yoktur çünkü. Babanın derdi, ‘Oğlum en azından eski yazıyı bilsin, dinini diyanetini öğrensindir.’ Medrese yılları sorulduğunda ‘’Bizim çevremizde kocaman bir yobaz bulutu dönerdi o zamanlar. Hacı Lütfi Efendi hiç çekinmeden, canının istediği şekilde bilmediğimiz dillerle, bilmediğimiz isimlerle fetvalar verirdi. Arapçayı o zaman öğrendim.’’ diye anlatır. Şerif, çok da gönüllü gitmediği Lütfi Efendi’nin medresesinde 3.5 ay kalır. Köyde ilkokul okul açılınca kaydını okula aldırır.

GEDİKLİ OLMAK İÇİN YOLA ÇIKTI AMA…

1950’lerdir zaman. Afşin ve Elbistan’a giden Mahzuni, buralarda gördüğü asker üniformalarından çok etkilenir. ‘Gedikliler dolaşmaktadır caddelerde havalı havalı. O zamanlar ilkokulu bitirenin neredeyse her mesleğe doktoralı gibi giriş yaptığı, astsubay çavuşlara kollarındaki ‘pırpırlar’ yüzünden ‘gedikli’ denilen günler. Analar kızlarını bir ‘gedikli’ye verebilmek için can atıyor o günlerde. Asker olmayı kafasına koyan Mahzuni, 1956’da Mersin 3. Astsubay Hazırlama Okulu’na girer. Başarılı da bir öğrencidir. 1959 yılında okulunu başarı ile bitirir. Mezuniyet sonrası ordonat tekniker sınıfına ayrılır ve Ankara Ordonat Tekniker Okulu’na kaydolur.

Şerif Cırık’ı Aşık Mahzuni Şerif yapan kırılma da bu dönemde yaşanır. Şerif önce aile baskısıyla dayısının kızı Emine ile evlendirilir. Mahzuni bu evliliği yaptığında daha 13-14 yaşlarındadır. Tabii ki uzun sürmez evlilik. Bir kızları olduktan sonra ‘okulu bahane’ ederek boşanır Mahzuni.

Zaten daha ortaokul yıllarından itibaren şiirler yazıp saz çalmaya başlayan Mahzuni, arayış içindedir. Sevda şiirleri yazar, besteler, söyler. Çok da beğenilir. Ama deyim yerindeyse ‘kesmez’ onu sevda şiirleri. Onun gözü mücadelededir, kavgadadır.

TÜRKÜ SÖYLÜYOR DİYE ASKERİ LİSEDEN ATTILAR

Kuleli Askeri Lisesi’ne giderken, ‘Halk edebiyatı ile ilgilendiği ve saz çaldığı gerekçesiyle’ ordudan ihraç edilir. Çocukluğundan bu yana ezilmenin, fakirliğin, hor görülmenin her türlüsünü gören Şerif Cırık, ordudan atıldıktan sonra Aşık Mahzuni Şerif olarak çıkacağı bambaşka bir yola girmiştir.

1961’de gönlünü İtalyan asıllı Sovina’ya kaptırır Mahzuni. Fakat kendisinin ‘Suna’ dediği kız daha 14 yaşındadır o zaman. Evlenmeleri mümkün görünmemektedir. Hatta o devirde gazetelere bile düşer konu haber olarak. Aradan kısa bir zaman geçer, Sovina ile evlenir Mahzuni. Züleyha, Emrah ve Ferhat doğar. Ancak acıyla yoğurulmuştur kaderi. Mahsunu’nin en yakın arkadaşı Sovina’nın ‘aklını çeler’ ve birlikte kaçarlar.

