MİT tırları avukatı Ergül: ‘İstanbul Grubu’ kim mi? Çok tehlikeli bir soru…

MİT tırlarının durdurulmasının 'cemaat' operasyonu olmadığını söylediği için tutuklanan avukat Vural Ergül Kronos'a konuştu: İstanbul Grubu kim? Bu cevabı çok tehlikeli bir soru. Bu ülkenin adalet bakanı… 'Maklubeye birlikte kaşık sallayanlar' dedi, devamını getiremedi. Bu soruyu Gül’e sormalı.

HİCRAN AYGÜN 10 Haziran 2020 SÖYLEŞİ

Ceza infaz düzenlemesiyle getirilen “kısmi af”… Milletvekillikleri düşürülen CHP’li Enis Berberoğlu tahliye olurken HDP’liler Leyla Güven ve Farisoğulları’nın tutuklu kalması… Ardından Odatv yazarı Müyesser Yıldız’ın “askeri casusluk” iddiasıyla gözaltına alınması… Tam bunlar tartışılırken Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan’ın da açıkladığı “adil yargılanma hakkı” istatistikleri… Ergenekon davalarından da tanıdığımız Avukat Vural Ergül’le yargıdaki çifte standartı, İstanbul Adliyesi’nde Berat Albayrak’la ilişkilendirilen ve Adalet Bakanı Gül’ü bile hedef alabilen İstanbul Grubu’nu ve tabi ki baro seçim sisteminin neden değiştirilmek istendiğini konuştuk.

En son CHP’li Berberoğlu  HDP’li vekiller konusundaki çifte standart… Yargıya hala güvenmeli miyiz?

Yargının siyasallaştığı iddialarının ayyuka çıktığı, tartışılmaya korkulduğu, kimi yargıçların eften püften iddialarla buluşturulmaya çalışılıp açığa alındığı süreçte, iktidarın çıkarlarına uygun sonuç doğuran bu duruma farklı bir yaklaşım göstermek zaten mümkün değil. Yargıda öteden beri kadrolaşma iddiaları iktidar çevresinden de dile getirilmekteydi. En son adresini şaşıran bir torpil yazısının ortalığa saçılması geldiğimiz noktayı gösteriyor. Bu süreçte en kötüsü de yargının işlevini, işleyişini yitirmiş, yargıçların saygınlığının, güvenilirliğinin daha da tartışılır hale gelmiş olması. Bu durumda HDP’ye yönelik farklı bir muamelenin olması iddiaları nihayetinde çok anlaşılır.

‘HAKİM ARKADAŞIMLA KONUŞTUK, ‘ALLAH KİMSEYİ ADLİYELERE DÜŞÜRMESİN’ DEDİ 

HDP’li vekillerle yönelik uygulamanın hukuki bir çerçevesi var mı?

HDP Milletvekili’nin tahliye olmasıyla birlikte bunun mevzuattan kaynaklanan teknik bir takım usül işlemlerinin sonucu olduğu ifade edilebilirse de nihayetinde HDP’nin Abdullah Öcalan’a rağmen farklı bir politika çiziyor görünüyor olması iktidarın bütün planlarını bozmakta. Bu çerçeve tabii ki HDP’ye farklı muamele yapıldığı iddialarına haklılık kazandırıyor. Sonuç olarak tüm bunların nihai çözümü yargının yargısal denetimi ya da yargının meşruiyet arayışı. Ama yazık bugün itibarıyla yargının Türkiye’de ne meşruiyet arayışı var ne de yargısal denetimi. Türkiye’de insanlar yargıya güveniyorlar mı bilmiyorum ama geçtiğimiz günlerde adliyede sınıf arkadaşım bir hakimle konuştuk. Bana “Allah adliyelere düşürmesin. Umarım davalı ya da davacı olarak adliyede hak arayışında bulunmak zorunda kalmam” dedi.

Doğu Perinçek HDP’nin kapatılması çağrısı yapıyor. HDP’ye yönelik “yeni bir düzenleme” olur mu?

