İslamcılık dini neden ve nasıl sekülerleştirir?

Tamamen dini içeriğe sahip bir kavramın siyasi içerik kazanması dinin siyasete indirgenmesine sebep olur. Böylece siyaset alanını dindarlaştırmak isterken bilerek ya da bilmeyerek dini alanı dünyevileştiririz.

AYHAN TEKİNEŞ 18 Nisan 2021 YORUM

Carl Schmitt, modern siyaset bilimin temel kavramlarının teolojik kavramlardan dönüştüğünü ve dünyevileştiğini iddia eder. Geçmişte dini içerikli kavramlar zamanla dünyevi içerikler kazanarak modern siyaset biliminin kavramları haline gelmiştir. Mevdudi adeta bu sürecin İslam dünyasında kısa bir zaman diliminde nasıl gerçekleşeceğini göstermek ve Schmitt’i doğrulamak istercesine Kuran’da Dört Terim adlı kitabını kaleme almıştır. Bu kitapta ele aldığı temel dini kavramları politik içerikler giydirerek, modernize etmeye çalışır.

Mevdudî’nin Dört Terim‘de ele aldığı kavramlardan birisi ibadet kavramıdır. İbadet kavramı Allah Teala’ya boyun eğme itaat etme ve saygı duyma anlamlarını içeren davranış, yöneliş ve kalbi duyuşlardır. Şüphesiz dinin emrettiği belirli formlara sahip namaz gibi ibadetler olduğu gibi dua gibi yalnızca manevi yönelişle yerine getirilen ibadetler de vardır. Bu yönüyle ibadetlerin çerçevesi çok geniştir.

Ancak ibadet nedir? sorusunun cevabı önemlidir. Mevdudi’ye göre ibadette boyun eğme, itaat etme ve ilah edinme anlamları vardır ve bu anlamlardan herhangi birisini taşıyan davranışlar ibadet anlamı kazanır. Bir davranışın ibadet olması için bu üç anlamdan birisinin bulunması yeterlidir. Ona göre ruhbanlara, atalara ve Allah’ın hükümleriyle amel etmeyen yöneticilere (tağut) itaat etmek ibadet anlamı taşır. Kişinin efendisine tam bir bağlılıkla itaati de ibadet anlamına gelir.

Mevdudi, ibadeti bir mefhum olarak tanımlamak yerine ibadetin farklı özelliklerini taşıyan davranışları ibadet olarak niteleme temayülündedir. Bu durumda kavramın semantik haznesi ve alanı genişlemekte meri kanunlara itaatten, liderlere itaate kadar dini içeriği olmayan birçok davranış ibadet kavramı içine girmektedir.

Mevdudi söz konusu eserinde İbn Teymiyye’nin yorum metodunu benimsemiştir. Dilde vad’ı (bir kelimenin belirli bir anlam için konulduğunu) kabul etmeyen İbn Teymiyye, dilin Allah Teala’nın ilhamıyla ortay çıktığını söyler. Ona göre dilde daha önceden insanlar arasında uzlaşıya dayalı olarak belirlenmiş kelime anlamları yoktur. Dil her an yaratıldığı için insan sürekli yeni durumları uygun gördüğü kelimelerle ifade eder. Allah dili insana o anda ilham eder. Dilde kullanım asıldır. Dilcilerin ve usulcülerin iddia ettiği gibi kullanımla kelimelerin menkul ve mecazi anlamları ortaya çıkmaz, zaten asıl olan kullanımdır.

Ayrıca mantığa ve mantık biliminin kavram teorisine karşı çıkan İbn Teymiyye, nominalist bir yaklaşımla yalnızca kelimelerin kullanım anlamları olduğunu, mantıktaki külli kavramların gerçek dünyada karşılığının olmadığını söyler. Ona göre kelimenin nesneye işaret eden anlamı dışında zihinde olan ikincil soyut anlamı yoktur. Bundan dolayı yalnızca kullanımdan hareketle dile dayalı çıkarımlar yapılmalıdır. Bunun da iki yolu vardır, Arapların kullanımını aktaran sözlükler ve metnin bizzat kendisi.

Dili kullanıma dayalı bir oyun gibi tasvir eden modern dil felsefecilerin anlamın kontekste bağlı değişkenliğini öne sürmesine karşın metin merkezli selefi okuma anlamın sübjektif ve sosyal etkilere kapalı sabit gerçekliğini öne sürmüştür. Bu çelişki aslında selefi metodun sübjektif yorumlara daha açık olduğunu ortaya koyar. Ayrıca selefi yorumcular arasındaki birbirinin karşıtı yorumların sıkça ortaya çıkmasının sebebini de açıklar.