FİKRET OTYAM’LA TANIŞTI HAYATA BAKIŞI DEĞİŞTİ

1963 yılı Mahzuni için yeniden doğumdur adeta. Halil Aytekin vasıtasıyla gazeteci Fikret Otyam’la tanışır Mahzuni. Fikret Otyam, ağabey, rehber, baba olur Mahzuni’ye. Ölene kadar da dostlukları eksilmeden devam eder. Fikret Otyam, sanatından çok etkilendiği Mahzuni Şerif’i Cüneyt Arcayürek’le tanıştırır. O dönemin Hürriyet gazetesinde, Mahzuni’yi anlatan bir yazı yazar Arcayürek.

Mahzuni, o dönemde beğendiği bestelerini kasete kaydeder Fikret Otyam’a gönderir. Kasetlerin üstüne de ‘’Ne olur bunu başkasına dinletme’ notu iliştirir. Otyam, Mahzuni ile ilk tanışmasını bir söyleşinde anlatırken, ‘’Yıl 1961’di tahmin ediyorum. Ankara’daki evime geldi Mahzuni. Evde büyük bantlı bir makara teybim vardı, onunla kayıtlar yaptım. Mahzuni’nin üzerinde bir askeri kaput vardı. Evde çalıp söylediler. Sesine, deyişlerine hayran kaldım. O zamanlar, ‘Alevilik yanlış anlaşılıyor. Biz bunları değiştirmek istiyoruz. Ben aleviyim. Osman adından da belli, Sünni. Biz bunları ortaya koymak için yola çıktık’’ diyordu Mahzuni.

Gençlik yılları dışında bütün hayatı adım adım ellerimde geçti Mahzuni’nin. Askerliğini bizim evde yaptı. Bana telefon ederdi, evci çıkmasını sağlardım. Evde bir oda onundu. Bana, ‘Baba’ demeye başladı. Onun manevi babası oldum.’’ Fikret Otyam’la tanıştığı dönemlerde Türkiye İşçi Partisi kurucularıyla da tanışır. Bu yıllarda Aşıklar Derneği’ni kurar ve orada mücadelesini verir.

Mahzuni’nin kendi deyişiyle, ‘’Bana bir mücadele gerekiyordu, kime ve neye karşı? Gün geçtikçe görerek, duyarak, sezinleyerek, okuyarak bunu daha iyi anlamaya başladım. Bütün benliğimle kendimi saza verdim. Çalıyordum ve söylüyordum…’’ diye anlattığı günler 1968 gençlik hareketlerinin hız kazandığı günlere denk gelir.

NİHAT ERİM’E ŞİİR: ERİM ERİM ERİYESİN

1971 muhtırası ile Süleyman Demirel hükumeti devrilmiş ve yerine Nihat Erim hükumeti kurulmuştur. Erim hükümetinin halka karşı uyguladığı baskı ve şiddet Mahzuni’yi öfkelendirir. Ardından Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ın asılması üzerine ‘Erim Erim eriyesin’ türküsünü söyler.

Köşkün sarayın yıkılsın
Erim erim eriyesin
Umudun suya dökülsün
Erim erim eriyesin
Çölden çöle sürünesin

Musa isen tur-i sinan
Haktan gelmiş idi inan
Yesin seni yılan çayan
Erim erim eriyesin
Sürüm sürüm sürünesin

Aslan pençesi vurulsun
Çayın denizde kurusun
Gözlerin yansın çürüsün
Erim erim eriyesin
Sürüm sürüm sürünesin

Mahzuni’ yi severidin
O’na sevgilim deridin
Candan başka ne yeridin
Erim erim eriyesin
Sürüm sürüm sürünesin

Beklendiği gibi türkü hükümeti çok kızdırır. Türküde açık açık Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, Hüseyin Aslan’dan bahsediliyordu. Dönemin Başbakanı Nihat Erim’in “Bir halk ozanı başbakanı sevmek zorunda değildir” diye ifade verip şikâyetçi olmayınca dört yıl yerine 10 ay hapis yatıp tahliye olur.