Şunu göz ardı etmemek gerekir nihayetinde hükümet HDP’yi yanına çekebilmek için elinden gelen her şeyi yapmaya hazır. Nitekim son seçimde terörist Osman Öcalan’ı TRT’de ekrana çıkararak, ayrıca Abdullah Öcalan’dan bizzat mektup getirterek kamuoyuna açıklaması, HDP’ye yön vermeye çalışması, HDP’nin Öcalan’a rağmen beklenilen ve istenilen tavrı sergilememesi, nihayetinde HDP’nin farklı sebeplerle terbiyesini bir hizaya getirmesi planını devreye soktu. O çerçevede iktidar zaman zaman HDP’ye kah sopa, kah havuç göstererek istediği sonuçlara dönük gayretler içerisine daha da girecek. Bunu birlikte göreceğiz. Ama şurası muhakkak ki HDP bu tavrını sürdürdükçe Doğu Perinçek’in de ifade ettiği üzere yakında kapatma davasıyla karşı karşıya kalabilir. Hele ki Yargıtay’daki son başsavcılık seçiminin ardından iki milletvekiliyle ilgili kararın kesinleşmesi ve Perinçek’in tahrikiyle HDP için kapatma davası hiç de şaşırtıcı olmayacak.

Anayasa Mahkemesi Başkanı Prof. Dr. Zühtü Arslan, “AYM’ye başvuruların yüzde 52.1’i adil yargılanma hakkı ihlali nedeniyle” dedi. Bu çıkışın nedeni ne sizce?

AYM’nin “yargılanma hakkı ihlaliyle” ilgili tespitine söylenecek hiçbir söz yok. Ama AYM her seferinde adil yargılanma hakkıyla ilgili makul süre içerisinde dar ve tek açıdan yaklaşmakta. Dolayısıyla adil yargılanma hakkının layıkıyla sağlanması için ciddi esaslı düzenlemeler yapmak yetmez, her şeyden önce savunma dokunulmazlığının hakim tarafsızlığının, bağımsızlığının ve güvencesinin sağlanması gerekir. Özellikle kamuoyunu meşgul eden politik davalarda bir talebin, beyanın o günün siyasi konjonktüründe hükümet aleyhine sonuç doğurabileceği endişesiyle kimi hakimler buna vesile olmamak için taleplerin hiçbir dayanak olmaksızın reddine karar veriyorlar. Yargıyı hızlandırmak, adil yargılanma hakkının tesisi için yapılan bir takım düzenlemeler mesela bunların arasında hakim ve savcıların tayin ve terfilerinde Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Yargıtay içtihatlarına uygun kararlar verme kriterlerinin de daha dikkate alınacağı düzenlemeler yapıldıysa da bunlar nihayetinde pratikte sonuç doğurmuyor.

Neden tüm bu hukuki düzenlemeler pratikte sonuç vermiyor? 

Çünkü yargıdaki iklim ülkenin genelinden soyutlanamaz. Hakimleri düşünceleri nedeniyle açığa alırsan, hakimin tahliye kararını “maksatlı, örgütlü tahliye kararı” deyip bir başka örgüt suçuna sokarsan, adil yargılanma hakkına yönelik taleplerle ilgili soruşturmalar açılırsa, AYM ya da çıkarılacak başkaca yasal düzenlemeler hiçbir anlam taşımaz. AYM yargılamanın esasına dair adil yargılama hak ihlali iddiasında olması gerektiği kadar cesur ve atak kararlar veremiyor… Sözgelimi halen tutuklu eski AYM üyelerinin adil yargılanma hak ihlali başvurularında AYM kendisinde beklenilen cesaret ve sürati gösteremiyor…

AYM Türkiye’de adil yargılanma hakkını garanti ya da tesis edemez mi? 

Hatır, hakimlerin dokunulmazlığını, güvencesini, avukatların da savunma hakkını güvenceye almazsan ne AİHM, ne AYM adil yargılanma hakkının tesisine imkan sağlayamaz. Adil yargılanma hakkının ciddi, can yakıcı bir sorun olduğunun herkes farkında. Türkiye’de kimse adil, bağımsız, tarafsız bir yargıdan söz edemez. Bunu diyenler sadece yargıya hükmedebilen iktidar ve yandaşları. Çünkü yargıda birbirlerinden farklı kararlar olduğunu en son CHP’li meclis üyesinin tutuklanmasında gördük. Siyasal yargı bağımsızlığa, tarafsızlığa kavuşmadıkça, AYM’nin bu tespiti adliyede hak arayan bir vatandaşın öfkelenip serzenişte bulunan tespitinden daha nitelikli bir tespit değil.