Mevdudi, İbn Teymiyye’nin metodunu Dört Terim’de uygulamıştır. Kelimelerin dildeki kullanımı için sözlükleri ve ayetlerin bağlamını referans alarak kelimelerin kullanım anlamlarını belirlemeye çalışmıştır. Terim, tabirini özellikle kullanmıyorum zira kitabın adı Dört Terim olsa da, İbn Teymiyye gibi, yazar da aslında kelimelerin terim olarak zihni tasavvurlarına karşıdır. Bundan dolayı da ibadeti tanımlarken tarih boyunca fıkıh, kelam, Kuran ve mantık açısından yapılmış ibadet tanımlarını dikkate almamış; ayetlerin bağlamlarını belirlemede de tefsir geleneğini bir kenara bırakmıştır. Mesela ‘’O zalim müşrikleri, yoldaşlarını ve Allah’tan başka taptıkları nesneleri toplayın’’ (Saffat 22-23) ayetinde geçen ‘’Allah’tan başka taptıkları nesneler’’le itaat edilen seküler yöneticilerin ve toplumsal önderlerin kastedildiğini söyler. Bu yorum hem tefsir geleneği açısından hem de dil açısından doğru değildir. Çünkü müfessirlere göre ayette putlar ya da şeytanlar kastedilmiştir. Ayette geçen ‘’o şeyler ki’’ anlamına gelen edat dilde cansız varlıklar için kullanıldığından dolayı da cansız putlar anlamının daha uygun olduğunu söylemişlerdir. Ancak müellif, itaatin ibadet anlamına geldiğini ispat için ilgili ayetleri, kendi varsaydığı kurgusal bir bağlamda yorumlamayı tercih etmiştir.

Dini kavramların dünyevileşmesine örnek olarak da Mevdudi’nin şeytan ismine yüklediği anlama bakabiliriz. Allah Teala, insanın en büyük düşmanının şeytan olduğunu, insana sürekli kötülüğü emredeceğini hatırlatarak şeytana uymayı yasaklamıştır. Açık bir şekilde şeytana uymak yasaklandığı için ünlü müfessir Fahreddin Razî’nin de dikkat çektiği gibi ‘şeytanın emirlerine uymanın ona ibadet etmek’ anlamına geldiği söylenebilir. Mevdudi, Yasin suresi 60. ayette geçen ‘’Şeytana ibadet etmeyin sakın’’ cümlesini ibadetin itaat anlamına gelmesine delil getirerek, meşruiyetini dinden almayan politik liderlere uymanın onlara ibadet anlamına geleceğini iddia eder. Adeta siyasi liderlerle şeytanı eşitleyerek, şeytan kavramının dini içeriğini anlamsızlaştırır. Yine Mevdudi, İslam’dan önce bazı din adamlarının ilahi bir kaynağa dayanmadan dini konularda, sanki ilahi bir buyruk varmış gibi helal-haram kılma yetkisi kullanmasını yasaklayan ayet (Tevbe 31) ve hadisi dünyevi liderlik ve kanunlarla eşitler. Meşruiyetini ilahi yasalardan almayan bir emir-nehiy yetkisinin, söz konusu ayetin kapsamına girdiğini ileri sürer.

Mevdudi’ye göre ibadet Arap dilinde ve Kuran’ı Kerim’de farklı anlamlarda kullanılmıştır. Ona göre ibadetin şu üç anlamı aslidir: Boyun eğme, itaat ve ilah edinme. Her üçü de birbirinden bağımsız olarak ibadet anlamına gelir. Yazar böylece ortak özelliklerden hareketle mantıkçılar gibi bir kavram tanımlaması cihetine gitmeden ya da dilci ve usûlcüler gibi kelimenin asli anlamı ile arasında bir ilişki kurarak menkul anlamındaki manayı yorumlamadan, dildeki kullanım farklarını esas alarak kelimelerin anlamlarını belirlemeye çalışmaktadır. Böylece dilde ve Kur’an-ı Kerim’de geçen anlamlardan üç tanesini asli anlam olarak almakta, her bir anlamın müstakil olarak ibadeti açıkladığını varsaymaktadır. Bu durumda bir kelimede bulunan farklı anlamların her biri aynı anda o kelimenin hakikati olmaktadır. Mesela bir mümin seküler bir kanun yapıcıya itaat eder ve boyun eğerse, ona ibadet etmiş olur. Allah’ı bırakıp bir başka varlığa ibadet ettiği için de -Uluhiyet kavramını açıkladığı bölümde ifade ettiği gibi- O’nun Ulûhiyetini yani hakiki mabud olduğunu, bütün sebeplerin Yaratıcısı, ihtiyaçları karşılayan ve dualara icabet eden olduğunu inkâr etmiş olur. Klasik ifadeyle belirtecek olursak tevhid-i ulûhiyet inkâr edilmiş ve cahiliye Arapları gibi şirke düşülmüş olur. Aslında bu argümanın içindeki çelişki çok açıktır. Zira bu argümana göre ibadet, doğrudan ulûhiyetle yani Cenab-ı Hakkı’n mabud olmasıyla ilgilidir. Bu takdirde söz konusu iddiayı dile getirenler “ibadetin yalnızca Yaratıcıya yapıldığını” zımnen kabul etmiş olmaktadırlar. Yani herhangi bir davranış ya da sözün ibadet olması onun bir İlâha ya da İlâh olduğu varsayılan bir nesneye yönelik yapılması şartına bağlıdır. Zira ibadette gerek şart ibadet olduğu varsayılan davranışın Mabud olduğu kabul edilen duaları kabul etmeye muktedir, sebeplerin Yaratıcısı bir Zat’a yapılmasıdır.