AŞIKLIK SERDE VAR: ÜÇÜNCÜ EVLİLİK

Bu kadar olayın, mahpusun arasında Mahzuni gönlünü yine bir güzele kaptırır. Akrabası olan Fatma Özdemir’le evlenmek isteyen Mahzuni’nin karşısına bu kez akrabaları çıkar. Kimse başı belada olan bu ‘sazcı’ya kız vermek istememektedir. Araya aile büyükleri girer. Mahzuni ile Fatma evlenir. Mahzuni’nin bu evlilikten Derya, Ali, Şeyda ve Yetiş adında 4 çocuğu daha olur. Aşık, daha 6 aylık evliyken halkı suça teşvikten 1973’te yeniden tutuklanır. Bir süre yattıktan sonra serbest bırakılır ardından savcının itirazı üzerine 27 gün sonra tekrar tutuklanır.

‘HEM ALEVİYİM HEM KIZILBAŞ’IM”

Mahzuni, 2001’de Kızıldeli Dergisi’nde çıkan ‘Hem Kızılbaş Hem Aleviyim’ başlıklı yazısından dolayı ‘bölücülük’le suçlanır ve yargılanır. Peki ne yazmıştır Mahzuni bu yazıda? Buyurun beraber bakalım:

Ben Allah adına insana secde etmeyi yeğlemekteyim. Bir Alevi çocuğu değil bir Hristiyan, bir Musevi de olsam böyle düşünmekteyim. İnsan aleminin sevgisinde, gönlünde, bütünlüğünde ve doğanın her güzelliğinden beni yaradanı arayıp keyfime göre isimlendirdim. Ona ‘gönül’ dedim, ‘bülbül’ dedim, ‘çiçek’ dedim, ‘Ali’ dedim, ‘Veli’ dedim. Ağzıma güzel gelen her şeye onun adını verdim. Bunu bana haram edecek her yasaya, her bilirkişiye, her dinsel nassa rest çekmekteyim…’’

Aşık Mahsuni Şerif Arif Sağ ve oğlu Tolga Sağ ile…

Mahzuni bu yazının üstüne, ‘’Elhamdülillah Kızılbaş ve laikim. Ben değil, yedi sülalem Kızılbaş’tır. Bir suç varsa o da dedemdedir.’’ diye açıklama yaparak suç üstüne suç işlemiştir! Mahzuni’nin temeli ölene kadar rehberi olacak olan kendisinin de ‘Ehl-i Kamil’ler dediği Şakir Baba, Cırık Baba ve Pulyanlı Elif Ana tarafından atılmıştır. Özellikle Elbistan çevresinde 1960-70’li yıllarda kabul gören Pulyanlı Elif Ana’nın Mahzuni üzerinde etkisi çoktur.

”TOPRAĞINA KÜSME AHMET GERİ GEL”

Mahzuni Şerif’in en yakın dostlarından ve hayranlarından birisi de Ahmet Kaya’dır. Ahmet Kaya, sözü ve müziği Mahzuni’ye ait ‘Ben Beni’ye klip çektikten sonra Ankara’da Mahzuni’yi ziyarete gider. Gerisini Ahmet Kaya’nın eşi Gülten Kaya’dan dinleyelim: Mahzuni’nin evinde bir sohbet meclisi kurmuşlar. Ben yoktum ama Mahzuni beni çok severdi. Masada sazıyla doğaçlama uzun bir türkü söylerken, bir dörtlüğünde şöyle diyor:

“Hiç boyun egmedin paşaya beye

Hele sor ki bunun sebebi niye

Benden selam söyle Gülten yengeye

Gelmemesi çok incitti Ahmed’im.”