Yani önce AYM üyeleri hakim bağımsızlığına sahip olmalı…

Evet, hakim bağımsızlığı, güvencesi en başında AYM üyeleri için tesis olunabilmeli… Bu görünümün ortaya çıkmasına seyirci kalan Hakimler Savcılar Kurulu’nun bunu tazmin ve telafi etmesi gerekir. Örneğin; adalet arayışını dile getirdiği sırada hala masumiyet karinesinden yararlanan bir tutuklunun ölüm orucunda can vermesiyle ilgili Ayşe Sarısu Pehlivan isimli bir hakim, ölüme üzüldüğünü ifade ettiği için açığa alındı. Yani bir savcı, hakim ve avukatın bile düşüncesini ifade özgürlüğünü korkarak kullandığı bir süreçte süslü bir takım sözlerle yapılan değerlendirmelerin hiçbir anlamı yok. İnsanlar belirsiz hukuki uygulamalar karşısında özgürlüklerini hatta can güvenliklerini koruma refleksi altına girdiler. Savunma dokunulmazlığını bir yana bırakın, onlarca avukat meslektaşıma savunma suretiyle terör örgütü propagandası yaptığı iddiasıyla soruşturma açıldı, ceza verildi. Ergenekon sürecinde de avukatlık yaptım orada da savunma suretiyle hakkımda açılan çok dava olmuştu. Hakkımda hakaret ve terör örgütü lehine algı oluşturmak iddiasıyla soruşturmalar açıldı, yani değişen hiçbir şey yok. Hatta bugün geçtiğimiz süreçten daha acımasız ve korkunç.

‘MÜYESSER YILDIZ  BERABER HAREKET ETTİĞİ ASKERLERİN ETKİSİNDE KALDI’

Müyesser Yıldız, yayınlamadığı bir haberin telefon konuşması nedeniyle “askeri casusluk” iddiasıyla gözaltına alındı. Siz de Yıldız’ın bazı haberlerine dikkat çektiniz, ne demek istediniz?

Müyesser Yıldız 2015 yılında müvekkilim Jandarma General Mustafa Celepoğlu için hiçbir belgesi, dayanağı olmadan casus suçlamasında bulunmuştu. Sonrasında Yıldız’ın haberinin ardından işaret fişeği çakıldı, yandaş medya yazılıp çizilenlerden sonra jandarmadaki bir kısım tasfiye için hiçbir hukuki saygınlığı, geçerliliği bulunmayan zorlama delillerle MİT tırları davasına bağlandı ve casusluktan tutuklandı. Hala da 5 yıldır tutuklu olarak yargılanıyor. Müyesser Yıldız, trajikomik bir duruma düştü. Müyesser’le Ergenekon sürecinden beri tanışırım. Süreci tüm çıplaklığıyla anlatmama rağmen Müyesser, irtibatta olduğu birkaç asker eskisiyle birlikte bir gazeteciye yakışmayan tutum ve davranışlarla, mesnetsiz, dayanaksız, manipülatif, hedef gösterici haberlerle çokça askerin tutuklanmasına neden oldu. Şimdi trajikomik durum ama nihayetinde Müyesser de suçladığı kim askerler gibi askeri casusluk suçlamasıyla gözaltında muhtemelen de tutuklanacak. Ben Müyesser’in asla casusluk kastıyla hareket kastıyla hareket edecek biri olmadığından eminim. Müyesser hatalı bile olsa milliyetçi, yurtsever bir karakter. Ama maalesef beraber hareket ettiği birtakım asker eskisinin kendisini ideolojik ve intikam hırsı nedeniyle yönlendirmesi sonucunda düştüğü hatadan çıkamadı ve çok yanlış haberlere imza attı. Tutuklanacak olursa uzun bir tutuklama olacaktır. Bu süreçte de hatalı ve sipariş gazeteciliğinin özeleştirisini yapacaktır.

Adalet Bakanı Abdülhamit Gül, “Geçmişte aynı maklubeyi kaşıklayanlar bizi yönlendirmeye kalkmasın” diye bir cümle kurdu. Bu da yargıdaki “İstanbul Grubu”na gözdağı olarak nitelendirildi. Yargıdaki İstanbul Grubu kim?

Bu cevabı çok tehlikeli bir soru. Hele ki düşünceyi ifade özgürlüğünün tehdit altında olduğu bir süreçte. Abdülhamit Gül bu ülkenin adalet bakanı… Teşkilatında yer alan yüzlerce savcı varken, bu beyanın bir suç duyurusu olarak kabul edilip gereğinin yerine getirilmesi gereklidir. Beyanın ardından savcıların, “Sayın bakanım kim o maklubeye birlikte kaşık sallayanlar. Bildiğinizi, gördüğünüzü anlatın, biz bu Cumhuriyetin savcılarıyız” demeleri gerekirdi. Herhalde bu bir karşılıklı atışmaydı, amaç hasıl oldu ki Abdülhamit Gül gerisini getirmedi. Bu soruyu Gül’e sormalı.