Seküler ya da dindar herhangi bir bireyin, Meclis’in ya da anayasa mahkemesinin belirlediği kurallara onların mabud ve bütün sebeplerin Yaratıcısı olduğuna inandığından dolayı itaat ettiğini farz etmek için herhalde ileri derecede bir hayal gücüne ihtiyaç vardır. Otoriter siyasi liderlerin tanrısal güçlere sahip olduğuna inananlar çıkabilir; ancak ne kadar abartılırsa abartılsın yine de kendisini yarattığından dolayı bir lidere tapınmanın örneğini bulmak için de epeyce bir çaba sarf etmek gerekecektir. Yine de bir örnek aranacaksa, bunun için çoğulcu demokratik sistemlere değil, ilahi bir misyonu bulunduğuna inanılan diktatörlerin çevresindekilere ve totaliter rejimlere bakmak herhalde daha doğru olur.

İslam hukukçuları ibadeti, ‘’Yaratıcı’yı tazim etmektir’’ şeklinde tanımlamışlardır. Tazim, kalple, sözle ve fiille olabilir. Tazim, itaati gerektirir. Usul bilgini Zekeriya el-Ensarî’nin fıkıh kavramlarını tanımladığı eserinde ifade ettiği gibi, itaat kavramı ibadetten daha kapsamlıdır. Dolayısıyla her itaat, ibadet değildir. Ayrıca her tazim de ibadet değildir. İbadet yalnızca Tanrı’ya karşı duyulan tazimdir. Kelamcılar ise ibadeti, “sorumluluk çağına gelmiş bir kişinin Allah’ı tazim maksadıyla arzuları ve temayüllerı dışındaki (iradi) fiilidir” şeklinde tanımlar. (et-Ta’rifât) Mantıkçıların tanım esaslarına göre yapılmış, bu tanım, ibadetin ne olduğunu ve onu diğer davranışlardan ayıran özellikleri kapsar. İbadetin zati özelliği olan ‘Allah’ı tazim’ zikredilerek, mükelleflerin diğer fiilleri dışta bırakılmıştır. Bu tanımda görüleceği üzere ibadet, akli ve iradi davranışlarla alakalıdır. Hatta İslam hukukçuları ibadette, ibadet niyetinin bulunmasının şart olduğunu söylemişlerdir. Bu takdirde ibadeti, dini sorumluk sahibi kişilerin ibadet niyetiyle Yaratıcı’nın büyüklüğünü ifade etmek için derin bir saygı duygusuyla O’na yönelmesi, şeklinde tanımlayabiliriz.

Dini kavramların anlam alanlarını genişleterek kavramı güncellemeye çalışmak, içeriği değiştirir ve kavramı tahrif eder. Tamamen dini içeriğe sahip bir kavramın siyasi içerik kazanması dinin siyasete indirgenmesine sebep olur. Böylece siyaset alanını dindarlaştırmak isterken bilerek ya da bilmeyerek dini alanı dünyevileştiririz.

İlk anda anlamın genişlemesi yoluyla politika gibi popüler alanların klasik dini kavramlarla açıklanması din dilinin modernleşmesi olarak telakki edilebilir. Ancak kullanılan kavramların iman-şirk eksenli yargılar içermesi, tekfirin de şiddet ve teröre dayanak yapılması, dildeki bu dönüşümün masum bir güncellemeden öte anlamlar taşıdığını ortaya koymaktadır. Dini kavramların politik alanda yeni içeriklerle kullanılması kutuplaşmaya ve politik alanın yeterince gergin dilinin daha da marjinalleşmesi ve radikalleşmesine sebep olmaktadır.

Selefi yorum metodu dini metinleri birbirinden bağımsız, her biri müstakil hüküm bildiren metinler olarak algılamaktadır. Her kelime dildeki anlamı ve bağlamına göre okunmakta, bütüncül ve evrensel bakış göz ardı edilmektedir. Zihinlerin evrendeki ve teşriî emirlerdeki nizamı itibara alarak ürettiği külli kavramlar bir yana bırakılmaktadır. Gerçeklik, yalnızca metin ekseninde algılanmakta; rasyonel ve empirik gerçeklik, yerini sadece metnin yüzeysel okumasına dayalı literal gerçekliğe terk etmektedir. Sonuçta gerçek bir dünyaya değil tamamen anlam kargaşası üzerine bina edilen sanal bir aleme kapı açılmış olmaktadır. Böylece seküler dünyada dine yer açmaya çalışırken farkında olalım ya da olmayalım sekülerleştirerek dini siyasetin eline savunmasız bir şekilde terk etmiş olmaktayız.

Takip Et Google Haberler
Takip Et Instagram