Gülüyorlar orada. Sonra büyük bir saygıyla Ahmet alıyor bağlamayı “Bunun altında kalmamam lazım” diyor. Ama olmuyor. Ahmet Kaya olayı anlatırken, ‘Ne haddime benim Mahzuni’nin karşısında doğaçlama yapmak, en sonunda batırdım” diye kendine kızıyor. Hadi bunu yazmışken, Ahmet Kaya’nın erken ölümünün ardından Mahzuni’nin yazdığı türküyü de ekleyeyim:

Ağladıkça bahar oldu dağların
Toprağına küsme Ahmet geri gel
Gurbet eller buradan güzel değildir
Yaban elden esme Ahmet geri gel

Gelemez misin dönemez misin
Gözüm nice üzgünsün gülemez misin

‘ÇEKİLECEK TIRNAĞIM KALMADI OĞUL’’

Mahzuni’nin çektiği ızdıraplardan, işkencelerden bahsettik. Yaşanmış olayı da anlatayım, Mahzuni’nin ruh halini anlayın. 1973 seçimlerinde sol oylarını artırmıştır. Mahzuni de birkaç dostuyla Gaziantep’te bir kahvede seçimleri izlemektedir. Sonuçlar açıklandıkça coşan Mahzuni, doğaçlama bir şiir okur.

Ey erenler ey gaziler
Yürüyelim dizi dizi
Fakirin bağrı sızılar
Yürüyelim dizi dizi
Yürüyelim dizi dizi
Burjuvazi itleri görsün bizi

Yıkılsın Mervan’ın tahtı
Böyle miydi bize ahdı
İşte geldi hesap vakti
Yürüyelim dizi dizi
Yürüyelim dizi dizi
Burjuvazi itleri görsün bizi

Diye devam eden şiiri duyanlardan birisi, ‘’Baba bunu ne zaman plak yaparsın?’ diye sorar. Mahzuni’nin cevabı çok acıdır:

Bunu yapmayayım oğlum artık çekilecek tırnağım kalmadı!

ANADOLU POP’ÇULARA YÜZE YAKIN TÜRKÜ

1960’lı yılların sonu 1970’li yılların başında Anadolu Rock ya da Anadolu Pop denilen müzik türünün yeni filizlendiği dönemdir. Onlarca grup kurulur. Cem Karaca’dan Barış Manço’ya, Selda Bağcan’dan Fikret Kızılok’a kadar onlarca sanatçı Anadolu Pop’ta saz tıngırdatır. Bu kalburüstü sanatçıların en büyük damarı da Aşık Mahzuni’dir. ‘Nem Kaldı’dan Dom Dom Kurşunu’na, Dumanlı Dumanlı’dan Memmed Emmi’ye kadar yüze yakın Mahzuni bestesi kullanılmıştır. Hatta o dönemde o kadar çok türküsü kullanılır ki, bir röportajda sorulan ‘Kaç türkü bestelediniz?’’ sorusuna, ‘’Vallahi bilmiyorum. Geçen gün bir türkü duydum. ‘Çok güzelmiş kimim bu?’’dedim. ‘Sizin’ dediler’’ diye hafif iğneleyici bir cevabı da olmuştur.

AŞIK VEYSEL AYAKTA KARŞILADI

Seneler 1972’yi göstermektedir. Mahzuni Şerif’in aklına eser ve yanındakilere ‘Ben Aşık Veysel’e gideceğim’ diye yola çıkar. Mahzuni Sivas’ın Sivrialan Köyü’ne vardığında Aşık Veysel’e Mahzuni’nin ziyaretine geldiğini söylerler. Mahzuni içeri girince koca Aşık Veysel ayağa kalkar. Yanındakiler şaşırır. Çünkü bilirler ki, Aşık Veysel o tarihe kadar kimseyi ayakta karşılamamıştır. Aşık’a neden Mahzuni’yi ayakta karşıladığını sorarlar. Aşık Veysel, ‘Susun, gelen Pir Sultan olsa gerektir!’’ cevabı verir.

NEŞER ERTAŞ VE KARAKOÇ’LA UNUTULMAZ PROGRAM

Mahzuni Türkiyeli’ydi tam anlamıyla. Dil, din, ırk, görüş, renk, para, pul onun için ölçü değildi. ‘İnsanı’ arıyordu Mahzuni. Mesela en yakın dostlarından iki tanesi Neşet Ertaş ve Abdurrahim Karakoç’tu.