AKP’li vekiller suç duyurusunda bulunmuştu ve İlker Başbuğ ifadeye çağırıldı? Neler oluyor sizce?

Başbuğ hakkında hakaret iddiasıyla ilgili açılan soruşturma… Öte yandan bazı çevrelerin şikayetleri üzerine başta İlker Başbuğ, Dursun Çiçek ve başka isimler hakkında da Ergenekon sürecinde olduğu gibi ciddi suçlamalarla, hükümete yönelik birtakım soruşturmaların olduğu dedikoduları zaman zaman farklı çevrelerde dile getiriliyor. Türkiye’de bugün itibarıyla yaklaşık 200 bin kişi hakkında terör örgütü ile ya da terörle ilgili çeşitli siyasi soruşturmalar bulunduğu ifade ediliyor. Bu iftira soruşturmasından ziyade önümüzdeki süreçte başka konulu soruşturmalar da bizleri şaşırtmayacak.

Ve son olarak barolar… Hükümet, baro seçim sisteminin değişmesini neden istiyor? Neden şimdi?

İstenilen; toplumun her kesiminin hükümete kayıtsız, şartsız itaati… Doğrusunu isterseniz baroların bu hükümetin sistematik hukuk ihlallerine karşı varla yok arası göstermelik tepkilerinden hareketle baroların işlevlerinin de tartışılması gerektiğine inanıyorum. Şöyle ki İstanbul Barosu bir yandaş baro olsaydı, acaba biz avukatlar için değişen ne olacaktı?

Ne olurdu?

Bu sorunun cevabı değişen hiçbir şey bulamıyorum. Şöyle ki 15 Temmuz sonrası Adalet Bakanlığı hiçbir belge, bilgi bulunmadığı halde yaklaşık 500’e yakın avukatın isminin yer aldığı bir listeyi İstanbul Barosu’na gönderip sanki baronun bir üst kuruluşuymuşçasına baroya “Bu avukatlar hakkında biz terör soruşturması başlattık. Siz de bunların hakkında bir disiplin soruşturması başlatın” talimatı verdikten hemen sonra baro adeta hay hay deyip bu yazının gereğini yerine getirdi. Söz gelimi benim hakkımda daha ifade vermeden, resmi olarak bir soruşturma kapsamında işlem yapılmadan, soruşturmanın gizliliği aşamasında, bırakın mahkeme kararını polis, savcılık sorgum yapılmadan, iddianame yazılmadan, barodan hakkımda talimat gereğince soruşturma açıldığını gördüm. Baro bugüne kadar hükümetin hangi hukuksuzluğuna ve siyasetine karşı çıkıp da bir tavır geliştirdi. Hükümet baroları istediği gibi kullanamasa da istemediği bir baro görüntüsüyle de karşı karşıya kalmış değil doğrusunu isterseniz. Bu durum kendisini devam ettirecek olsa bile hükümetin barolardan çok fazla şikayeti yok.

Öyleyse neden yeni ve ‘yandaş’ barolar kurmayı hedefliyor?

Bu sadece gözdağı verme amaçlı çaba. Ama eğer hükümetin her dediğini yerine getirecek bir baro da olursa bu hükümet için elbette ki artı değer olacaktır. Hükümet bugün için barolara her dediğini yaptıramasa da barolar hükümetin önünde engel değil. Bugüne bugün baroların hükümetle karşı karşıya geldiği, baroların kapatılmasıyla ilgili hemen hemen başka bir konu yok gibi. Baro yönetimlerinin gösterdiği tavrı ve tepkiyi de hukuki olarak değerlendirmiyorum. Bunlar sadece yönetim hırsı, baro organizasyonlarının kendilerine sağladığı güç vs. konusunda ancak anlam taşır. Mesela Mersin, Ankara barolarında işkence iddiaları var ama bu barolarda çaba harcayan bazı meslektaşlarımız var ama baro bir il örgütlenmesi değil, baro Türk ve evrensel hukukun, adaletin, demokrasinin korunması gayretini göstermesi gereken kuruluşlar. Barolardan ses seda yok. Dolasıyla barolardan sadece hukuksuzluğun ucu kendilerine dokunduğu zaman ses verdiği için de bu sürecin nereye varacağı çok manidar değil. Nihayetinde hükümet açısından da olsa da olur olmasa da olur. Zaten uslu barolar var, öyle hırçın Antalya, Ankara ve İzmir baroları gibi zapturapt altına alınmayı bekleyen baro yok. Bu ne sonuç doğuracak önümüzdeki süreçte göreceğiz.