‘’Ben sözdeki, kelimelerdeki mânâlara kıymet veren, onun kıymetini anlayan bir dinleyiciyim. Ama anlamsız, mânâsız, kendini bilmeden kafadan atma lafları dinleyemiyorum. Gerçek mânâda örnek isterseniz eğer, ben Mahzuni’yi dinlerim. Mahzuni’nin sözlerini, havalarını dinlerim. Beni etkileyen bir ozandır. Beni etkileyen bir melodisi var Mahzuni’nin. Gerçekten sevgiyle dinlerim. Saygı duyarım Mahzuni gibi kendini bilir sözlerle, melodiyle insanların kulağına müzik iletenlere.’’ Bu sözler Neşet Ertaş’a aitti. Üreten Mahzuni’nin hayranıydı Neşet Baba.

Peki Aşık Mahzuni Şerif boş muydu Neşet Ertaş’a? Değildi tabii ki. Mahzuni de bir röportajında, ‘’Sevgili Neşet Ertaş’la hemen hemen aynı pınardan gelmekteyiz. İkimiz de Horasan köklüyüz. Özelliğimiz ikimizin de Türkmen olmasıdır. Tek farkımız birimizin yurt sevgisinde birazcık siyasetle ilgilenmesi, ozan kültürüne verdiği yoğunluğun ağır basmasıdır.’’ diyordu. (Meraklısı için not: Ülke TV’de Bayram Bilge Toker’in konukları Mahzuni Şerif ve Abdurrahim Karakoç. Neşet Ertaş programa telefonla bağlanıyor. Mutlaka izleyin)

Aşık Mahzuni Şerif’in ilginç bir hayatı vardı dedik ya. Siyasetçiler sevmedi onu. Ne sağcısı sevdi ne solcusu. Çünkü kavak ağacı gibi dümdüz adamdı. Kavak ağacının kıymetini, püfür püfür yel estiğinde çıkardığı melodiyi anlayanlar bilir. Mahzuni’nin kıymetini de çıkardığı melodiyi de anlamadı bu ülke. Neler demediler onu için. Kimi dönek dedi, kimi komünist. Kimi satılmış dedi, kimi vatan düşmanı. Amma evvelallah hepsine yetişti koca çınar.

KARAYALÇIN’A TÜRKÜ: YILAN MURTİ

Mesela Murat Karayalçın’ı hepiniz bilirsiniz. Hani şu Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan SHP’nin eski gözdesi. Onunla hiç anlaşamazdı Mahzuni. Açık açık da her gittiği ortamda Karayalçın’ın ‘usulsüzlüklerinden’ bahseder, ‘dava’ya ihanetle suçlardı. Karayalçın, Mahzuni’ye tepki olarak ‘Bir daha Ankara’da onu gözüm görmesin’ deme gafletinde bulunmuştu. Mahzuni’nin Karayalçın’a cevabının bir bölümünü aşağıya bırakıyorum:

Bir dilim ekmeğe bin yalan söyler

Düşmanı fakirler sultanı beyler
Hırsızdan hırsıza çok selam söyler
Yüzüne tükürsen gülüyor Murti

Ulan ulan Murti kara yılan Murti

Adını anmak günah falan filan Murti

Mahzuni Murti’nin hüneri budur
Görenler zanneder bir içim sudur
Bazen kapıcıdır bazen da müdür
Böylece her telden çalıyor Murti

HER ZAMAN PERİNÇEK HER YERDE PERİNÇEK!

Seneler 1974’ü gösterirken Kıbrıs’ta savaş vardır ve Mahzuni Kıbrıs için ‘Kahpe Yunan’ diye bir türkü yakar. (Daha sonra bu türküyü yaktığı için pişman olduğunu açıklayacaktı.)

Bilin bakalım Mahzuni’ye o zaman en büyük tepki ve tehdidi kim verdi. Bilemediniz değil mi? Hadi ben söyleyeyim. Hala on binde 0.3 oyla Türkiye’yi yöneterek siyaset kuramcılarını mezarında ters döndüren Doğu Perinçek. O zaman Türk askerinin Kıbrıs’a müdahalesine ‘karşı’ çıkma rolü verilen Perinçek çetesi, bu türküden dolayı Mahzuni’yi hedef aldı. Hatta bir zaman Mahzuni’i ‘vurmaktan’ falan bahsedince Aşık dillere destan, ‘Bana dönek demiş itin birisi’ türküsünü yazdı. (Yazının burasında bu türküyü açın iyi gider.)

ARACI DA BOMBALANDI, EVİ DE YAKILDI GİTSİN DİYE

Tam bu dönemlerdi işte. Mahzuni’nin ‘doğrucu’luğu yüzünden istenmediği günler. Bu ülkeden gitsin diye aracına bomba koydular, o gitmedi. Aile fertleri de içindeyken evini yaktılar yine gitmedi. İşkence gördü, yine gitmedi. Saz çalmasın diye tırnaklarını söktüler kendini kuma atılmış balığa benzetti, yine de gitmedi. Hatta ölümünden bir yıl kadar önceydi. Bir röportajda, ‘’Yarım asırdan uzun süre Türk Halk Müziği’nin hep zirvesindesiniz. Devlet sizi fark etmedi mi, devlet sanatçısı unvanı vermeyi düşünmedi mi? diye sordu muhabir Mahzuni’ye. Aldığı cevap Mahzuni’ye yakışır netlikteydi: Devlet bana ödülü sıkıyönetim mahkemelerinde tırnaklarımı sökerek verdi.

FERHAN ŞENSOY YAKIN DOSTUYDU

Çok insan bilmez. Mahzuni Şerif’in en yakın dostlarından biri de Ferhan Şensoy’du.  Şensoy, tek kişilik oyunlarında sık sık Mahzuni ile olan yakınlığından bahsederken, ‘’Mahzuni Şerif benim çok yakın arkadaşımdı. Çok eskiden beri tanışıklığımız vardır. Maraş’ta köyünde kalır, nadiren İstanbul’a gelip kayıt yapıp giderdi. O zaman siyasi gerilimlerden dolayı çok zor zamanlar yaşadı. 4 kere evini yaktılar, taşladılar. Aşık Mahzuni onardı. Gelip yine yıktılar. ve yeniden onardı. Tekrar yıkmak için tekrar onarmasını beklediler!’’ diye anlatıyordu.

OĞULLARI ARASINDA PERİŞAN OLDU

‘Gençliğimiz hapishanelerde ihtiyarlığımız hastanelerde geçti’ diyen Aşık Mahzuni Şerif’in son demleri gerçekten sıkıntılı geçti. Bir yandan hastalıkla  boğuşan Mahzuni, bazı iddialara göre bir yandan da aile içi çekişme ile uğraşmak zorunda kaldı. İddialara göre iki ayrı eşinden olan iki oğlu Emrah ve Ali arasındaki çekişme Mahzuni’nin son yıllarında ‘euro kavgasına’ dönmüştü. Mahzuni’nin varlıkları bölüşülmüş, eserlerinden daha çok telif parası kazanmak isteyen çocukları tarafından ölüme sürüklenmişti. Bu çirkin konuyu daha fazla deşmeden oğlu Ali’nin sefahat, diğer oğlu Emrah’ın sefalet içinde yaşadığını ‘duyduğumu’ söyleyip, yazıyı Mahzuni’ye çok yakın bir ismin söyledikleriyle bitireyim:

Mahzuni öldüğünde bankada 4 milyar lirası ve eski model bir Tempra’dan başka bir şeyi yoktu.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram